Scudo Sports

Zagrep-Dubrovnik arasında 550 km ( Hırvatistan )

Scudo
Arkadaşlar gezinin 5. gün yazı ve resimlerini az önce hazırlayıp yayına verdim. Yarın yapmayı tasarladığım Antalya - Anamur gezisi için hazırlanmam gerektiğinden buraya resim eklemem oldukça zor. Haber vereyim istedim. Herkese şimdiden iyi bayramlar. İyi forumlar. Hoşçakalın.
 
merhaba geziniz çok güzel olmuş hırvatistan zagrep ve gezdiğiniz güney bölgelerini aynı şekilde bende zagrepten araba kiralıyarak gezdim şehirde çok bisiklete binen var bu çok hoş. birdaha gidersem bende sizin gibi bisikletimle gitmek isterim.
 
@ali alper uyar
Mesajın geliş saatine bakılırsa gerçekten uykundan olmuşsun kusura bakma =) Beğendiğine çok sevindim. Keşke zaman bulup daha hızlı bir şekilde diğer günleride yazabilsem.
 
  • Beğen
Tepkiler: RECEP İŞLEK
Arkadaşlar resimler için www.semihgeziyor.com ' a göz atabilirsiniz. Zamansızlıktan ancak ekleyebildim 6.günü herkese iyi forumlar.
6.Gün Pedalsız Split Şehiriçi Gezisi

(link)


13 Eylül Cumartesi sabahı oldukça erken bir saatte Sinan ve bisikleti ile Avrupa turundaki arkadaş Matt’in sesi ile gözlerimi aralıyorum . Hostelden ayrılmak için hazırlıklarını tamamlamış olan Matt bisikletini yüklemeye koyulmuştu. Sinan yardımcı olmayı teklif etti. Ancak Matt teşekkür ederek uyumaya devam etmesini söyledi. Neyse dediği gibi oldu uyumaya bir süre daha devam ettik. Sonrasında 8.00 gibi yataklarımızdan kalktık. Zaten kısıtlı olan zamanımızı uyuyarak geçirmek istemiyorduk. Bruno hala horluyordu. İngiliz kızlar ise yerlerinde yoktu. Haritamızı yanımıza alıp üzerinde Hostel Yengenin işaretlediği marketi bulmak ve kahvaltılık bir şeyler almak için aşağı indik. Orada halen bisikletini yüklemeye çalışan Matt ile karşılaştık. Ayak üstü biraz muhabbet ettik. Bize Hırvatistan’ın ”Vis” adasına gideceğinden oradanda İtalya’ya geçeceğinden bahsetti. Vedalaştık, e-postalar alındı, verildi.

Sonrasında haritayı kullanarak marketi bulmakta pek zorlanmıyoruz. Alış verişimizi tamamlayıp hostele doğru dönerken uzaktan yüklü haldeki bisikleti ile beraber nihayet ayrılmakta olan Matt’i görüyoruz. O anda Matt’in bütün o yol boyunca tek başına olduğunu düşünüyor. Ve böyle bir geziyi kardeşimle yapabilmekten dolayı çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Zaman zaman yaşadığımız tüm hır gür ve tartışmalara rağmen.

Biraz sonra hostelin mutfağındayız. Kendimize büyük bir hevesle kahvaltı hazırlamakla meşgulüz.

Kahvaltımızı yaptıktan sonra sıra önceki akşam saatlerinde geldiğimiz Split’i gündüz gözü ile ve geniş zamanda keşfetmeye geldi. Elimizde harita fırlıyoruz dışarıya. Bugün aylak aylak dolaşma günü. Öncelikle hostele yakın olup eski şehir diye adlandırılan tarihi binaların bulunduğu yere gidiyoruz. Açıkçası rehberimiz olmadığından ve öncesinde pek araştırmada yapmadığımızdan kimlerden kaldığını ne zaman yapıldığını bilmeden öylece bakınıp geçiyoruz tarihi yapıların yanından. Bununda ayrı bir keyfi olduğunu söylemeliyim. Hemen orada eski şehirin girişindeki meydanda yer alan kocaman heykelin ne hikmetse herkes sandaletinden çıkmış ayak boş parmağını okşuyordu. Sanırım şans getirdiğine falan inanıyorlar. Sinan’ın esprili bir şekilde ”Deli Cevat” adını verdiği bu heykel önemli bir düşünüre ait olsa gerek.

