Scudo Sports

Antalya-İstanbul sahil boyu tur

7. Gün (Patara Plajı-Fethiye-Göcek) (105 km)

Geceki güzel uykudan sonra sabah 6.00’da yola çıktım. Hedefim öğlene kadar Fethiye’ye varmaktı. Arası yaklaşık 77 km’ydi. Gece iyi dinlenmiş olmam, havanın iyi olması, yol durumunun iyi olması gibi durumlar olunca keyifli ve güzel bir sürüşle 11 gibi Fethiye’ye vardım.

image-9.png

Kaputaş plajındayken üniversiteden arkadaşım Alperen’le konuşmuştum. İki arkadaşıyla benim geldiğim güzergâha benzer bir şekilde arabayla arkamdan geliyorlardı. Fethiye’de buluşuruz diye tahmin yürütmüştük. Ben Patara’dayken onlar Kaş’taydı. Fethiye’ye vardığımda Alperen’i aradım. Yeni uyandıklarını söyledi. Fethiye’de olduğumu duyunca biraz şaşırdı. Beni yakalamayı düşünüyordu fakat rüzgârıma yetişemedi. Turlarına Fethiye’de son verip geri döneceklerini öğrendim. Bir sonraki gün Marmaris’e varmak istediğimden akşama Göçek’te olmak istediğimi söyledim. Fethiye’de denk gelemedik. Doğrusu denk gelemedik değil, yetişemediler bana. :)

Fethiye’ye girişte karnım çok açtı. Kendime bir ödül vermek istiyordum. Yola çıktığımdan beri sürekli konserve türü yiyecekler yediğimden bir lokantaya girdim. Yemeğimi yedikten sonra Fethiye içinde biraz dolaştım. Bisikletin kilidini mecburi olarak Kaputaş’da bıraktığımdan Fethiye’de bir kilit aldım.

Fethiye’de Ölüdeniz’e gitmek, yamaç paraşütü yapmak istiyordum. Fiyat bilgisi almak için aradığımda bugün rezervasyonların dolduğunu söylediler. Ayrıca fiyatı da tura başlamadan önce baktığım fiyatların üzerine çıkmıştı. Başka sefere deyip denizde biraz serinlemek için plaja indim.

img_20170817_132715_200.jpg

(Plaja doğru giderken)
Plajda Doğuş ile tanıştım. En güzel yeri kaptığımı söyleyip şaka yolu laf attığında davet etmiştim. Kendisi iç mimarmış. Düğününe 2 hafta kala düğünü iptal olmuş. Kafa dağıtmak için Fethiye’ye gelmiş. Burada da kafasını dağıtırken bir iki iş almış. Öğleni Doğuş’la geçirdikten sonra kendisiyle vedalaşıp Göçek’e doğru yola çıktım.

Yol biraz zorluydu 2 tane 4’er km’lik sert yokuş vardı. Akşam 20.00 civarı Göçek’e vardım. Çok yorulmuştum. Yemek yemeden, çadır kurmadan gördüğüm ilk yeşilliğe -belediye binasının yanında- yatağımı atıp uyudum.
 
Scudo
8. Gün (Göçek-Köyceğiz-Toparlar Şelalesi-Marmaris) (108 km)

Hem açık alanda yatmış olmamdan hem de sabahları oluşan kırağının etkisiyle olsa gerek sabah 5.00 gibi uyandım. Uykumu tam almıştım. Gözlerimi açtığımda yanımda bir kirpi geçiyordu. “Günaydın kirpi kardeş!” dedikten sonra eşyalarımı toplayıp dün de yemek yemediğimden dolayı birkaç parça bir şey atıştırdım. Bu sırada İzmir’den gelen Osman abi yanıma geldi. Göçek’e gece gelmiş. Beni orada yatarken görünce kendisi de biraz ileride çimlerin üzerinde uyumuş. Gayet rahat yattığımı söyledi. Sonra bisikletimi görünce derin uykuma hak verdi. Onunla biraz muhabbetten sonra yola koyuldum. Öğlene doğru Köyceğiz’de olmayı planlıyordum.

Ana yola çıkmadan önce bir evin önünden geçerken evin bahçesinden çıkan iki köpekle biraz münakaşa yaşadık. Bisikleti köpeklerle aramda kalkan olarak kullandım. Bir kez daha bisikletime teşekkür ettim.

Köyceğiz girişinde bir benzinliğe uğradım. Orada konuştuğum görevli suya girmek istiyorsam Köyceğiz Gölü’nün çok pis olduğunu Marmaris yolu üzerindeki Toparlar Şelalesi’nin güzel olduğunu söyledi. Aslında Köyceğiz’in içinden geçip orman yolunu takip ederek Marmaris’e gitmek istiyordum. Bu yolu sorduğumda; o yolda askeri üs olduğunu geçişime izin vermeyebileceklerini söyledi. Aksaz askeri üstünü arayıp durumu sordum. İzin vermeyeceklerini söyleyince Toparlar Şelalesi’ne gitmeye karar verdim.

