Balkan Bisiklet turu 17/6 - 3/7/2016 : Gorajde-Üsküp (Turun geri kalanı)

five

Part time turcu
Kayıt
29 Temmuz 2005
Başlık
97
Mesaj
1.247
Tepki
2.952
Yaş
48
Şehir
İstanbul-Bostancı
Başlangıç
2004—05
Bisiklet
Diğer
Bisiklet türü
Şehir - Tur
Balkan Bisiklet turumuzun geri kalan günlerini tek bir başlık altında yazacağım (Nihayet) :)

12. Gün : Gorajde – Nova Varos
Gorajde’deki otelde kahvaltı yapıp çıktı yola. İlk bölümde, dün gece geldiğimiz yoldan geri dönüp Rogatica ayrımına vardık. Drina Nehri bize eşlik ediyordu. Ayrıma bakıp “Ne yoldu be !” diye geçirdik aklımızdan . Sonra da aslında dün akşam geçmemiz gereken yola devam ettik. Drina Nehri’nin yanından ilerleyen yol sürekli tünellerden geçiyordu. Muhteşem yola dün bıraktığımız yerden devam ediyorduk sanki. Derin bir vadide kırıla kıvrıla giden yolumuz nihayet Visegrad’a ulaştı. Girişte de Drina (nam-ı diğer Sokullu Mehmet Paşa) köprüsünü karşımızda gördük. Yol kenarında da tanıtım levhalarını… Hemen köprüye yöneldik. Kırık beyaz-açık sarı taşlarıyla yeşilliğin içinde parlıyordu. Fotoğraf çekip köprü taşlarından yapılmış magnetler aldık ve markette yeme içme takviyesi yapıp yola devam ettik. Yolumuz Visegrad’da Drina’nın karşına geçiyor ve 13 km.’lik bir yokuşla 782 m.’ye kadar çıkıyordu. Ve çıktığı gibi de inmeye başlıyordu. İnişin sonu Rudo sınır kapısıydı. Artık Bosna Hersek’i geride bırakıp Sırbistan’a giriş yapıyorduk. Sırbistan sınırı da ön yargılarımızı kabartan bir noktaydı tıpkı Arnavutluk gibi. Bu sebeple de biraz gergindik. Türküz diye bir sakatlık çıkmasın derdindeydik. Sınırdaki görevliye pasaportlarımız verdik. Sakin ve sessiz bekliyorduk. Eleman elinde pasaportlarla geldi. Bizde gerginlik had safhada… Sonunda adam önce bana pasaportu uzattı ve ağzından inanamadığımız Türkçe kelimler döküldü: “Aferin Murat.” Sonra da Gökalp’e dönüp : “Gökalp aferin.” Biz gerim gerim gerilirken aferin almıştık Sırp sınır görevlisinden. Ne umup ne bulmuştuk! Sonra da bisikletlere atlayıp bu büyü bozulmadan yolumuza devam ettik. Artık Sırbistan’daydık.

Sınırla beraber nehir boyu ilerliyorduk. Bu ilerleyişimiz Filipoviç beldesine kadar devam etti ve klasik olarak akşam oldu ve yine klasik olarak hedefimize de varamayacağımız belli oldu. Bugün için asıl hedefimiz Sjenica’ydı ama biz ancak Nova Varoş’a kadar gidebilirdik. Daha gitmemiz gerek bir 40 km. Vardı fakat bizim için gecenin köründe Nova Varoş’a varmak bile iyiydi. Tabi bir de yokuş... 17 km'lik bir yokuşla bugünü “zirvede” bırakacaktık. :) Şaka bir yana ciddi uzun ve su konusunda oldukça zayıf, üstüne üstlük trafiği de yoğun olan bir yoldaydık. Yolumuz az kalsa da suyumuz bitmişti ve alacak ya da dolduracak bir yer de yoktu o karanlıkta. Yolun içerisinde bir restoranın levhasını görünce vaha bulmuşa döndük. İçeri girdik. Restorandan su isteyip mataraları doldurduk. Artık suyumuz vardı ama gücümüz kalmamıştı. Zar zor Nova Varoş’a girip kalacak bir yer aramaya koyulduk. Bir apart bulduk ama sahibini bulmamız oldukça uzun sürdü. Sonunda bir hanım teyze çıkageldi de kalabildik orada. Dışarıda çıkıp karnımızı doyurmak için duşu sonraya bıraktık. Açlığı yatıştırıp odaya döndük. Bugün menzile varamamıştık ama en azından kalacak bir yer bulmuştuk.