Meydanda gezinirken bir kız ve bir erkek yüklü bisikletleri ile az ötemizden geçti. Yaklaşıp nereli olduklarını, nereden gelip nereye gittiklerini sorduk. Polonyalı olduklarını ve Zagrep-Split arası hariç neredeyse tüm yolu bisiklet ile gelmiş olduklarını öğrendik. Zagrep-Split arasını ise trenle gelmişler. Bizim gibi onlarda Dubrovnik yönüne gidiyorlarmış. Kendilerine hostelden bahsettik ancak geceyi çadır kurup geçireceklerini söylediler. Şans ve iyi yolculuklar dileyip yanlarından ayrıldık. Biz yine devam edelim.

Gezintiye devam ederken kendimizi ayakkabı, kol saati ve giysiden tutun günlük hayatta kullanabileceğiniz bir çok eşyanın satıldığı 2. el pazarında buluyoruz. Oldukça ilginç geliyor. Resim almak istiyoruz. Ancak fark ediyoruz ki makinamızın hafızası dolmuş. Sayıları çokta fazla olmayan zorla bulabildiğimiz internet cafelerden birisine oturup dolu hafızayı boşaltırıyoruz. Şu an yanlış hatırlamıyorsam internetin saatine 8 liraya eş gelecek bir ücret ödemiştik. Ülkemize kıyasla oldukça pahalı ama mecburuz. İşimizi hallettikten sonra aylaklığa devam ediyoruz.

Gördüğünüz üzere eski yapıları aynen korumayı başarmışlar. Yeni yüksek katlı yapılara yok mu, tabi ki var ancak hepsi şehrin dışında. Böylece buranın o tarihi havası ve farklılığı hep aynı kalmış. Eski İzmir resimlerine baktığımda görüyorum da güzelim şehrimizin pek kıymeti bilinmemiş.

Uzaktaki bir pencereye asılmış olan bu logo bir bisikletçi olarak çok hoşuma gitti , ancak bu kadar yakınlaştırabildim ;

Bruno’nun önceki akşam yapmış olduğu tarif ve haritamızı kullanarak hemen yakındaki halk kumsalını görmek istiyoruz. Merkeze gerçekten çok yakın ancak hava pek yüzmeye elverişli değil ve su soğuktu. Deniz ise açık deniz olması sebebiyle tertemizdi ;

Pek kumsala benzediği söylenemez ancak sıcak havada kendini doğrudan suya atmak için birebir. Kıyı boyunca ilerliyoruz, yürüyüş için çok güzel bir yol.

Sahili böylece bitirip tekrar bulduğumuz ilk yerden şehre doğru dönüyoruz.Yol kenarını süslemek için ilginç bir şekilde boyanıp bırakılmış bisiklet öylece kimse tarafından ellenmeden duruyor. Gerçekten güzel;

Yolda gördüğümüz köpek hem yaş hem de cins olarak evdeki Maylo’muzun aynısı. Hemen onuda resimliyoruz;

Hırvatistan’ın adalarına ve İtalya’ya seferlerin olduğu liman;

Bir pasajda gördüğümüz oldukça hoşumuza giden kolu çevirince yazılı istenilen parçayı çalan oyuncaklar;

Bu kadar gezintinin ardından oldukça acıktık. Yolda aldığımız 2 dilim pizza ile bu sorunu çözdükten sonra, hostele doğru yol alıyoruz. Odamıza girdiğimizde bizi yine her zamanki güler yüzü ile Bruno karşılıyor ;