Şelaleye giden toprak yol biraz tanıdık gelmişti. Limonata satan Limonate Dede’yi görünce hatırladım. Bir belgeselde izlemiştim. Belgeselde Toparlar köyü ve şelalesi anlatılıyordu. Dededen bir limonata alıp bisikletimi oraya bıraktım. Şelaleye doğru gittim. Muhteşem bir yerdi, buz gibi suyu vardı.

image-10.png

Toparlar Şelalesi
Saat 15.00 gibi oradan ayrılıp Marmaris’e doğru pedal çevirmeye başladım. Çocukluk arkadaşım Furkan Marmaris’te askerlik yapıyordu. Bu sebeple bugün Marmaris’e varmayı düşünüyordum. Normal tempomdan daha tempolu bir şekilde yol alıyordum. Hava biraz bozuyordu. Kara bulutlar yaklaşıyordu. Yağmur çiselemeye başlarken kendimi bir benzinliğe attım. Benzinliğe girer girmez yağmur şiddetlendi. Orada sağ olsun benzindeki görevli bir abi odaya davet edip, çay ısmarladı. Vanlı olduğumu öğrenince geçmişte yaşadığı bir olaydan bahsetti.

1998 yılında hasta olan küçük oğlunu bir şehirden (şehri hatırlayamadım Erzurum olabilir) Van 100. Yıl Hastanesine otobüsle götürürken yanında oturan kişi Vanlıymış. Oğlunun hastalığı ciddiymiş. Otobüsün sarsıntısı, hastalık durumu derken oğlu birkaç kez istifra etmiş. “Yanımda oturan o delikanlı Van’a gelene kadar oğlum her istifra ettiğinde oraları temizledi. Bir iki kişi yaşanan duruma laf ettiğinde onlarla münakaşaya girdi” dedi. Anlatırken biraz gözleri dolmuştu. Oğlunun durumunu sorduğumda hastalıktan dolayı zekâ gelişiminin tam ilerleyemediğini, şu an en azından sakin bir şekilde hayatına devam ettiğini söyledi.

Biz bu muhabbeti ederken yağmur dinmişti. Orhan Abi’ye teşekkür edip yola koyuldum. Önümde 3 km’lik bir yokuş vardı. O yokuşun son demlerini tırmanırken tekrar şiddetli bir yağmur başladı. Yokuşu çıktığım için geri inmek istemedim. Etrafta yağmur geçene kadar sığınabileceğim bir yerde yoktu. Bisikletin üstünü poşetlerle örtüp bisikleti bir ağaca dayayıp beklemeye başladım. Yarım saat boyunca o yağmur sürdü. Ortalığı sel götürdü. Haliyle en ince ayrıntısına kadar sırılsıklam oldum.

Islak ıslak inişe geçtim. Biraz üşüyordum ama sıkıntı yoktu. Kaç gündür güneşten, sıcaktan bunalmıştım. Üşümeyi özlemiştim. Söylenmeyecektim.

Gökova’dan sola dönüp Marmaris yoluna girdim. Önümde 2 tane yokuş kaldı. İlkini aştım. Tekrar inişe geçince yine yağmur başladı. Yine sırılsıklam oldum. Yağmur, rüzgâr, yokuşlar derken son yokuşta pedal çevirmeye mecalim kalmadı.

Bisikletim elimde, Marmaris’le aramızda kalan son yokuşu yürümeye başladık. Bir yandan yağmur damlaları yüzüme vuruyordu, bir yandan batmakta olan güneşin son ışıkları gözümü kamaştırıyordu. Havada uçuşan renkli toz taneciklerini görüyordum. Gözlerime giren yağmur damlalarından dolayı gözlerimi kırpıştırdığımda, gökkuşağının renklerini görüyordum. İliklerime kadar yaşamı hissediyordum. Ağzım kulaklarımdaydı. Deyim manasıyla değil gerçekten öyleydi. Marmaris’e girene kadar tüm dişlerim gözükecek şekilde sırıtıyordum.

img_20170818_200538.jpg

Marmaris’e inişe geçmeden önce
Marmaris’e girince haritaya baktığımda Furkan’ın askerlik yaptığı yerin Marmaris’ten Datça tarafına giderken Hisarönü’nde olduğunu anladım. Yani bugün yanına uğrayamayacaktım.

Yanımda bulunan konserveleri yemek için bir yer ararken bir lokantaya rastladım. Adı Yiğit Lokantası’ydı. Halk arasında Hacının Yeri diye de geçiyor. Fiyatlar çok uygundu. Çok şaşırmıştım. Evinde yemek yesen daha pahalıya denk gelirdi. Bir iki kişiye sorduğumda adamın şaka yolu ahirete çalıştığını söylediler. Gerçekten helal olsun.

Yemekten sonra uyumak için yer aramaya başladım. Marmaris aşırı kalabalıktı. Kalabalık yerlerde konaklamak gerçekten zor oluyor. Hiçbir park gözüme güvenilir gelmedi. Camiye gittiğimde ise kapılar kilitliydi. Avlusu bile güvenilir gelmedi. Bisikleti caminin arkasında kilitleyip camiyle mezarlık arasında -bir Fatiha okuduktan sonra (kendime mi okudum oradakilere mi o an emin olamadım)- yatağımı atıp uyudum.
 
9. Gün (Marmaris-Hisarönü-Marmaris-Gökova) (85 km)

Bugün arkadaşımı ziyarete Hisarönü’ne gidecektim. Bisikletime eşyaları yüklemeye başladığım sırada belediyenin temizlik görevlisi geldi. Nereden gelip nereye gittiğim hakkında biraz muhabbet ettik. 9 gündür yolda olduğumdan temiz çamaşırım bitmişti. -İlk birkaç gün elimde yıkasam da sonraları zor gelmişti.- Adama, kuru temizlemecinin nerede olduğunu sorarken istersen evimde yıkarız dedi. İlk başta kabul ettim. Telefon numarasını filan aldım. Çamaşırlarımı oraya bırakıp arkadaşımı ziyaretten döndükten sonra çamaşırları alıp yola devam edecektim.