Mesafe: 110 KM
Yolda geçen süre: 8:00 saat
Ortamala hız: 13,89 km/s
Maksimum hız: 56,62 km/s

Ortala eğim çıkış: %5
Maksimum eğim çıkış: %10
Ortalama eğim iniş: %-3
Maksimum eğim iniş: %-16

Gorajde – Nova Varos rotası



Bağlantıyı görüntüleyebilmek için üye girişi yapmalısınız.


Gorajde’de sabah













Yola çıkma vakti








Yol boyu tüneller...




















Visegrad ve Drina Köprüsü göründü























Drina köprüsü

















Visegrad’dan itibaren yokuşlar başladı















































Sınırı geçtik ve geceye kaldık. Artık fotoğrafa vakit yok. :)



Gökalp’ten kareler





O bölgede rastladığımız ray aralığı normalden dar olan demir yolu.



 

En beğenilen 5 mesaj

    five

    Part time turcu
    3
    Gorajde – Nova Varos rotası


    Bağlantıyı görüntüleyebilmek için üye girişi yapmalısınız.


































































    13. Gün : Nova Varoş – Mitroviçe–6 Km.

    Güne çok sağlam yokuşlarla başladık. Sjenica’ya kadar 30 km’.lik çıkışlı çıkışlı :) yollardan geçtik. Aslında dün gelmemiz gereken yerdi burası ama yetişememiştik. İlk planıma göre buraya gelip bir de ekstra günümüz olacaktı. O günde de burada kalıp yakındaki Uvaç Kanyonu’nu görmeye gidecektik. Kıvrıla kıvrıla giden nehri yukarıdan görüp bir fotoğraf çekmeyi istiyorum ama olmadı. :) Başka bir zamana kısmetse…
    Bir sonraki durağımız da Novi Pazar’dı. Aslında tam da bir yol ayrımıydı. Akşam üstü buraya ulaşmıştık. Teorik olarak bugün Sırbistan’dan Kosova’ya geçecektik. Teorik olarak diyorum çünkü buraların karışık durumları sebebiyle neresi Sırbistan neresi Kosova çok da belli olmuyordu. Önümüzde çok ciddi bir yokuş vardı. Karşımızdaki dağlara doğru akşam saatlerinde tırmanmaya başladık. Haritaya göre tepede sınırı geçiyor olacaktık. (Tabi biz öyle sanıyorduk. :) ) Eğimler zaman zaman bezdirici seviyelere gelse de sınır geçişi ve Kosova’ya geçiş motivasyonu bize enerji veriyordu. Yolda Gökalp’le muhabbet ede ede sınıra doğru ilerledik. Ortalık zifiri karanlık, saat de epeyce geç olmuştu. Uzaktan ışıkları görüp sınıra geldiğimizi düşündük. Yakınına geldiğimizde, çevresi çitle kapatılmış ve aydınlatılmış bir alan gördük ama herhangi bir bina ya da sınır geçişi yoktu. Bir anlam veremeden pedallara asılmaya devam ettik. Yine bir iki lambayla aydınlatılmış bir yer ve yine hüsran. Ortalıkta sınır mınır yoktu. Nereye sınır desek boşa çıkıyor, sadece bir iki direk üstündeki lambaların aydınlattığı yerlere bakıp bakıp geçiyorduk. Karanlıktaki tırmanışımızı sonlandırıp inişe geçmeye başladık. Uzaklarda, Kosova’nın sınıra en yakın şehri olduğunu bildiğimiz Mitroviçe’nin ışıklarını görüyorduk. Daha yakınlarda da tek tük lambaların aydınlattığı birkaç ev… Ama sınır var mıydı ? Yoktu ? Herhalde bir insan (aslında 2 kişi) bir sınırı bu kadar arayabilirdi. Üzerimizde, Elbasan-Tiran arasındaki otobana girdiğimizde, polisin bizi yakalayıp geriye çevireceğini düşündüğümüzdeki gerginlik vardı. Yolun artık asfalt parçaları da kaybolmuş, tamamen stabilize, derin su yarıklarının olduğu bir yüzeyde devam ediyorduk. Birden arkamızda bir aracın varlığını hissettik. Bir pikaptı gelen. Yanımızda durdu. Biz tam “Aha da sobelendik. Şimdi adamlar bizi pikaba yükleyip götürecek merkeze öptürecek herkese. :) Sınıra geçerken yakalandık. Bir de bunlar Sırp Türk olduğumuzu anlarlarsa tek bir öpücükle kalmazlar. ” derken adam bize beklemediğimiz bir şekilde seslendi : “How are you ?” Tabi biz direkt mod değiştirip ağız kulaklarda bir şekilde, gecenin karanlığında “Mitroviçe’ye gidiyoruz. İyiyiz. Teşekkür ederiz.” minvalinde bir şeyler geveledik. Ama tabi ben, adam tam gazlayıp giderken Türkçe “İyi akşamlar.” demeseydim daha iyi olacaktı. Ulan gecenin köründe, Sırbistan’dan Kosova’ya geçerken, sınır mınır da bulamayıp yusuf yusuf ederken, asker ya da polis sanıp sonra çıkmayınca sevindiğin bir adama Türk olduğunu neden açık ediyordun. Neyse ki eleman benim “İyi akşamlar”ımı sallamadı da başımıza iş almadık. :) İnişe devam edip küçük bir yerleşim yerinin içinden geçerek ana yola ulaştık. “Neredeyiz ki ?” diye düşünüp ama yoldan Mitoviçe’ye devam ediyorduk. Gece saat 01:30’da ana yolun kıyısında bir motel bulduk. Hızlıca yerleştik. Bir şeyler atıştırma fırsatı bulduk. Kazasız, belasız sınırı geçmiştik ama birim zamandaki Yusuf sayımız da epeyce yüksekti. :)