Bruno, akşam herkesin televizyon izleme bahanesi ile kaynaşıp tanışma fırsatı bulduğu ortak kullanılan odada buluşmayı teklif ediyor. Biralarınızı da alın gelin diye de ekliyor. Bunun üzerine akşam 8 gibi biralarımızla Tv odasında beliriveriyoruz. 5 İngiliz hatun öylece yayılmış dizi izliyorlar. Aralarında birde bizim şu ilk görüşte Harry Potter’a benzettiğimiz arkadaş var. Hepsini şöyle bir selamlayıp boş bulduğumuz koltuğa çöküyoruz. Fikir vermesi açısında ertesi sabah hostelden ayrılmadan çektiğimiz ortak odaya ait resim;

Ortam son derece soğuk beklediğimiz gibi değil. Ayrıca Bruno’da gözükmüyor. Odadaki herkes Tv’ye bakmakla meşgul. Derken ilk biralarımızı bitirmeye yakın Bruno çıkıp geliyor. Bizim gibi herkesi selamlıyor ancak çok daha güler yüzlü ve hiçbir çekincesi olmadan. Elindeki torbadan bir kutu bira çıkarıp ”içmek isteyen var mı ? ” diye soruyor. Bu hareketi görünce kendimizi çok kaba mıyız acaba diye sorguluyoruz. Zira biz öylece selam verip kimseye bir teklifte bulunmadan biralarımızı içmeye koyulmuştuk. Neyse ortamı yumuşatan ve insanların ilgisini Tv’den başka yöne kaydıran yine Bruno oluyor. Önce bizimle sohbetteyken bir ara dönüp diğerlerine bizim nereden gelip ne yaptığımızı bilip bilmediklerini soruyor. Ardından Türkiye’den geldiğimizi ve Zagrep’ten Dubrovnik’e kadar bisikletle ile yolculukta olduğumuzu söyleyince, sohbet bir anda bize dönüyor. Türk olduğumuzu kesinlikle tahmin etmediklerini, İspanyola benzediğimizi söylüyorlar. Kendileri Dubrovnik’ten geldikleri için bize yolun durumu hakkında bilgi veriyorlar. Ve yolun kalan kısmında manzaranın müthiş olduğunu söylüyorlar. Sohbet ilerleyince kendilerine Türk Lokumu ikram ederek, ortamı iyice keyiflendiyoruz.

O sırada gece 11 gibi hostele konaklamak için İspanyol kızlar geliyor.Ortak odada kendi kalacakaları yerin ayarlanmasını beklerken, adının Steven olduğunu öğrendiğimiz bizim Harry Potter, kızlara bizi göstererek nereli olduğumuzu tahmin etmelerini istiyor. Bunun üzerine kızlardan tereddütsüz İspanya diye yanıt geliyor. Ve o an odada bizi önceden tanıyan herkes ile beraber kahkaha atıyoruz. Türk olduğumuzu öğrenince İspanyol kızlarda oldukça şaşırıyor. Sonrasında benim biraz daha belki İtalyan falan olabilme ihtimalim olduğunu ancak Sinan’ın tam bir İspanyol görünümüne sahip olduğu konusunda fikir birliğine varıyorlar. Artık ertesi sabah yine yaklaşık 100 km yol alacak biz Türkler için yatma zamanı geldi. Çoğunlukta aynı anda yatmak için odalarına dağılıyor. Bu arada sabah görüşememe ihtimaline karşı herkes bize iyi yolculuk ve bol şans diliyor. Bazılarından irtibat için e-posta adreslerini alıyoruz. Uyumadan hemen önce bizim Harry Potter Steven ile bir resim çekiliyoruz ;

Bu resmin ardından biralarında etkisi ile mükemmel, deliksiz bir uyku bizi bekliyor. Herkese iyi uykular.