Çamaşırlarımı oraya bıraktıktan sonra adamla biraz daha muhabbet ettik. Adamın hal hareketlerinden, muhabbetinden dolayı kendisinden şüphelenmeye başladım. Evli olup olmadığını sorduğumda bekâr olduğunu kadınlarda istediğini bulamadığı gibi –tam olarak böyle demese de kadınlardan ziyade erkeklere karşı bir ilgisi olduğu belli oluyordu- bir şeyler söyledi. Ben oradan ayrılıp yemek yemeğe giderken bir yerde durup sakin kafayla düşündüm. Hal hareketlerini göz önüne alınca riske gerek yok dedim. Kahvaltımı yaptıktan sonra adamı arayıp bir arkadaşımı gördüğümü bu gece onda kalacağımı söyleyerek dönüp, çamaşırlarımı alıp kuru temizlemeciye götürüp bıraktım.

Marmaris içinde biraz dolaşıp bisikletimin zincirini yağlattıktan sonra Furkan’ın yanına doğru gitmeye başladım. Yolculuğum boyunca gördüğüm en iğrenç yoldu. Yol hem çok dardı hem de asfaltı berbattı. Sürekli kaza yapan araçlar gördüm. Çok dikkatli bir şekilde zangır zungur titreye titreye Hisarönü Jandarma’ya ulaştım. Jandarma Karakolu çok güzel bir yerdeydi. Denize sıfırdı. Çoğunlukla rütbeli askerler tatil yeri olarak buraya geliyordu. Hemen yanında da Çubucak Orman kampı var.

Furkan’ı uzun zamandır görmemiştim. En son İstanbul’a gittiğimde o askerdeydi. 1,5 seneyi geçmişti. O ve onun arkadaşlarıyla sohbetten sonra Furkan’a ve arkadaşlarına “Hayırlı tezkereler” dileyip yolculuğuma devam etmek üzere yanlarından ayrıldım.

image-11.png

Geri dönerken bisikletiyle tepeye çıkan Cihan’la tanıştım. Ben de karşı taraftaki yokuşu bitirmiştim. Kendisiyle tam tepede ayaküstü güzel bir muhabbetten sonra sosyal medya üzerinden birbirimizi ekledik. Otostopla geziyor. İran’a kadar gitti. Sonra Fas’a gitti. Yolu açık olsun.

Bu yolda kaza yapmamış olmam büyük bir şanstı. Yol o kadar dardıki çoğu zaman araçlar sıfır geçiyordu. Hatta dönüş yolunda bir araç bisikletimden çıkıntı olarak duran yatağa sürtüp geçmişti. Bunun üzerine yoldan geçen bir aracı durdurup en azından yolun biraz geniş olabileceği bir yere kadar dörtlülerini yakarak bana eşlik etmesini istedim. Sağolsun, hanımefendi 2 km'ye yakın aracıyla bir koruma sağladı. Burada cinsiyeti şundan belirtiyorum. Bisikleti -özellikle- dar yollarda kullanırken bir elimle sürekli araçlara belli bir mesafe bırakmalarını söyleyen işaretler yaparım. Durmalarını, yavaşlamalarını, mesafe bırakarak geçmelerini işaret ederim. Yol boyunca kadın şoförlerin büyük çoğunluğu belki de hepsi yaptığım işaretler konusunda hassasiyet gösterip öyle yollarına devam ettiler. Dikkatimi çeken noktalardan biri olmuştu.

Bir sonraki gün Ören Belediyesi’ne varmak istediğimden çamaşırlarımı aldıktan sonra akşam en azından Marmaris'in çıkış yolunu yarılamak istiyordum. Geceyi yol üstündeki benzin istasyonunda geçirecektim.

Marmaris’ten çıkarken önümde bir yokuş vardı. Yokuşun bitmesine 1 km filan kala sağda dağdan gelen su akıyordu. Su doldurmayı unuttuğumdan suyun tadı biraz topraklı gelmesine rağmen kana kana içtim. O sırada motosikletiyle geçen Mehmet abi yokuşun kalanında yardım teklifinde bulundu. Bir iple bisikleti bağlayıp kalan 1 km’yi onunla çıktım. Tepede bir sigara ikram ettim. Sohbet esnasında benzin istasyonunda kalacağımı söyledim. Gideceğim benzin istasyonun kapalı olduğunu onun gerisinde bulunan diğer istasyonun açık olduğunu söyledi.

Benzinlikteki çalışanlara burada kalmamın sorun olup olmayacağını sorduğumda sorun olmayacağını söylediler. Banka yatağımı serip tam uyuyacakken telefonuma bir mesaj geldi. Temizlik görevlisi “Neredesin?” diye mesaj atmış. Cevap vermeyince de sonrasında şu mesajı attı: “Alooooooo!”
 
Son düzenleme:
ne kusuru est
paylasımı yıllandırmıssın :D şarap mısalı
 
aytu_14
hocam maşallah belgesel tadında gidiyor seyahatiniz :harika: yıllar önce buna benzer bir turum olmuştu aynı istikamette,tabi seninkinde ihtiraslar falanda varmış:komik: baksana zor sıyırmışsın paçayı
 
@Hasankaran hocam yazı uzun zamandır hazırdı fakat paylaşım yapmayı düşünmemiştim. Uzun soluklu bir hayalin ilk adımlarını atıyorum. Sizinle burada karşılaşmak çok güzel oldu. Mutlu oldum :)

@seko35.50 çok teşekkür ederim:) İhtiraslar o an için kötü olsa da şimdi düşününce gülerek hatırlıyorum. :)
 
Son düzenleme:
@aytu_14 çok faydalandım, bu sene ters istikamette bir tur planım var ama malum sebeplerden şuan net değil.
camilerde kalırken hiç sorun olmuyor mu?
 