    Mesafe : 136 km.
    Ortala hız : 12,70 km/s
    Maksimum hız : 56,62 km/s

    Ortalama eğim çıkış : %5
    Maksimum eğik çıkış : %13
    Ortalama eğim iniş : %3
    Maksimum eğik çıkış : %-15

    Bağlantıyı görüntüleyebilmek için üye girişi yapmalısınız.

    Bağlantıyı görüntüleyebilmek için üye girişi yapmalısınız.


















    14. Gün : Mitroviçe–6 Km – Kaçanik
    Hedef Mitroviçe’ydi ama varamamış, önümüzde 6 km. yol kalmışken gecenin o saatinde bulduğumuz ilk yerde kalmıştık. Gecenin yorgunluğundan çok erken kalkamadık ama yine de yol bizi bekliyordu. Mitroviçe’nin içine girmeden ana yoldan devam ettik. Yolun Mitroviçe’ye kadar olan kısmında direklerde Sırp bayrakları dalgalanıyordu. “Ulan biz neredeyiz ?” sorusu yine yankılandı beynimizde. Hâlâ Sırbistan’daydık sanki. Sonradan o ihtilaflı bölge üzerinde Sırbistan’ın hak iddia ettiğini okuduk. Sınır kontrolü olmadan girdiğimiz Kosova’da ilk hedef başkent Priştine’ydi. Yolda en çok dikkatimi çeken Mitroviçe’nin sanayi bölgesinde bulunan bir fabrikanın devasa yükseklikteki bacasıydı. O kadar yüksekti ki normal uzunluktaki bacalar yanında kısa bir çubuk gibi kalıyordu. Priştine’ye uzanan yol oldukça kalabalık oluşuyla dikkatimi çekti. Tabi bu kadar kalabalık yolun üzerinde akan trafikte küçük araçların yanında kamyonların, tırların hatta Birleşmiş Milletler barış gücü askeri konvoylarını olması da bizim gibi bisikletlilerin yolun asfalt kısmının ancak son santimetrelerini kullanabilmelerine olanak tanıyordu. Tırların, zırhlı araçların santimetrelerle yanımızdan geçmelerine artık alışmıştık. Yolda KFOR (Birleşmiş Milletler Barış Gücü) askerlerinin mavi araçlarını girip çıktığı kavşaklar Fransız, Amerikan vb. birliklerinin karargahlarına yönleniyordu. Dünden kalan tedirginliğimiz askeri konvoyları görünce aynen devam etti. Yolun sağında solunda araç hurdalıkları dikkatimizi çekti. Bir sürü pahalı markalı arabaların hurdaları, yan yana, sanki yola karşı sergileniyordu. Priştine ‘ye yaklaştığımızda Murat Hüdavendigar’ın türbesini gösteren levhayı görüp yolumuzu değiştirdik. Anayola yakın bir konumda olan türbenin düzenlemesi Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yapılmıştı. Dış kapı açıktı ama türbe kapısı açık olmadığından pencereden içini görüntüleyebildik. Görkemli ağaçların altında biraz dinlenip fotoğraf çektikten sonra yola devam ettik. Priştine’nin merkezini giren yol tıpkı bir Türk şehrinin merkezine uzanan yol düzenindeydi. Hızlı ve kalabalık… Merkezde hızlı bir yemek molası verip kısa bir turdan sonra yola devam ettik. Hedefimiz Kaçanik üzerinden sınır aşıp Makedonya’da bir yerde kalmaktı. Yol aynı keşmekeşi sunmayı sürdürüyordu bize. Bu sefer araba hurdalıklarının yerini geniş bir alana yayılmış bisiklet tarlaları almıştı. :) Birkaç noktada, arsalara bisikletler dizilmişti. Uzaktan gördüğüm kadarıyla ikinci el pazarı gibiydi. Bizim buralarda hiç böyle bir yer görmemiştim. Biraz vakit olsa neler var diye bakardım belki ama… :)