Devam edecek…
 
7.Gün Split’ten Bilinmedik Bir Yere 105 km
(link) (link)
14 Eylül 2009 Pazar sabahı gözümü telefonun çalan alarmı ile açtığımda Bruno’nun horladığını farkettim. 2 gece kalıp hoş vakit geçirdiğimiz Split’ten ayrılacak olduğumuz için hafif bir burukluk hissediyorum. Neyse oyalanmaya gerek yok daha yolun yarısını biraz geçtik. Sinan’ı da uyandırıyorum.Bir önceki sabah olduğu gibi mutfakta kahvaltımızı hazırlayıp İngiliz kızlarla beraber aynı masada sohbet eşliğinde mideye indiriyoruz. Sonrasında bulaşıkları yıkamak bana kalıyor;
Odaya döndüğümüzde Bruno hala horlamakla meşguldü;
Sorun edecek birşey yok tabi ki gece boyunca horladığını fark etmedik bile. Biz toparlanmamıza bakalım. Herşey hazır toplandık. Bruno’nun baş ucuna güzel arkadaşlığından dolayı teşekkür ettiğimizi ve eğer İzmir’e gelirse her zaman kalacak bir yeri olduğunu hatırlatan bir yazılı kağıt bırakıyoruz. Bir önceki akşam yatmadan e-posta adresleri alınıp verilmişti zaten. Sinan aşağıda yüklü bisikletlerin başında beklerken, ben son bir kez tuvalete girmek üzere yukarı çıktığımda Steven’a rastladım. Böylece kendisi ile vedalaşma şansımız oldu. İyi şanslar ve tekrar görüşme dileklerinin ardından ayrıldık. Hostel’in kapısında ayrılmadan önce aldığımız son kare resim ;
Şehir içinden çıkışın ve gideceğimiz yönden tam emin olmadan ilerlemeye başlıyoruz. Çok geçmeden trafik levhalarında Dubrovnik yazısını görüyor ve o yönde gayet rahat ve düz bir yoldan pedallıyoruz. Sağ tarafımız Adriyatik denizi ve taa Dubrovnik’e kadar bu şekilde bize eşlik edecek. Ara ara bulutlanan hava yüreğimize hafiften korku salsa da bizi buraya kadar yolumuzdan edemedi. Moralliyiz ve verdiğimiz ilk molalardan biri ;
Yol boyunca eşsiz manzaralar yorgunluğumuzu bir an için alıp, kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlıyor. Omiş adlı sahil kasabasında adını bilmediğimiz nehirin deniz ile buluştuğu noktada bir köprünün üzerindeyiz ;
Devam ediyoruz. Bugün pedallama, temiz hava soluma, yeme-içme ve manzara izleme günü. Her ne kadar hoşuma gitmesede verdiğimiz bir başka molada Sinan’ın sigara içişi ; ( Keyfi yüzünden okunabiliyor )
Yine bu molada başımıza musallat olan, yemeğimizi boğazımıza dizen, sahibinin zaptetmekte zorlandığı sevimli arkadaşımızın adı General’di ;
General’i de geride bıraktık. Sonrasında yine o güzel manzaralardan biri, yolun zaman zaman inişli çıkışlı seyrini görebilirsiniz ;
Benzincide verilmiş bir başka molada alış veriş esnasında bir çok yerde olduğu gibi yine Ülker ürünlerini gördüm. Resim alırken normal olarak bana tuhaf tuhaf bakanlara Türkiye’den geldiğimi ve bunlarında benim ülkemden olduğunu söyleyince yüzleri güldü. İçlerinden biri çok değişik bir aksanlada olsa ellerini önce havaya kaldırıp ardından alkışa benzer bir hareket yapıp Mustafa Kemal Atatürk dedi ve gülümsedi. Gerçekten şaşırdım. Bende kendisine gülümeseyerek pek İngilizce bilmediklerinden dolayı konuşamadan, ödememi yapıp teşekkür edip ayrıldım.