@aytu_14 çok faydalandım, bu sene ters istikamette bir tur planım var ama malum sebeplerden şuan net değil.
camilerde kalırken hiç sorun olmuyor mu?

Umarım bugünleri atlatırız ve sonrasında hayattan keyif alacağımız eylemleri yapabiliriz. :)
Camilerde bu zamana kadar hiç sorun yaşamadım diyebilirim. Burada tek olmamın etkisinin olduğunu söyleyebilirim. Bir de ismimin Ayetullah olması da cabası :D Eğer konaklayacak uygun, güvenli bir yer bulamadıysam camiye yatsı namazından sonra gidiyorum. Cami görevlisi yani imamla denk gelirsem tanışıp, sohbet ediyorum. Bir-ikisi dışında olmaz demediler. Onlara da endişelenecek bir durumun olmayacağını açıklayıp, geçmişten kaldığım bir kaç caminin fotoğrafını göstererek ve caminin sonuçta Allah'ın evi olduğunu güzel bir dille anlatarak konaklamıştım. Tabi burada saygı gereği camiye girmeden temizlenip, temiz kıyafet ve çorapla giriyorum. Yanımda ufak bir deodorant ve parfüm taşıyorum. Olurda camide konaklarsam, bir topluluk içine girersem diye. Bu noktalara da özen gösterince sıkıntı olmuyor.
 
Son düzenleme:
10. Gün (Gökova-Akyaka) (25 km)

Sabah hafif bir mide bulantısı, halsizlik ve baş ağrısıyla uyandım. Yağmurdan sonra maruz kaldığım rüzgâr, Marmaris’ten çıkarken o çeşmeden içtiğim su ve gecenin de biraz soğuk olması birleşince ortaya nur topu gibi hastalık çıkması normaldi.

Hastalığa rağmen 25 km sürüp Akyaka’ya vardım. Yolda en azından mide bulantısı kesilmişti. Akyaka’ya vardığımda ufak bir kahvaltı yaptım. Mide bulantısı tekrar başladı. Baş ağrısı artmaya başladı. En azından baş ağrım kesilsin diye kendimi buz gibi olan Azmak Nehri’ne attım. Baş ağrım kesildi kesilmesine de mide bulantısı devam ediyordu. Nehirden çıkıp yatağımı sererek uzanıp, uyudum. Uyuduğum zaman etrafta kimse yoktu. Gözlerimi açtığımda etraf ana baba günüydü. Yanımdaki teyzeler bana bakıp “Baya iyi uyudun he sen şimdi acıkmışsındır.” deyip börek, karpuz ikram ettiler. Fakat midem çok bulandığı için geri çevirmek durumunda kaldım. Bugün pazar olduğundan sağlık ocağı kapalıydı. Açık olsaydı da büyük ihtimalle iğne korkusundan gitmezdim. Kendi başımın çaresine bakmalıydım. Baş ağrım çoğunlukla geçmişti fakat bir kez daha nehrin buz gibi suyuna daldıktan sonra eşyalarımı toplayıp kendimi tedavi edebileceğim rahatça uzanıp terleyebileceğim bir yer aramaya başladım. O yer belliydi, cami.

(link)
Azmak Nehri
Kendimi zorlayıp bir çorba içtikten sonra bir ağrı kesici ve bir tane de bağırsak için ilaç içip doğru camiye gittim. Yatağımı serip elimde ne varsa üstüme atıp terlemek için uyumaya çalıştım. 5-6 saat uyuduktan sonra iyice terlemiştim. Kendimi daha iyi hissediyordum. Baş ağrısı ve mide bulantısı kesilmişti. Sadece ufak bir halsizlik kalmıştı. O da sabaha geçerdi.

Belki de bisiklet turunun özünü anlatan durum son 48 saatte yaşadıklarımdı. Düşündüğüm zaman en mutlu olduğum an Marmaris yokuşunu çıkarken hissettiklerimdi. Bunun öncesinde sağanak yağmura yakalanıp kaçacak yer bulamamıştım. Sonrasında o temizlik görevlisi ile yaşadığım durum ve hastalanmam… Duygularım aynı yol gibi değişiklik gösteriyordu. “İnişli-çıkışlı”

Uyandıktan sonra arkadaşıyla birlikte bisikletleriyle uzun tur yapan Mümtaz abiyle tanıştım. O da turlarda camilerde kalıyormuş. Bisikletiyle yaklaşık 15 senedir uzun turlar yaptığını söyledi. Sohbet esnasında hasta olduğumdan dolayı uyuduğumu söyleyince yattığım yatağı nereden bulduğumu merak etti. Yanımda taşıdığımı söylediğimde ilk defa rahatına bu kadar düşkün bisikletçi gördüğünü söyledi. Yatağım baya hoşuna gitmişti. Yatak bisikletin üzerinde biraz yer kaplıyordu fakat onu taşımasaydım iyi bir şekilde dinlenemezdim. Yatak dediğime de bakmayın bildiğiniz sünger minder. Yuvarlayarak katlayıp, bağlıyorum.

