yazının resimli hali:
(link)
Hiroşima’dan Tokyo’ya Japonya’da Bisiklet Turu
Daha önce Tokyo’ya gidip gelen arkadaşların anlatıkları sayesinde Japonya’ya gitmeyi çok önceden kafaya koymuştum.
Japonya hem çok modern hem de geleneklerine sıkıca bağlı bir ülke oluşuyla hep ilgimi çekiyordu. Zamanlama olarak kasım
ayını seçmemin nedeni sonbaharda kırmızıya dönen yapraklardı. Bir de ilk baharda meşhur kiraz çiçekleri var Japonya’nın.
Böylesine önemli bir medeniyeti iyice tanımak için iki haftalık bir bisiklet rotası planladım. Ne kadar yavaş hızla gezersen
o kadar keyif alıyorsun, bence en ideali bisiklet. Japonya, bisiklet turu için hem doğasıyla hem de müthiş bisiklet yollarıyla
inanılmaz bir yer. İki hafta boyunca 9 adada şehir, köy, vilayet, dağ bayır gezdim. Pedalladığım 1132 km yolun hemen hemen
tamamı bisiklet yoluydu. Buna köprüler, tüneller, alt ve üst geçitler dahil. Rotam boyunca geçtiğim büyük şehirler sırasıyla;
Hiroşima, Onomichi, İmabari, Takamatsu, Himeji, Kobe, Osaka, Kyoto, Tsu, İse, Tahara, Hamamatsu, Shizuoka, Fuji ve Tokyo.
İlk gün çok büyük bir aksilik geldi başıma. Japonya’da turistler için ön ödemeli telefon hattının olmayacağı hiç aklımın ucuna bile gelmemişti.
Yolda da internet lazım, bütün telefoncuları tek tek dolaştım hat da yok ingilizce bilen de yok. Girdiğim telefoncuda alıyorum elime
tezgahtaki ipad’i google translate ile derdimi anlatamaya çalışıyorum ama ön ödemeli yani bildiğimiz kontörlü hat kavramı Japonya’da
yok malesef. Son çare bizim Tokyo ofistekileri arayıp sorayım dedim. Bir elektronik mağaza söyledi şefimiz belki orda bulabilirsin dedi.
Aradım sora sora buldum mağazayı, içerde 25-30 kişi rahat çalışıyordur ama yine aynı macera, bir tane ingilizce bilen çıkmaz mı?
Adamların dilinin ingilizceyle en ufak benzerliği de yok, bildiğin duvara konuşuyo gibi oluyosun. Neyseki sonraki günler kabullenip alıştım.
Daha önce ingilizce sıkıntısını duymuştum ama bu kadar beklemiyordum. Telefonuma sim kart ve internet alamayacağımı da kabullenip
sağda solda wi-fi bulurum deyip yola koyuldum. Ama sen gel görki Japonya'da wi-fi bulmak da mesele. Restoranlarda cafelerde wi-fi yok
büyük bir çoğunlukta. Niye olmadığını sorduğumda herkeste var zaten ne gerek var cevabını aldım. Ülke pahalı bir ülke olduğundan
internet de pahalı. Dolayısıyla kimse 3-5 turist için wi-fi hizmeti vermiyor. Japonya'daki diğer sıkıntı ise ülkede kredi kartı kullanımı neredeyse sıfır.
Sadece fiyatı çok yüksek alışverişlerde kullanılıyormuş. Bu durumu önceden duyup hazırlıklı gitmiştim. Japonya tam bir cash ülkesi. Mcdonalds'larda bile pos makinesi yok.
Olan yerlerde de yurtdışı kredi kartları geçmiyor. Sadece belirli yerlerde uluslararası kartların geçtiği ATM'ler var. Yani aslında Japonya pek turist dostu bir ülke değil.
Hiroşima’da pedallamaya başladığım gün yağmur yağmaya başladı. İlk günden yağmura yakalandık bu böyle gitmez derken neyseki 16 günün sadece 3’ünde yağmur yağdı.