Benzinciden de ayrıldık. Baya bir süre sonra tuvalet ihtiyacı için durakladığımız bir yerde yol kenarına bıraktığım ikitekerimin lastiğinin patlamış olduğunu fark ettim. Neyseki tüm gezi boyunca sadece bir kez bu olay başımıza geldi. Ve iş başa düştü tabi ki ;
Bu iş bize biraz zaman kaybettirdi elbette. Neyse pedallamaya devam ;
Burada yazmaya biraz ara veriyor ve güneşin batmasına yakın saatlerde gördüğümüz mükemmel manzaralar ile sizi başbaşa bırakıyorum ;
Bu gibi anlarda durup soluk almak, manzaranın tadını çıkarmak ve o dinginliğin farkına varmak, insana gerçekten hayatta olduğunu hissettiyor. Günlük hayatın koşuşturmacasında ve sürekli aynı düzen içindeyken anlaşılması güç bir duygu. Şunu da söyleyeyim bisiklet üzerindeyken bu gibi anların farkına varmak ve orada durup ıskalamadan geçmek çok daha kolay bence. Bu resimleri aldıktan kısa bir süre sonra yaklaşık 1 saat içinde ortam zifiri karanlık oldu. Böyle olunca yol almak gerçekten hem tehlikeli hem de hiç birşey göremediğimizden dolayı zevksiz oluyor. Ben yola çıkmadan yaptığım hesaba göre Split’ten 100 km sonra Podaca adlı kasabada konaklamayı tasarlamıştım. Ancak o ana kadar 105 km yapmamıza rağmen Podaca ile ilgili bir levha göremedik. Ve ben bu şekilde devam etmek istemedim. Sinan ise biraz bana kızgın vaziyetteydi. Pedallamak istiyordu. Durumu açıkladım. Podoca’ya ne kadar yolumuz olduğunu bilmediğimizi havanın karardığını yol almanın zevksiz ve ışıklandırılmamış yolda tehlikeli olduğundan bahsettim. Tüm bunları konuşurken yol kenarındaydık. Kafamızı sağa çevirmemizle gördüğümüz ağaçların arasındaki düzlük alana kamp kurmaya karar verdik. Yerleşim yerinde olmadığımızdan alış veriş yapamadık. Böyle olunca yanımızdaki tek yiyecek olan ton balığı ve ekmeğimizi bölüştük. Sinan o akşam 100 km ardından daha güzel bir ortamda kalmayı düşlediğinden hala biraz bozuktu. Ve bana yarında böyle olması ve bira içememesi durumunda yola devam etmeyeceğini söylerek takıldı. O gece gerçekten tam olarak nerede olduğumuzu bilmeden sadece el feneri ışığında zar zor kamp kurduk. Bisikletlerimiz kilitlemedik bile. Bu ıssız yerde kim gelip bizi rahatsız edebilirdi ki ? Tüm bunlar yaşanırken Zagrep’ten Karlo’lardan cep telefonumuza mesaj geldi. Nerede ve nasıl olduğumuzu merak etmişler ve Zagrep’te yağış olduğundan bahsetmişlerdi. Havaya baktık. Tüm yıldızları görebiliyorduk. Bunun üzerine durumu anlatan ve iyi olduğumuzu belirten bir yanıt yazdık. Sonrasında yapacak hiçbir şey olmadığı için çadırımıza girip uyku tulumlarımıza gömüldük. Uzaklardan neresi olduğunu bilmediğimiz bir yerden bir köpek havlaması geliyordu. Bir önce Split’teki akşamı düşününce halimize bende biraz güldüm. Ama işin gerçek keyfi de bu doğaçlama ile alınıyordu. O gecenin nasıl geçeceğinden habersiz birbirimize iyi geceler dileyip uykuya daldık. Bir ara sağa sola dönerken gözlerimi araladım ve Sinan’ın uyanık olduğunu fark ettim. Bira olmayınca böyle oluyor diyerek isyanını dile getirdi. Bunun üzerine ben kahkahı bastım tabiki. Neyse sonrasında ikimizde tekrar bir güzel uykuya daldık. Gece aniden hiç umulmadık şekilde bastıracak olan yağmurdan habersiz…