Mümtaz abiyle genelde gezilerimiz hakkında konuştuk. Benim yarın gideceğim yoldan gelmişti. Sabah arıların saldırısına uğradıklarından bahsetti. Bu benim için çok iyi oldu(!) Bodrum’a varana kadar bir de arıları düşünmeye başlayacaktım.

Sohbetten sonra ben yemek yemek için müsaade istedim. Yemek yemekten döndükten sonra tekerimin patlamış olduğunu fark ettim. Daha bu sabah telefonda arkadaşım Mikail ile konuşurken tekerin henüz patlamadığından bahsetmiştim. Bu konuşmadan 25 km sonra patlamıştı.


Akyaka’ya girmeden önce çektiğim video. Yol o kadar güzeldi ki burada kesinlikle bir video çekmeliyim demiştim. Hasta hasta iyi uğraşmıştım.
 
11. Gün (Akyaka-Ören Belediyesi) (50 km)

Dün patlamış olan lastiğimi tamir etmiştim fakat rahat bir yolculuk için lastik basıncını ayarlamam gerekiyordu. Elimdeki pompayla bunu yapamazdım. Akyaka’da bulunan tek bisikletçi olan Delta bisiklete gittim. Sahibi Çağatay abi ile tanıştım. Kendisi ziraat mühendisiydi. Belli bir süre kendi işini yaptıktan sonra bu işyerini açmış. Sohbetimizde Akyaka’nın güzelliğinden ve böyle güzel yerlerin korunmasından bahsediyorduk. Akyaka’da bulunun bir avukatın uzun zamandır yapılaşma olmaması için mücadele ettiğini ve başarılı olduğundan bahsetti.

Ona göre bu güzellikleri korumamızın en iyi yolu oralara gitmemekti, görmemekti. Hadi gördün diyelim, bundan kimseye bahsetmeyeceksin. “Hiçbir arkadaşına buraların güzel olduğunu söyleme! Bırak gelmesinler, burası böyle kalsın.” dedi. Hak vermedim diyemem, farklı bir yaklaşımdı.
(link)
Bisikletimle ilgili işleri de hallettikten sonra Çağatay abiye teşekkür edip yola koyuldum. Akbük’e (Muğla) kadar çok güzel koyların olduğunu söylemişti. Finike-Demre arası koylarda yaptığım gibi sadece deniz şortumu giyip; sağıma yeşili soluma maviyi alarak, neredeyse hiç kimsenin olmadığı koylarda denize girerek, yolun ve ormanın tadını çıkartarak Akbük’e vardım.

(link)
Akbük’e vardığımda saat 12.00 civarıydı. Öğlen sıcağı geçene kadar burada vakit geçirdim. Güneş tepeden çekildikten sonra Ören’e doğru yola devam ettim. Ormanların arasından gidiyordum. Kartpostallarda gördüğümüz o güzel resimlerin içindeydim.

(link) Akşamüzeri Ören’e vardım. Ören’e girmeden önce son yokuşta arıların hücumuna maruz kalmıştım. Yokuşun son 400 metresini arılar sayesinde gayet hızlı çıkmıştım. Çok şükür bir sokma olayı yaşamadım.

Çadırımı kuracak bir yer bulup Ören’in içinde dolaşmak, sahilinde vakit geçirmek istiyordum. Sahile indiğimde çimenlerin üzerinde kurulu birkaç çadır gördüm. Başta kamping alanı diye düşündüm fakat sorduğumda öyle olmadığını öğrendim. Çadırı kurulu olan kişi bana; buraya çadırı kurduğunda zabıtaların gelip “Yasak!” dediğini, kendisi yazılı kural isteyince zabıtaların gittiğini, sonrasında bir kişi daha çadır kurunca zabıtaların ses etmediğini söyledi. Ben de çadırımı oraya kurup çarşının içine yemek için bir şeyler almaya gittim.
Bim’den aldığım konserveleri parkta afiyetle yerken yanıma Mustafa abi geldi. Bisikletimi görünce nerden gelip nereye gittiğimi merak etmiş. Neden tek başıma çıktığımı sorunca hem böyle bir şey yapacak arkadaş bulamadığımı hem de tek olmanın daha iyi olduğunu söyledim. Bunun üstüne kendisinin küçük bir arsa aldığını fırsat bulduğu her an eşi ve çocuğuyla oraya gittiğini bazen de tek başına gittiğinden bahsetti. Tur boyunca sohbet ettiğim insanların çoğu bir şekilde şehir hayatından kurtulmak istiyordu. Mustafa abi bu yönde bir adım atmıştı. Bu arada kendisi sosyal bilgiler öğretmeniymiş. Bu bölümü okumak istememesine rağmen zamanında babası istediği için okumuş. İstememesine rağmen okuyup bitirdiğini ve en önemlisi atanmasının büyük iş olduğunu söyledim. Biraz daha muhabbetten sonra Aydın Güzelçamlı’ya yolum düşerse bir yemek ısmarlamak istediğini söyleyip eşinin yanına gitmek için ayrıldı. Sağ olsun yemeğimi bitirdikten sonra tur ile ilgili notlarımı deftere yazarken bir de çay ikram etti.