Ama sonradan iyiki Hiroşima’yı yağmur altında görmüşüm dedim. Böyle hüzünlü bir şehri günlük güneşlik hayal bile edemiyorum. Kadın, çocuk, yaşlı, sivil demeden
insanların, birilerine göz dağı vermek hem de yeni silahları denemiş olmak için katledildiği yer. Bu yer bir kent ve kentte yaşayan insanlar üzerinde deneniyor bu silah.
Atom bombası patladıktan saniyeler sonra bütün şehir yıkılıp 80 bin kişi anında hayatını kaybetmiş. Devam eden yıllarda ise binlercesi daha. Kısacası insanlığın bittiği
yer aslında Hiroşima. Barış müzesinde bombanın somut izlerini gördükten sonra kendime gelmem bayağa bi zaman aldı.
Onomichi-İmabari arası hayatımın en güzel günlük rotasıydı. Shimanami Kaido adı bu rotanın. Adaların deniz yolu anlamına geliyor.
8 ada birbirine harika köprülerle bağlanmış ve hepsinde bisiklet yolu var. Adamlar sahil yolundan köprülere direkt yokuş çıkmayalım
diye uzun uzun ayrı bisiklet bağlantı yolları yapmışlar. Hayatımda ilk defa sadece bisiklet için yapılmış köprülerden geçtim.
Bisiklet dostu yolları, köprüleri, alt ve üst geçitleri hadi anladık diyelim. Otellerde bile bisikletliler düşünülmüş. Bisikletten inmeden
check-in yapıp, yine inmeden odana kadar gidebiliyosun. Odalarda da duvarda bisiklet askısı var. İkinci günümde bu manzarayla
karşılaşınca bizim İstanbul geldi aklıma hani şu bisiklet sürmenin imkansız olduğu şehir. Adamlar hakikaten yapmış, medeniyet dedikleri
böyle bir şey olsa gerek dedim.
Yolda internetim olmadığı için bazen adres, yol tarifi sormak zorunda kaldım. Hiç bir japon görmedim ki yardım etmesin.
Tek kelime ingilizce bilmeden ellerinden geleni yaptılar. Ben bilmiyorum başkasına sor gibi bir şey söz konusu değil. Evine girip google
haritalardan yol tarifi çıktısı getiren bile oldu. İnanılmaz yardımsever ve misafirperver bir millet.
Shodo adasını gezerken limanda romen alfabesiyle yazılar gördüm. Görevlilerden birine hemen sordum, o da yine google çeviri
yardımıyla anlattı. Shodo adası Yunanistan'ın Milos adasıyla kardeşmiş. İklimi tam bir akdeniz iklimi. Yol kenarları mandalina ve
zeytin tarlalarıyla doluydu. Ben daha çok 612 metre yüksekliğiyle adanın zirvesi olan Kan Ka Kei tepesine tırmanmayla uğraştım.
Çıktığıma da değdi, manzarası ve inişi süperdi.
Japonya'da her şehirde karşılaştığım iki şey tapınak ve kalelerdi. 681 yaşındaki Himeji kalesi en meşhur kalelerden biri. Özelliği ise
hiçbir savaşta, depremde vs yıkılmamış olması. Aynı zamanda Japonya'nın en büyük, en eski ve en çok ziyaret edilen kalesi.
Himeji'den Kobe'ye doğru giderken Akashi köprüsünün muhteşem manzarasıyla karşılaştım. Köprü ana ada Honshu'yu Shikoku adasına bağlıyor.
Dünyanın en uzun asma köprüsü. Kulelerin arası 1990 m, tamamı ise 3190 m. 1995'teki büyük Kobe depreminde köprü tam bir metre kaymış.
Japonya'nın ikinci büyük şehri Osaka'da ilk fark ettiğim şeyin insanların kimse yoksa kırmızı ışıkta geçmesiydi. Bir hafta boyunca geçtiğim şehirlerde,
ışıklarda araba olmasa dahi bisikletliler ve yayalar yeşil yanana kadar beklerdi. Osaka da ise araba yoksa sağa sola bakıp geçiyorlardı.