Sürecek

Çok sayıda resim için www.semihgeziyor.com ' u ziyaret edebilirsiniz.
 
Gerçekten kıskanarak ve imrenerek okudum gezinizi:)

Gezi kadar fotoğraflar ve hikayeleştirmeniz ,yazıyı çoook güzel yapmış.Sayenizde gidemesekte ,gezemesekte yaşamış gibi hissettik.

Bizimle de paylaştığınız için çok teşekkür ederiz arkadaşlar!
 
@ali alper uyar

Dostum seni kırmadım. Sabahtan beri iş edinip bayadır zaman bulup yazamadığım gezi yazılarımın 9. gününü de az önce bitirdim. Ve şimdi yayına vericem. Sanırım biraz dürtüklenmeye ihtiyacım varmış =) Bol resimli bir yazı oldu. Buradan da en yakın zamanda paylaşacağım.

Herkese iyi forumlar.
 
Söz verdiğim üzere paylaşımımı buraya da taşıyorum. Takipçiler bilir zaten yazı yazmakta bile ne kadar geri kaldığımı. Buraya resim ekleme konusunda da ayrı bir sorun yaşıyorum sürekli. Soner kardeşin önerdiği sitede de aynı şekilde sorun yaşadım o yüzden malesef yine sadece yazıları buraya aldım. Artık sayfayı ziyaret ederek bolca resimi görebilirsiniz. Herkese iyi forumlar.


9. Gün ve Başardık Dubrovnik’teyiz =)

Geldik 16 Eylül sabahına. Bugün çok ayrı bir duygu durumu ile uyandık. Herşeyden önce yolun sonuna geldiğimizin bilincinde ve 35 en fazla 40 km sonra Dubrovnik’te olacağımızında farkındaydık. Bu demek oluyor ki sabah 8.00 gibi hevesle kalkmış hazırlıklarını yapan bu gençler için uzunca bir süre vardı, gündüz gözü ile bu şehri keşfetmek için. Kamp oldukça sessiz sakindi. Sanırım herkesten önce kalkmıştık. İşte toplanma anları ve beğenmediğimiz önceki günden kalan domates soslu iğrenç ton balığı konservesini ikram ettiğimiz arkadaşımız. İnanın o da pek keyifle yemedi;



Herşey tamam yola çıkmaya hazırız. Kamp sahibine ücretimizi ödeyip oradan ayrılıyoruz. Hafif yokuşun ardından yaklaşık 300m sonra Sinan’ın bir önceki akşam biralarımızı aldığını küçük bakkaldayız. Kahvaltılık olarak yine krem peynir, sosis, ekmek vs. alıp hemen orada karnımızı doyurmakla meşgül iken, aynı bakkala kamptaki 60 yaş üzeri dediğim bisikletli gezgin amca geliyor. Bize selam verip alış verişini yapıp ayrılıyor. Sinan konuşmasından Alman olduğunu anlamış. Bakınca görüyoruz ki o da Dubrovnik yönüne gidiyor. 15 dk.kadar sonra kahvaltımız bittiğinde yavaştan yola koyuluyoruz. Bu sırada bakkaldan sabahın o saatinde bira alan işçiler, oracıkta 10dk. içinde hepsini kafaya dikip bitirdikten sonra hemen önümüzden basıp gidiyorlar. Bindiklerini kamyona bakınca bunun çöp kamyonu olduğunu anlıyoruz. Sinan bu işte başka kafa ile çekilmez zaten diyerek kahkahayı basmamıza neden oluyor.

Moralli ve enerji depolamış durumda pedallara yükleniyoruz. Yaklaşık 10 km sonra bizim yaşlı amcayı yakaladık sayılır. Yarışıyormuşçasına hırsla kendisini geçmeye çabalıyoruz. En son bir iniş sırasında pedallara biraz daha yüklenerek önce Sinan ardından ben amcaya selam çakarak yanından geçip gidiyoruz. Kendisini uzunca bir süre görmedik. Ta ki ben Dubrovnik girişindeki bu köprünün resmini almak için duruncaya dek ;

Heyecanla köprüye doğru sürüyoruz. Şimdi tam olarak hatırlamıyorum ama bu geçiş öncesi yine saçma sapan bir neden ve Sinan’ın asabi kişiliği yüzünden bir tartışma yaşıyoruz. Küfürler havada uçuşuyor. Neyse kardeşler arasında olur böyle şeyler =)



Tartışmanın hemen ardından işte halimiz;