Ören’de sahile girmeden powerbankimi şarj olması için bir kokoreççiye bırakmıştım. Kokoreci de güzel görüyordu. Yemekten sonra “çeyrek koko” yemek için oraya gittim. Ustanın ismi Menderes’ti. Yanındaki garsonun adı da Mehmet. Çok komik, esprili, çatlak birisiydi. Bisikletle tur yaptığımı öğrenince yazı filan yazıp yazmadığımı sordu. Yazdığımı söylediğimde benden de bahset dedi. Senin için çatlak bir kokoreçciyle tanıştım yazacağım demiştim. Tabii o yazıyı bir kitap için yazıyorum diye anlamış. Kendim için not aldığımı öğrendiğinde o yazdıklarını kitaba dönüştür gibi şeyler söyleyerek gaza getirmeye çalıştı beni. Galiba gazı almışım.

Menderes ve Mehmet ile yaptığım keyifli sohbetten sonra uyumak için çadırıma doğru yanlarından ayrıldım. Bu arada kokoreci çok lezzetliydi. Ören’de ana caddeden sahil yoluna giderken sahile varmadan önce sol tarafta balıkçı tezgahlarının olduğu yerde işini yapıyor. Yolunuz düşerse bu çatlak adamdan bir kokoreç yiyin.

Çadıra girmeden önce bisikletimi kilitlerken yanıma 9-10 yaşlarında, adı Yankı olan bir çocuk yanıma geldi. Ailesiyle İzmir’den gelmişler. Benim çadırımın yanına çadırlarını kurmuşlardı. Yankı, bisiklet sürmeyi çok seviyormuş. İzmir’de okuluna gidip gelirken annesi babası yanında olduğu sürece bisikletle gidiyormuş. Onunla da biraz bisiklet üzerine sohbet ettikten sonra çadırıma geçtim.
 
12. Gün (Ören Belediyesi-Çökertme-Güvercinlik) (70 km)

Eşyalarımı toplarken bisikletin tekerinin patlamış olduğunu fark ettim. Uzun süredir bisiklet üstünde olduğumdan, sol kolum biraz uyuşuktu. Balıkçı bir abiden yardım aldım. Abiye 2-3 kez ismimin Ayetullah olduğuna söylememe rağmen her seferinde farklı isim söyledi sonuncusunda İsmail dediğinde adımın İsmail olduğunu kabul ettim.

Lastiği tamir ettikten sonra Çökertme’ye doğru yol aldım. Çökertme’de markete su almak için girdiğimde orayı işleten Oktay ile tanıştım. Kendisinden yol ile ilgili biraz bilgi aldım. Onunla sohbet ederken Ören’de kokoreççide tanıştığım 3 arkadaş dükkâna girdi. Onlarla ve Oktay ile bir sohbetten sonra yola devam ettim.

Tura başladığım ilk günlere kıyasla hava artık fazla sıcak değildi. Ayrıca ormanın içinden bisiklet sürdüğümden güneş rahatsız etmiyordu. Bu yüzden artık öğlenleri de bisiklet sürüyordum.
Mazı Köyü’ne doğru çıkarken yine önümde sert bir rampa vardı. Sol kolumun uyuşuk olmasının yanında artan yol yorgunluğundan dolayı artık sert rampalarda kendimi zorlamaktan kaçınıyordum. Bu durumlarda ağır ağır yürüyerek yol alıyordum. Yine bir rampada böyle yürürken yanımda bir pikap durdu. Sağ olsunlar 3 km’lik yokuşun tepesinde bıraktılar.
image-14.png

Öğleden sonra Bodrum Güvercinlik tarafına doğru sürdüm. Bugün neredeyse dağ başında bir başıma bisiklet sürdüm. Çok nadir araç geçiyordu. Fazla bir insanla da karşılaşmadım.
Güvercinliğe vardığımda akşam karanlığı çökmüştü. Bodrum’a inmek istiyordum fakat varacak gücü kendimde bulamadım. Geceyi, ilk gördüğüm benzin istasyonunda kamp kurarak geçirdim.

(link)
 
Abiye 2-3 kez ismimin Ayetullah olduğuna söylememe rağmen her seferinde farklı isim söyledi
Aklıma "Hekimoğlu" dizisi geldi, çok hoşuma gidiyor öyle aykırı insanlar 🤪.
 
2017’de bir arkadaşımla Alanya’dan başlayıp Antalya’dan itibaren Fethiye’ye kadar sizinle aynı rotayı izlediğimiz bir tur yapmıştık 28 ağustosta başlayarak. Kendi turumu okuyormuş gibi oldum birçok kez :) 10 Günlük Kaçış: Alanya-Fethiye Turu
Anlatım çok güzel olmuş, takipteyim, tebrikler.
 
Aklıma "Hekimoğlu" dizisi geldi, çok hoşuma gidiyor öyle aykırı insanlar 🤪.

Çok hoşsohbet bir insandı. İsmail adını duyduğumda aklıma geliyor yaşadığım o an :D

2017’de bir arkadaşımla Alanya’dan başlayıp Antalya’dan itibaren Fethiye’ye kadar sizinle aynı rotayı izlediğimiz bir tur yapmıştık 28 ağustosta başlayarak. Kendi turumu okuyormuş gibi oldum birçok kez :) 10 Günlük Kaçış: Alanya-Fethiye Turu
Anlatım çok güzel olmuş, takipteyim, tebrikler.