    Yol, çıktığımızdan beri sert eğimler içermeden devam ediyordu ama ileride bizi dağlar karşılıyordu. Hava da “Bozuluyorum haaa!” durumundaydı biraz biraz. Yavaş yavaş da yükseliyorduk. Akşam üstü bir benzinlikte mola verirken aramızdaki Türçe konuşmalara dikkat kesilen bir çocuk koştura koştura gidip abisini çağırdı. Gelen arkadaş da klasik bir “Türk müsünüz ?” girizgahından sonra Türkiye’den ve akrabalarından bahsetmeye başladı. Muhabbetin bir yerinde asker kaçağı olduğunu da öğrendik. Bu sebeple Türkiye’ye de gidemiyormuş. :) Molayı bitirip yola devam ettik. Karşı yakada bir motel vardı. Adı dikkatimi çekti: “Fontana”. İlginç gelmişti bana. Daha sonra da hayat kurtaracağını henüz bilmiyorduk. :) Artık akşam olmuştu ve hedeften sapmak istemiyorduk. “Sınırı geçer, kalacak bir yer buluruz.” Ama evdeki hesap Kosova’nı hava durumuna uymadı. Giderek kararan hava daha önemlisi yağmur emareleri göstermeye başlıyordu. Kaçanik’i geçip hafifi bir yokuşa pedal basmaya başladık. Birden yağmur başladı ama o kadar hızla yağıyordu ki yağmurluklarımız giyemeden ıslanmıştık. Gökalp’te uzun, kapşonlu kalın naylondan bir yağmurluk vardı. Bende ise, yağmurluk olduğunu sandığım ama şu an yağmurluk olmadığı o tecrübe ile anladığım ısıl işlem görmemiş yağmurluk benzeri bir ürün vardı. Görüş mesafesinde bir tünel vardı. O tünele gidip yağmurdan korunmaya çalıştık ama başaramadık. Tünele vardığımızda ıslanmadık bir yerimiz kalmamıştı ama benim durumum Gökalp’e göre biraz daha kötüydü. Tünelin girişine kendimizi attığımızda durum daha kötü bir hal aldı. Çünkü yağmur, rüzgarla birlikte tünelin girişinden içeri doğru giriyordu. Bu da bizim daha fazla ıslanmamıza ve rüzgarı daha fazla almamıza sebep oluyordu. Kısaca tünel yağmurdan korumak bir yana direkt bir baca etkisi yapıyordu üstümüze üstümüze… Yağmur deli gibi yağmaya devam ederken şimşek ve yıldırımlarla birlikte daha da yoğun bir hal aldı. Görebildiğimiz ağaçların önce yaprakları, sonra da küçük dalları kopup yere düşüyordu. Araçlar, hatta kamyonlar bile ilerlemekte zorluk çekiyordu. Tünelin içinde araçlar durup yağmurdan sakınmaya çalışıyorlardı ama bu aslında çok ciddi tehlike yaratan bir durumdu. Her an kaza olmasından çekiniyordum. Bir yandan yağmur, diğer yandan şimşek, yıldırım ve araçların yarattığı gürültü kaosa kaos katıyordu. Ben rüzgardan biraz olsun sakınabilmek için Gökalp’in arkasına sığınmıştım. Ama ıslak halimle arada titriyordum bile… Gökalp’le ne yapabileceğimiz konuşurken ilerlemek için kamyon, kamyonet gibi araçlara otostop çekmeye çalışıyorduk ama millet kendi derdini düşünmekten bizi görmüyordu bile. 2-3 saat o tünelde mahsur kaldık. Daha sonra da geri dönmeye karar verdik. Yağmur biraz hafifleyince, tam kesilmese de yola çıktı. Farlarımızın aydınlığında gördüğümüz kadarıyla yola taş ve kaya parçaları, ağaç dalları düşmüş, hatta bir ağaç yola devrilmişti. Yol işçileri ağacı yoldan kaldırmak için çalışıyorlardı. Kaçanik’te kalacak bir yer buluruz umuduyla biraz turladık ama uygun bir yer bulamadık. Sonra geriye, Fontana Motel’e döndük. Gecenin o vaktinde bizim için çölde bir vaha olmuştu Fontana Motel.