Buraya kadar gelebilmiş olmanın verdiği keyfimiz hemen bu tabelanın ardından şehir merkezine kadar uzanan yokuşu görmemizle iyice artıyor. Yaklaşık 3 dk. içinde oldtown denilen eskişehiri ve surlarını dışardan görüyoruz. Her yer ellerinde dondurmaları ve genellikle beyaz renk kıyafetleri ile yaşlı turistlerle dolu. Fazla oyalanmadan turizm danışma bürosunu sorarak buluyoruz. Split’te hostel’de tanıştığımız Steven, Dubrovnik’te de hostel olduğundan bahsetmişti. Bürodaki görevliye orayı soruyoruz. Tarifi üzerine fazla da zorlanmadan buluyoruz hosteli. Tam hostele girmek üzereyken bitişik evden birisi çıkıp bize boş odası olduğunu ve hostelden daha uygun ücretle konaklayabileceğimizi söylüyor. Açıkçası pek güvenmiyoruz. Sinan’la birlikte öncelikle hostele bakmak istediğimizi söylüyoruz. Oldukça soğuk, hastaneyi anımsatan bir ortam ve Split’teki Hostel Yenge lakabını taktığımız hoş hatun yerine, şimdi anımsayınca bile kendimi gülmekten alamadığım bir erkek danışmada oturuyor. Boş oda ve fiyatını soruyoruz. Bize üye kartı soruyor olmadığını söylüyoruz. Ona göre bu fiyat diyor. Eğer olsaymış bu fiyat olurmuş ancak her iki fiyat arasında belkide en fazla 3 lira falan bir fark var kişi başına. O yüzden üye olmadığımız için hayıflanmamıza gerek yok.

O an Sinan’la yüz yüze geliyoruz. Bitişikteki ev sahibinin verdiği fiyat daha uygundu ve bize özel bir odadan bahsetmişti. Ayrıca burada ortalıkta hiç güzel kız ve herhangi bir hayat belirtisi bile yoktu. Split’ten sonra bu hostelde hayal kırıklığına uğramıştık. Teşekkür edip dışarı çıktık. Sinan ne biçim yer burası hastane ile huzur evi kırması diye söylendi. Hemen yan tarafa gidip adının Antonio olduğunu öğrendiğimiz ev sahibi ile görüştük bize gösterdiği oda, duş ve mutfak gayet güzeldi. Evinin 2 odasını yabancılara kiralayarak kendine gelir sağlayan güler yüzlü bu abimize oluru verdik. Bisikletlerimizi 1.kattaki terasa taşıdık. Manzara fena sayılmazdı. İşte terasta Sinan ve kendisini ısrarla taciz eden Antonio’nun azgın genç erkek köpeği Donnie ;



Neyseki benimle hiç ilgilenmedi. Odamıza yerleştikten sonra sırayla duş ihtiyacımızı giderdik. Sonrasında Antonio’dan bize otogarı tarif etmesini istedik. Ardından ertesi sabah için Zagrep’e dönüş biletlerimizi almak adına bisikletlerimizle beraber otogarın yolunu tuttuk. Orada gişedeki görevli yaklaşık 9-10 saatlik bir yolculuğumuz olacağını söyledi. O yüzden mümkün olan en erken saat olan 9.00′ a bilet aldık. Bisikletlerin taşınması ile ilgili sorumuza ise en başta Zagrep’te olduğu gibi bu işin otobüs şoförünün onayına bağlı olduğu yanıtını aldık. Bu iş tabiki biraz endişelenmemize sebep oldu. Ancak yapacak birşey yok yarın erken saatte gelip işimizi halletmeye çalışacağız. Otogarın ardından tekrar Antonio’nun evine gelip ikitekerlerimizi bırakıp, eskişehir olarak bilenen ve çok uzak olmayan tarihi kente doğru yürümeye başladık. Yol üzerinde gördüğümüz muhteşem manzara ve ilginç otel ;



Biraz daha yol aldıktan sonra önceden bahsettiğim yaşlı turist topluluğunun arasından bizde eski Dubrovnik şehrine giriyoruz. Surların içine girince gerçekten ortam birden değişiyor. Dışarıdaki bildiğimiz her zaman görmeye alışık olduğumuz yapılarla ilgisiz kendi havasında farklı bir yer. (link) bağlantısından şehir ile ilgili kısa ve öz bilgiye ulaşabilirsiniz. Burada Osmanlı’nın uzunca bir süre burayı vergiye bağladığını yazıyor.