Teşekkür ederim :) bende şimdi sizin yazınızı okudum. Benden 16-17 gün sonra başlamışsınız. Çoğunlukla aynı duyguları ve olayları yaşamışız. -Herhalde tüm bisikletçiler Demre'den Kaş'a geçerken o orman işletmede durup su içip, suyunu tazeleyip, enerji toplamıştır. Rampa bitmeden önceki markette de yemek yemiştir :D -
Aynı duyguları yaşadığımızı görmek insanı gerçekten mutlu ediyor :)
 
@aytu_14 ah o ören dile gelse, güvercinlik hakeza öyle, azmi balık tuttum, az mı yüzdüm. Muğla Milas ta 11 güzel yılım geçti. Keyifle okuyorum yazını Ayetullah , eline sağlık . :harika:
 
  • Beğen
Tepkiler: aytu_14
@aytu_14 ah o ören dile gelse, güvercinlik hakeza öyle, azmi balık tuttum, az mı yüzdüm. Muğla Milas ta 11 güzel yılım geçti. Keyifle okuyorum yazını Ayetullah , eline sağlık . :harika:

Çok teşekkür ederim :) geçmiş 3 yılda yaptığım turların içinde Güvercinlik-Akyaka arasındaki orman, sahil yolunu ilk sıraya koyuyorum. Gerçekten çok güzel, yaşamı hissettiğiniz yerlerden biri. :) Umarım oralar, yakın zamanda gördüğümüz gibi Salda Gölü'nün akıbetine uğramaz.
 
Ah be şehirler arası yasak bitse virus sonlansa hayat normale dönse ilk işim istanbul antalya bisiklet yapmak. Ama nerdee bu illet yaza bitmeyecek evde oturacağız gibi görünüyor belkide 2-3 sene böyle gider.
 
13. Gün (Güvercinlik-Kıyıkışlacık-Akbük(Didim)-Didim-Akköy) (86 km)

Sabah uyandığımda Bodrum’a gitme, orada vakit geçirme isteğini kendimde bulamadım. Zaten kalabalık, popüler yerlerde olmaktan haz almıyordum. Orada olanları tahmin etmek zor değildi. Doğal güzelliklerinden bahsetmiyorum. Eminim mükemmel bir doğası vardır. Fakat insan yoğunluğunun çok olduğu yerlerden biri. Bu yoğunluğunda pahalılık, kirlilik(, kuru gürültü olarak yansıması olur. Bu sebeple uğramak istemedim. Bilemiyorum, belki uğramamakla hata ettim.

Eşyalarımı toplayıp bir şeyler atıştırdıktan sonra Didim’e doğru pedal çevirmeye başladım. Bodrum Havalimanını 7 km kadar geçtikten sonra yol ayrımından sola sapıp gürültüden uzaklaşmayı başardım. İç yoldan ağaçların, tarlaların arasından giderken yanımda bir taksi durdu. Kayahan abi yolculuğumun nereye olduğu sorunca; Didim’e doğru gittiğimi söyledim. Kendi köyü olan Kıyıkışlacık’a uğramamı, orayı da görmemi tavsiye etti. Köy biraz içte kaldığı için uğrayamayabileceğimi söyledim. Kendisinin oraya doğru gittiğini, beni de alabileceğini sonrasında yolculuğuma oradan devam edebileceğimi söyleyerek kendisiyle gelmemi teklif etti. Teklifi kabul edip kendisiyle Kıyıkışlacık’a gittim.

Burası küçük bir balıkçı köyüydü. Köyde gezerken sahil kenarındaki kahvede oturanlar tarafından çaya davet edildim. Onlarla yaptığım sohbetten sonra teşekkür edip tekrar yola koyuldum.
image-15.png
Kıyıkışlacık


Akbük’e doğru yol alırken yine eğimli bir yola denk geldim. Yokuşu ağır ağır pedallarken ileride küçük baş hayvanları otlatan Serhat’la karşılaştım. Bisikletten inip kendisiyle sohbet ede ede yokuşu çıkmaya başladım.

Serhat hoş sohbet, güzel bir çocuktu. 15 yaşındaymış. Bana kendinden, Kızılağaç köyünde meydana gelen olaylardan bahsetmeye başladı. Kurtların, domuzların indiğinden, canavarlardan ve çobanlığın inceliklerinden bahsetti. Şunu da belirteyim. Ben kendisiyle karşılaştığımda hayvanlarını otlamaya çıktığından haberim yoktu. Çünkü görünürde bir hayvan yoktu. Sadece kulağıma ara ara çınlama sesleri geliyordu. Öncü olan bir hayvanın boynuna takılı olan çandan, nerede olduklarını anlattı. Aslında kendisinin gelmesine gerek olmadığını fakat önümüz kurban bayramı olduğundan farklı yerlerden gelen kişilerin hayvanları çaldığından bahsetti. Okul durumunu sorduğumda okumak istemediğini, ailesinin zorla okula gönderdiğini, araba ses sistemleri üzerine bir dükkân açmak istediğinden, bu yolda hayatına devam etmek istediğinden bahsetti. (Bu yazıyı yayınlamaya karar verdiğim an (04.2020) itibariyle Serhat’la aynı noktadayım. Ülkemizdeki plansızlık göz önüne alındığında üniversite okuyup, meslek sahibi olmaya yönelik bir kariyer planı oluşturmak hataymış. Umarım hayalini kurduğu dükkanı açabilmiştir.) Serhat’la beraber köyüne vardıktan sonra ailesiyle de tanıştım. İkram ettikleri soğuk ayranı içtikten sonra yola koyuldum.

