Daha önce hiç gitmediğim ve merak ettiğim Karadeniz, hep içimde ukde kalmıştır. Ama bu yıl hiç ummadığım bir şekilde görme şansım oldu. Bu yılki planım Muğla’ya gitmek, hatta tüm tatilimi orada geçirmekten ibaretti. Başta Marmaris olmak üzere tüm yörelerini gezecek, oradan da Çeşme’ye pedallayıp triathlon yarışına katılacaktım. Ama Aytaç’ın sürpriz Rize’ye gitme teklifiyle hepsi tuzla buz oldu, evdeki hesap çarşıya uymadı ve kendimi Rize’de buldum.
Pişman değilim! Hiç unutamayacağım bir tatil yaşadım.
İşte bunu belgelemek ve sizlerle paylaşmak için aşağıdaki fotoğrafları çektik ve öyle yerlere gittik ki burada kelimeler kifayetsiz kalıyor yorum yapmak için. ‘80’lerden bir şarkıcının deyimiyle prelüdümü “ Words don’t come easy” diyerek bitiriyor ve geri kalanında fotoğraflar konuşsun istiyorum…
Merak edenler için: İstanbul’dan Rize’ye otobüsle gittik. Turumuzun başlangıç noktası Rize/İkizdere idi. Birincil amacımız bize en yakın yayla olan Çağırankaya Yaylası’na tırmanmaktı. Ancak iki denememiz sonuçsuz kaldı. Birincisinde yoğun sise ve soğuk havaya yakalandık; ikincisinde ise yağmura… Ama yılmadık elbette. İki elimiz kanda olsa o yaylayı görecektik; ölmek vardı, dönmek yoktu!
Burası meşhur Fırtına Vadisi…ve İkizdere’ye doğru giderken gözlerimi alamadığım ve içimde delicesine rafting yapma arzusu uyandıran Fırtına Deresi…
Tırmanmaya başladığımızda hava sıcak. Derece 25,5’i gösteriyor. Tırmandıkça vücut ısısı artıyor. 25 dereceyi 35 derece gibi algılıyoruz…
http://img297.imageshack.us/img297/686/kif5522.jpg
Şekilde gördüğünüz gibi başlangıçta üzerimizde son derece yazlık kıyafetlerle yola çıkıyoruz. Ama yerden yükseldikçe rakımın arttığını ve sıcaklığın da doğru orantılı olarak düştüğünü teorik olarak bilsem de pratik olarak henüz bilmiyorum.
Yolumuz böyle bir yol. Çoğu zaman oldukça dik, tamamı toprak ve zaman zaman yoğun moloz kümelerine rastlıyoruz.
Çiçekleri ve miskin kedileri görünce sıcak havaya aldanıyoruz
Ama teri fazla soğutmadan fotoğraf çekmekten de geri durmuyoruz tabii…
Yol kenarında hep meyve ağaçları ve sebzeler görüyoruz. Bakkala/manava ihtiyaç duymadan istediklerimizi dalından koparıp stok yapıyoruz.
Her şey o kadar muhteşem ve güzel ki, nereye bakacağımı şaşırıyorum. Tabii ben böyle bakındıkça yavaşlıyor ve zaman kaybediyoruz. Aytaç beni uyarıyor. Keza 18 km boyunca yalnızca tırmanacağımız uzun bir patika yol bizi bekliyor…
Yolda karşılaştığımız İlmiye teyze bana gözlerimin çok “cuzel” olduğunu söyledi. Oysa kendisi çok daha güzel olup 81 yaşındadır; dikkatinizi çekerim.
İşte doğal su kaynağının bulunduğu bir çeşme…Hayatımda içtiğim en lezzetli sulardan birine sahip. Yol boyunca iki kaynak daha var. Dolayısıyla su sıkıntımız yok. Suya varınca yaklaşan sisten ve serinleyen havadan rakımın iyice yükseldiğini anlıyor ve üzerimize artık windstopperlarımızla yağmurluklarımızı giyiyoruz.
Biz su içerken uzaktan yaşlı bir amca bize doğru geliyor. Aytaç’la koyu bir sohbete başlıyorlar. Ben de bu arada fotoğraf çekiyorum. Yaşlı amca bisikletleri göstererek: “ Bu makineler yokuş çıkmaya yarıyor mu?” diye soruyor. Bisikletlerimizin varlığı onu ikna etmeye yetmiyor.