    Mesafe : 110 km.
    Yolda geçen süre : 07:30 saat
    Ortalama hız : 15.25 km/s
    Maksimum hız : 40.09 km/s

    Ortalama eğim çıkış : %2
    Maksimum eğik çıkış : %7
    Ortalama eğim çıkış : %-2
    Maksimum eğik çıkış : %-6


    Bağlantıyı görüntüleyebilmek için üye girişi yapmalısınız.























    15. Gün : Kaçanik – Üsküp

    Maceralı geceden sonra döndüğümüz motelden günlük güneşlik bir havada ayrıldık. Fırtınadan ağaçların devrildiği, sığındığımız tünelin bile bizi yağmurdan koruyamadığı gecenin ardından böyle bir hava bizi şaşırtmıştı. Gece sığındığımız tünelden kendisine saygılarımızı sunarak geçtik. Yol hafif bir tırmanışla devam ediyordu sınıra kadar. Elez Han’a geldiğimizde yol kenarında bir otel gördük. Buraya kadar gelebilsek kalırdık dedik ama gelmenin pek bir olasılığı da yoktu gece gece. Sonrası genelde düz karakterdeki yolda ilerledik. Makedonya sınırından geçip Balkanların bölünmüş etnik yapısı hakkında konuşmaya başladık. Rotadaki etnik yapı farklılıklarının üzerinden genel bir değerlendirme yapıyorduk. Keyifle Üsküp’e pedal çevirirken turun sona ermesinden dolayı üzülüyorduk. Üsküp’ün şehir levhasının önünde turun son yol fotoğraflarını çektik. Sonra rotayı otogara çevirip dönüş işlerini yolun koyalım istedik. Otogara ulaştığımızda Alpar’ın ofisini aramak için Gökalp’i bisikletlerin anında bırakıp içeri girdim. Bilet işlerini halledip kalkış saatini öğrendim. Şehirde gezmek için birkaç saatimiz vardı. Bisikletleri bırakıp yürüyerek şehirde gezebilir ve bir şeyler yiyebilirdik. Gökalp’in yanına dönerken onu oldukça şişman bir abiyle konuşuyor olduğunu gördüm. Konuşma Türkçe devam ediyordu. Yanlarına vardığımda Gökalp adamla hararetli hararetli konuşurken bana dönüp “Abi bisikletleri kaça verirsiniz diye soruyor bu abi.” dedi. Aslında satmak gibi bir düşüncemiz olmamasına rağmen işi yokuşa sürmek, biraz da diyaloğu kesmek için abartıp önce benim, sonra da Gökalp’in bisikletini gösterip “Bu bisiklet 2.000 €, bu bisiklet 1.500 €. Otobüse bineceğiz veriyorsan hemen çantaları çıkaralım.” dedim. Adan “O kadar etmez.” diye geveledi ama dönüp gitmedi. Arkadaşını arayıp beni konuşturmaya çalıştı. Markası, modeli, osu var, busu var diye abarttığım rakamın arkasında durup hiç pazarlığa girişmedim. İstiyordum ki muhabbeti kessin. Bizden istediğini alamayınca eleman uzaklaştı. Biz de bisikletleri Alpar’ın yazıhanesine bırakıp üstümüzü değişmek için tuvalete gittik. Gökalp giyindi. Ben üstümü değiştirip lavabonun önüne gelmişken bu eleman yine yanıma geldi. Sonra azından