Kazıklı’ya doğru devam ederken önümde yine, yine, yine bir yokuş vardı. Bu yokuşun tepesinde soluklanmak için durduğum sırada karşı yönden gelen bir araba yanımda durdu. Bodrum istikametinde olduklarından emin olup olmadıklarını sormak için durmuşlar. Doğru yönde olduklarını belirttim. Teşekkür edip yollarına devam ettikten sonra ileride yine durdular. Geri gelip; "Bu yokuşu çıkarken acıkmışsındır" diyerek hamburger ikram ettiler. Görece bir zirvede, ormanın arasında hamburger keyfi. Kim hayır diyebilir. Serhat’ın ailesi ayran ikram etmişti. Şimdi de hamburger. Normalde önce yemeğimi yerim. Sonra içeceğimi içerim. Bu sefer tersi oldu. Olsun. Bir mahsuru yok. Rutinin dışına çıkmış oldum.
img_20170823_135750.jpg


Tepeden aşağı doğru inerken tehlikeli bir an yaşadım. Hızım doruk noktasına ulaşmıştı, yolun durumu iyiydi, hızımdan dolayı rüzgar yüzüme çarpıyordu... Keyfim yerindeydi... Tam bu esnada yandan sert bir rüzgar esti. Rüzgarın etkisiyle yan şeride doğru savruldum. Ağaçların arasına uçmak üzereyken frenlere asılıp dengemi topladım. Karşıdan bir araç gelmemesi olası büyük bir kazayı engellemiş oldu. Derin bir oh çektin. Yaşadığım bu andan sonra inişlerde daha da konsantre olmaya başladım.

Öğlene doğru Akbük’e vardım. Denize girip serinledikten sonra doğruca Didim’e doğru yol aldım. İkindi vakti Didim’e ulaşmıştım. O kadar acıkmıştım ki hemen yemek yiyecek bir yer aramaya başladım. Pişmiş piliç satan bir dükkân gördüm. Dükkanın hemen karşısında bulunan bir caminin avlusuna geçtim. Yemeği yerken “hayvan gibi” bir köpek yanıma yanaştı. Kilosundan yürüyemiyordu. Mecbur yemeğimi bölüştüm. Haracımı verdim.
image-16.png
Bir ısırıkta benden alacak diye çekinmedim değil


Hava henüz kararmadığından ve kalabalık yerlerde kamp yapmayı sevmediğimden Didim’in dışında bir köyde geceyi geçirmek için yola koyuldum. Didim içinde ağır ağır pedallarken baya geniş bir tarihi kalıntıya denk geldim. Burası eski Yunan Apollon Tapınağı’ymış. Batmaya başlayan güneşin altında büyüleyici gözüküyordu. Bir zamanlar devasa olan bir yapının ayakta durmaya çalışan kalıntıları, direnişi…

image-17.png
Apollon Tapınağı


Batan güneşin oluşturduğu romantik havadan sıyrılıp yola devam ettim. Akşamüstünün serinliği, karnımın tokluğu, sırtımın pekliğiyle yol arkadaşımla birlikte sakin bir yolculukla Akköy’e varıp, geceyi orada geçirdim.

Cami avlusu
 
Son düzenleme:
@aytu_14 Birkaç yıl önce yine bu forumda okuduğum bir tur yazısında da turu yapan kişi, kendisini evinde ağırlamayı teklif eden olağanüstü "misafirperver " bir şahısla sizinki gibi bir tatsızlık yaşamıştı. Bu tür beklenmedik konuksever tavırları şüpheyle karşılamakta fayda var sanırım. Peki bi sorum var : Caminin hangi bölümünde konaklamanıza müsaade ediyorlar, şu ayakkabılıkların bulunduğu giriş bölümünde mi?
 
@aytu_14 Birkaç yıl önce yine bu forumda okuduğum bir tur yazısında da turu yapan kişi, kendisini evinde ağırlamayı teklif eden olağanüstü "misafirperver " bir şahısla sizinki gibi bir tatsızlık yaşamıştı. Bu tür beklenmedik konuksever tavırları şüpheyle karşılamakta fayda var sanırım. Peki bi sorum var : Caminin hangi bölümünde konaklamanıza müsaade ediyorlar, şu ayakkabılıkların bulunduğu giriş bölümünde mi?

Evet haklısınız. Bu durumda o an karşınızdaki kişiyle yaptığınız muhabbetten edindiğiniz öngörüye göre hareket ediyorsunuz. Bu işin içinde yanılgıya düşmekte var. Umarım kimse tatsız bir olayla karşılaşmaz. Dünya da iyi insanlar olduğu gibi kötü insanlar da var.

Cami konusu ise duruma göre değişiklik gösteriyor. Bir hırsızlık olayı yaşanmaması için genelde caminin iç kısmının kilitli olduğu oluyor. Eğer iç kısım açıksa içeri girip yatıyorum. Tabi bu tercihimde hava durumu ya da sinekler etkili oluyor. Klima varsa ve kumandasını da bulursam klimayı da açıyorum. Bazı camilerin terasları, balkonları oluyor. Ayakkabıların olduğu iç kısımda uyuduğum oldu. Ayakkabı bölümü genişse bisikletimi de içeri alıyorum. Cami yapısının hepsinin kapalı olduğu durumda avlusunda çadırımı kurup uyuduğum da oldu. Başka turda türbenin içinde de uyudum :D

Camilerde konaklamamın sebebi: Su, elektrik var. Tek başıma yolculuk yaptığımdan güvenli görüyorum. Yol boyunca zaten tehlikeye açık oluyorsunuz. En azından gece uyku konusunda bu kaygıları minimize etmiş oluyorum.
(Bir fotoğraf eklemeyi atlamışım. Didim Akköy'de bir caminin avlusuna çadır kurdum. Cami kilitliydi.)
IMG_20170823_222430_696.jpg
 
Son düzenleme:
Geri