Amcanın ineklerinden biri.
Yayladan getirmiş. Dokunmak istiyorum, ama kaçıyorlar benden. 
Tırmandıkça iklim ve bitki örtüsü değişiyor. Kısacası mevsim değişiyor! Gazetelerde yazan klişe cümle olan: “Türkiye’de dört mevsim yaşanıyor” sözü doğruymuş. Ama bunun için buraya gelmek ve bir yaylaya tırmanmak yeterli imiş!
Yükseldikçe etrafımızı sis kaplamaya başladı ve sıcaklık 7 dereceye kadar düştü! Evet 25 derecede başlamıştık, şimdi 7 derece! Ağustostayız ve hava buz gibi. O an bir daha Karadeniz’e gelirsem kışlıklarımı da yanıma alacağıma kendi kendime söz verdim. Buradan aşağısı bildiğiniz uçurum. Ama o kadar sis var ki az önce baktığımızda manzara görürken şimdi sisten başka bir şey göremiyoruz. Kendimizi Silent Hill’de gibi hissediyoruz!
Yaylaya yaklaşmaya başladık. Aytaç benim tarihte bu yaylaya bisikletle çıkan ilk kadın olduğumu söylüyor ve beni kutluyor.
Bu fotoda düz gibi görünüyor ama yol hep rampa. Hiç düzlük yok neredeyse. Bir süre sonra düz yoldan ümidimi kestim.
Ve artık yokuş çıkmayı kanıksadım. Aşağıdaki yol bana düz gibi görünmüştü, meğer yüksek bir rampaymış. Bir noktadan sonra algılamamaya başlıyorsunuz.
Bu fotoyu çıktığımız rampalara dair fikir vermesi için çektik.
Aytaç da benim gibi düşünmüş olmalı; kısa tayt ile gelmişti ve sıcaklık 8 derece.
Aşağıda Aytaç’ın bacağındaki buzlanmaları görmektesiniz. 
VE mutlu sonn… Ufukta ve sisler içinde aşağı Çağırankaya Yaylası göründü. Yayla üçe ayrılıyor. Bizim gideceğimiz yer orta Çağırankaya Yaylası. Yani biraz daha yolumuz var. Yol tabeladan itibaren önümüzde çatallaşıyor. Ne taraftan gideceğimizi bilemiyoruz. Sis o kadar yoğun ki 1 metre ötesini göremiyoruz. Aytaç çareyi dağa bağırmakta buluyor.
“ Orta yaylaya hangi yönden gidiliyooorrr? “ O da ne: dağ cevap veriyor: “ Dümdüz gelin, dümdüüüz!” Etrafımıza bakıyoruz, kim cevap verdi diye, ama kimseyi göremiyoruz. Gerçekten “Çağırankaya” Yaylası’na gelmişiz.
Biraz ilerleyince bize cevap veren varlığın, sırtında odunlar taşıyan bir teyze olduğunu fark ediyoruz.
Teşekkür edip yolumuza devam ediyoruz.
Yaylaya vardığımızda yemyeşil bozkırlar, otlayan inekler ve köy evleri ile karşılaşıyoruz. Ama evlerin bazıları betonarme. Doğallığını yitirdiği için biraz üzülüyoruz ama benim umrumda değil. Çünkü bu yaylanın rakımı 2300 metre! Bunu sonradan öğrendim ve ufak çapta bir şok geçirdim.
http://img524.imageshack.us/img524/34/kif5502.jpg
http://img513.imageshack.us/img513/8262/kif5504.jpg
http://img193.imageshack.us/img193/2645/kif5513.jpg
http://img44.imageshack.us/img44/5902/kif5510.jpg
Yaylaya doğru tırmanırken, yine yaylaya doğru gitmekte olan araçlarla karşılaştık. Kimileri korna çaldı, kimileri nereye gittiğimizi sordu. Ama içlerinden bir tanesi vardı ki, bunu söylemem gerek
: Bir amca bizi önce otomobiliyle yaylaya doğru tırmanırken gördü ve “Aşağıdan yukarıya gerçekten bu bisikletlerle mi çıktınız?” diye sordu. Bisikletlerimizin üstünde olmamıza rağmen, amcaya ikna eder cümleler kurduk. Aynı amca bizi yaylada da gördü. Ve yine aynı soruyu tekrarladı.