Şaşkınca bakışlardan arınıp biraz kendimize gelince şehir surlarını çepeçevre gezmek için gereken biletlerimizi alıp merdivenleri tırmanmaya başlıyoruz. Yukarı çıktığımızda gördüğümüz manzaralar;


Surlar üzerinde çepeçevre şehri dolaşmayı sürdürüyoruz;



İşte bir okul ve sanrım arka bahçesi, biz oradan geçerken içeride öğrenciler güya dersteydi. Öğretmen birşeyler anlatıyor. Ancak onlar pencereden surlar üzerindeki gezginlere bakıyorlardı. Derse uyum sağlamaları oldukça zordu ;

Surların dışına kurulmuş müthiş Akdeniz manzarasına sahip bar ;

Bana yol boyunca çektirdiklerinden sonra sıra Sinan’ın cezasını vermeye geldi ;

Evlenecek olan bir çift resim kitapçığı çekimlerinde;

Şehrin en yüksek surlarının olduğu kısma yaklaştık ;

Ve işte Dubrovnik ayaklarımızın altında;

Sinan’ı hep böyle aşağıdaki gibi cıvık ve gülerken görmek istiyoruz ;

Şehir eski ama içinde hala hayat var alın size bunun bir başka göstergesi;


Saklı bahçe;


Artık alçalma zamanı kale içindeyiz;


Bir çok bar, lokanta, hediyelik eşya ve diğer alışveriş yapılabilcek yerler arasından geçtikten sonra Dubrovnik eski şehri gezisini burada tamamlıyoruz. Kendimizi şehrin ana giriş kapısı dışına atıp akşam yemeği için alış veriş yapabileceğimiz bir yer arıyoruz ;


Hikayenin geri kalan kısmı şöyle gelişiyor. Aldığımız makarna, sosis, domates, yoğurt ve tabi ki zafer kutlaması için biralar eşliğinde Antonio’nun evine geliyoruz. Kullanabileceğimizi söylediği mutfakta elimden gelen tüm hünerimi kullanarak o an daha için lezzetlisini aramadığımız domates ve sosis soslu makarnayı yoğurt ve bira eşliğinde götürüyoruz. Biralamaya devam ederken ben bir yandan küçük defterime şuan an bunları yazmama yardımcı olan küçük hatırlatma yazıları yazıyorum. Bu sırada açık havada Antonio’nun ilk resimlerde gördüğünüz sessiz sakin terasındayız. Yarın sabah erkenden bilet saatimizden daha önce otogara gitmeyi tasarlıyoruz. Çünkü içimizde taa en başta yaşadığımız aynı sıkıntı var. Ya bisikletlerimiz otobüsün bagajına kabul edilmezse ? Tüm bunları düşünmemeye ve olumlu olmaya çalışıp eşyalarımızı topluyoruz ki sabah kalktığımız gibi fırlayalım. Herşey bitti. İçimizde buraya kadar gelebilmenin gururu, ertesi gün ayrılacak olmanın hüznü, otobüse alınıp alınmama endişesi ve son olarak biraların verdiği gevşeklik ve aman boşver ne olursa olsun buraya kadar gelmişiz salla gitsin diyen birde ses var. Artık yatma zamanı sabah erken kalkmamız gerekli. Zagrep’e kadar bizi bekleyen uzun bir otobüs yolculuğu var sırada. O kadar günde geldiğimiz tüm bu yolu bu sefer yaklaşık 10 saatte otobüs içinden aksi yönde bir kez daha göreceğiz.

Herkese iyi geceler,

Sürecek…
 
Herkese merhaba artık yazılmamış sadece 1 gün kaldı. 10.günde yayında ilgililere duyrulur. En yakın zamanda yazı ve resimleri buradan da paylaşıma sokacağım.
Görüşmek üzere, iyi forumlar ;)
 
Geri