Osaka’daki bisiklet müzesini ziyaret ettim. Bisikletle o kadar yol gidip görmeden olmazdı. Müzenin bir bölümünde bisikletle dünya turu yapan
gezginlerin bisiklet ve ekipmanları sergileniyor. Resimdeki bisiklet 130 ülkede 152 bin km yol yapmış.
Gezdiğim şehirlerden en güzeli tapınaklarıyla ve kırmızı sonbahar yapraklarıyla meşhur Kyoto’ydu. Şehir bin yıldan fazla japon imparatorluğuna
başkentlik yapmış. Aynı zamanda Tokyo’dan sonra gördüğüm en fazla turistin ziyaret ettiği şehirdi. Japonya’da hangi turistik yere giderseniz
gidin yerli turist ezici çoğunlukta. Dünya’yı gezdikleri gibi kendi ülkelerini de iyi geziyorlar. Bazı turistik yerlerdeki bilgi metinleri bile sadece japoncaydı.
Yine etrafındaki restoranlarda da ingilizce menü ve ingilizce bilen çalışan yoktu. İster istemez japonca bir kaç kelime öğreniyorsun gezerken.
İse şehrinden geçerken meşhur bi tapınak var, mutlaka uğra dediler. Kyoto’dakiler dahil hiç bir tapınakta bu kadar kalabalık görmemiştim.
En büyük Shinto tanrısı Amaterasu tapınağıymış. Burada çalışan din görevlileri de Japon imparatorluk ailesinden geliyor. Adamların her
tapınakta farlı bir tanrıları var. Kaplıca tanrısı bile gördüm. Buradaki de güneş ve evren tanrısıymış. İse küçük bir şehir olmasına rağmen
bu tapınak sayesinde çok ziyaret ediliyor.
Shizuoka’da 100 km uzaktan Fuji dağını ilk gördüğümde çok heyecanlanmıştım. Açık havalarda Tokyo’dan da görülüyormuş. Son derece
simetrik konik biçimiyle dağ gibi dağ hakikaten. Japonya’nın milli sembollerinden biri ve çok kutsal sayılıyor. Kutsal gördükleri için de en çok
intihar edilen yer. Tırmanma sezonu bittiği için bütün istasyonlar kapalıydı. En azından 1400 m yükseklikteki 5. istasyona kadar çıkmayı planlıyordum.
Konuştuğum herkes çıkma aç kalır, donarsın dedi. Dağın etrafında hiç bir şey olmadığı için inanılmaz rüzgar var. 850 m rakımlı eteklerinden geçerken
bile üşüdüm biraz. 4 C dereceye kadar düştü hava sıcaklığı. Zirvedeki soğuğu düşünemiyorum bile. Ama kendime söz verdim bir gün sezonunda
gelip zirveye kadar çıkacağım bisikletimle.
Bayrağımı görüp nereliyim diye çok soran oldu. Türk bayrağının bilinmemesine çok şaşırdım ilk başta. Türküm dediğimde de Türkiye hakkında
çok bilgili olmadıklarını gördüm. Varsa yoksa Kapadokya ve kebab. Japonlar için Türkiye demek Kapadokya demek, inanılmaz seviyorlar. İstanbul’dan
daha çok biliniyor neredeyse.
Tokyo metropolünün nüfusu 35-36 milyon arasında. Bu kadar nüfusa rağmen herşey saat gibi çalışıyor. Adamlar Sistemi, altyapıyı yapmış zamanında.
Park desen o da hertarafta var. Tokyo’nun Japonya’nın geri kalanıyla pek alakası yok. Hem şehir olarak, hem de insanları çok farklıydı. Ben küçük
şehirleri daha çok sevdim. İnsanların hayatı işi olmuş, hayatlarını işlerine adıyorlar. Metronun en kalabalık olduğu saatler gece 11-12 arası iş çıkışı.
Konuştuğum arkadaşlar senelik izinlerini dahi kullanamadıklarını söyledi. Belli bir süre geçince de yanıyormuş. Tanıştığım yabancı öğrenciler de okul
bittikten sonra Japonya’da çalışmak istemiyorlardı. Japonya iyi güzel de japon bir şirkette çalışmak pek yabancılara göre değil.