Biz yine “evet” deyince muhteşem cevabı verdi: “Siz büyük adamlarmışsınız bea!” 
Evinde muhlama yediğimiz ve soba sayesinde ısındığımız teyzeye şükranlarımızı sunduktan sonra fazla beklemeden yola koyuluyoruz. Çıkışımız dört saat sürmüştü, şimdi bizi bitmek bilmeyen bir iniş bekliyor. Bir saatte inişimizi tamamlıyoruz. İnerken, aslında çıktğımızda o kadar da üşümediğimizi ve ne kadar yükseğe tırmandığımızı fark ediyoruz. Akşam saatlerine denk geldiği için sis artmış, inerken fazla efor da harcanmadığı için Ağustos ayında buz gibi soğuk havayla karşılaşmıştık. Yaz mevsiminde hipotermi yaşamak bu mu acaba?...Ama uğraşımıza değdi. Böylece unutulmayacak bir turu tamamlamış olduk.
İstanbul’a döndükten sonra yaz mevsiminin hala devam ettiğini gördüm. Kendimi bir yıl atlamış gibi hissediyorum.
İşte bunu belgelemek ve sizlerle paylaşmak için aşağıdaki fotoğrafları çektik ve öyle yerlere gittik ki burada kelimeler kifayetsiz kalıyor yorum yapmak için. ‘80’lerden bir şarkıcının deyimiyle prelüdümü “ Words don’t come easy” diyerek bitiriyor ve geri kalanında fotoğraflar konuşsun istiyorum…
Merak edenler için: İstanbul’dan Rize’ye otobüsle gittik. Turumuzun başlangıç noktası Rize/İkizdere idi. Birincil amacımız bize en yakın yayla olan Çağırankaya Yaylası’na tırmanmaktı. Ancak iki denememiz sonuçsuz kaldı. Birincisinde yoğun sise ve soğuk havaya yakalandık; ikincisinde ise yağmura… Ama yılmadık elbette. İki elimiz kanda olsa o yaylayı görecektik; ölmek vardı, dönmek yoktu!
Burası meşhur Fırtına Vadisi…ve İkizdere’ye doğru giderken gözlerimi alamadığım ve içimde delicesine rafting yapma arzusu uyandıran Fırtına Deresi…
Tırmanmaya başladığımızda hava sıcak. Derece 25,5’i gösteriyor. Tırmandıkça vücut ısısı artıyor. 25 dereceyi 35 derece gibi algılıyoruz…
http://img297.imageshack.us/img297/686/kif5522.jpg
Şekilde gördüğünüz gibi başlangıçta üzerimizde son derece yazlık kıyafetlerle yola çıkıyoruz. Ama yerden yükseldikçe rakımın arttığını ve sıcaklığın da doğru orantılı olarak düştüğünü teorik olarak bilsem de pratik olarak henüz bilmiyorum.
Yolumuz böyle bir yol. Çoğu zaman oldukça dik, tamamı toprak ve zaman zaman yoğun moloz kümelerine rastlıyoruz.
Çiçekleri ve miskin kedileri görünce sıcak havaya aldanıyoruz
Ama teri fazla soğutmadan fotoğraf çekmekten de geri durmuyoruz tabii…
Yol kenarında hep meyve ağaçları ve sebzeler görüyoruz. Bakkala/manava ihtiyaç duymadan istediklerimizi dalından koparıp stok yapıyoruz.
Her şey o kadar muhteşem ve güzel ki, nereye bakacağımı şaşırıyorum. Tabii ben böyle bakındıkça yavaşlıyor ve zaman kaybediyoruz. Aytaç beni uyarıyor. Keza 18 km boyunca yalnızca tırmanacağımız uzun bir patika yol bizi bekliyor…
Yolda karşılaştığımız İlmiye teyze bana gözlerimin çok “cuzel” olduğunu söyledi. Oysa kendisi çok daha güzel olup 81 yaşındadır; dikkatinizi çekerim.
İşte doğal su kaynağının bulunduğu bir çeşme…Hayatımda içtiğim en lezzetli sulardan birine sahip. Yol boyunca iki kaynak daha var. Dolayısıyla su sıkıntımız yok. Suya varınca yaklaşan sisten ve serinleyen havadan rakımın iyice yükseldiğini anlıyor ve üzerimize artık windstopperlarımızla yağmurluklarımızı giyiyoruz.
Biz su içerken uzaktan yaşlı bir amca bize doğru geliyor. Aytaç’la koyu bir sohbete başlıyorlar. Ben de bu arada fotoğraf çekiyorum. Yaşlı amca bisikletleri göstererek: “ Bu makineler yokuş çıkmaya yarıyor mu?” diye soruyor. Bisikletlerimizin varlığı onu ikna etmeye yetmiyor.
Amcanın ineklerinden biri.
Tırmandıkça iklim ve bitki örtüsü değişiyor. Kısacası mevsim değişiyor! Gazetelerde yazan klişe cümle olan: “Türkiye’de dört mevsim yaşanıyor” sözü doğruymuş. Ama bunun için buraya gelmek ve bir yaylaya tırmanmak yeterli imiş!
Yükseldikçe etrafımızı sis kaplamaya başladı ve sıcaklık 7 dereceye kadar düştü! Evet 25 derecede başlamıştık, şimdi 7 derece! Ağustostayız ve hava buz gibi. O an bir daha Karadeniz’e gelirsem kışlıklarımı da yanıma alacağıma kendi kendime söz verdim. Buradan aşağısı bildiğiniz uçurum. Ama o kadar sis var ki az önce baktığımızda manzara görürken şimdi sisten başka bir şey göremiyoruz. Kendimizi Silent Hill’de gibi hissediyoruz!
Yaylaya yaklaşmaya başladık. Aytaç benim tarihte bu yaylaya bisikletle çıkan ilk kadın olduğumu söylüyor ve beni kutluyor.
Bu fotoda düz gibi görünüyor ama yol hep rampa. Hiç düzlük yok neredeyse. Bir süre sonra düz yoldan ümidimi kestim.
Bu fotoyu çıktığımız rampalara dair fikir vermesi için çektik.
Aytaç da benim gibi düşünmüş olmalı; kısa tayt ile gelmişti ve sıcaklık 8 derece.
VE mutlu sonn… Ufukta ve sisler içinde aşağı Çağırankaya Yaylası göründü. Yayla üçe ayrılıyor. Bizim gideceğimiz yer orta Çağırankaya Yaylası. Yani biraz daha yolumuz var. Yol tabeladan itibaren önümüzde çatallaşıyor. Ne taraftan gideceğimizi bilemiyoruz. Sis o kadar yoğun ki 1 metre ötesini göremiyoruz. Aytaç çareyi dağa bağırmakta buluyor.
Yaylaya vardığımızda yemyeşil bozkırlar, otlayan inekler ve köy evleri ile karşılaşıyoruz. Ama evlerin bazıları betonarme. Doğallığını yitirdiği için biraz üzülüyoruz ama benim umrumda değil. Çünkü bu yaylanın rakımı 2300 metre! Bunu sonradan öğrendim ve ufak çapta bir şok geçirdim.
http://img524.imageshack.us/img524/34/kif5502.jpg
http://img513.imageshack.us/img513/8262/kif5504.jpg
http://img193.imageshack.us/img193/2645/kif5513.jpg
http://img44.imageshack.us/img44/5902/kif5510.jpg
Yaylaya doğru tırmanırken, yine yaylaya doğru gitmekte olan araçlarla karşılaştık. Kimileri korna çaldı, kimileri nereye gittiğimizi sordu. Ama içlerinden bir tanesi vardı ki, bunu söylemem gerek
Evinde muhlama yediğimiz ve soba sayesinde ısındığımız teyzeye şükranlarımızı sunduktan sonra fazla beklemeden yola koyuluyoruz. Çıkışımız dört saat sürmüştü, şimdi bizi bitmek bilmeyen bir iniş bekliyor. Bir saatte inişimizi tamamlıyoruz. İnerken, aslında çıktğımızda o kadar da üşümediğimizi ve ne kadar yükseğe tırmandığımızı fark ediyoruz. Akşam saatlerine denk geldiği için sis artmış, inerken fazla efor da harcanmadığı için Ağustos ayında buz gibi soğuk havayla karşılaşmıştık. Yaz mevsiminde hipotermi yaşamak bu mu acaba?...Ama uğraşımıza değdi. Böylece unutulmayacak bir turu tamamlamış olduk.
İstanbul’a döndükten sonra yaz mevsiminin hala devam ettiğini gördüm. Kendimi bir yıl atlamış gibi hissediyorum.