baklayı çıkardı. “Bisiklet ister misiniz?” dedi. Ben burnumdan kıl aldırmaz bir tavırla ama gerçekten merak da ederek “Neyin var ?” dedim. “Trek var, Kanyon var, Kanendeyl var. İyi modeller var. Yeni.” dedi. Hem paramız yok hem bir bisiklet daha götürme şansımız yok hem de zaten böyle bir isteğimiz yok ama adam yakamı bırakmıyor. Şu fiyat bu fiyat, şöyle, böyle diye anlattıkça anlatıyor. Pek muhatap olmamaya çalışsam da bisikletçi olduğum için adam konuştukça konuşuyor. “Yakın. İsterseniz gidip bakın. Ucuz.” diyor En bombasını da en sona sakladım. “Niye ucuz ?” diye sormamış bekliyormuş ki eleman ben sorunca da döküldü kendiliğinden. Meğer bu bisikletler çalıntı bisikletlermiş. Avrupa ülkelerinde, Almanya’dan Fransa’dan çalıp buralarda satıyorlarmış. Hatta nasıl çalındığını bile anlattı adam. Güzel güzel kızları bisiklete bindirim hedef bisikletlilerin yanına salıyorlarmış. Amaç kahve içmek bahanesiyle bisikletlerinde inmelerini sağlamak. Gözünü ayırdığı anda da vınn. Ne bisiklet kalıyor ne de hatun. :)
    Adamdan ayrılıp geriye döndüm ve tüm hikayeyi Gökalp’e anlattım. O da o anda ayıldı duruma ama bu sefer de onun telaşı başladı. Biz bisikletleri Altur yazıhanesine bırakıp yemek ve gezmek için Üsküp’ün merkezine gidecektik. Hikayenin tüm unsurlarına hakim olan Gökalp “Abi kediye ciğer emanet etmiyor muyuz ? Bırakıp gidersek biz de bisikletleri bulamayız dönüşte.” dedi. Klasik Türk sözlü savunma sanatını :) kullanarak “Bir şey olmaz.” dedim. Gökalp tüm yol boyunca ne zaman “Abi bisikletler…” diye başlasa yapıştırdım “Bir şey olmaz.”ı. :)
    Merkeze doğru yürüyüp bir yerlerde bir şeyler yedik. Uzun otobüs yolculuğun hazırlanmak için de biraz yüklendik tabi yemeğe. Ondan sonra da çarşıda yürüyüş yapıp otobüs saatine kadar vakit geçirdik. Tabi bu vakit geçirmenin büyük kısmında dünkü yağmur gibi bardaktan boşanırcasına yağan yağmurdan korunmak için otobüs durağına sığındık. Öyle uzun bekledik ki otobüs saatine yetişmek için yağmurun hafiflediği ilk anda dönüşe geçtik. Bisikletler koyduğumuz gibi duruyordu. Otobüs gelince dumura uğradık çünkü tam 15 gün önce bizi getiren aynı ekipti soför ve muavin. Esenler otogarında dolu otobüse bisikletleri alırken biz son dakikaya kadar bekleten suratsız kaptan ve muavin gitmiş bizi görünce yüzleri gülen adamlar gelmişti. “Ne yaptınız ?”, “Nerelere gittiniz ?” muhabbetlerinden sonra oldukça boş olan otobüsün oldukça boş olan bagajına bisikletleri rahat rahat koyup bağladık. Gelirken yolda indiğimiz için göremediğimiz muhteşem Vardar ovasını gördük. Dönüşte. Yunanistan sınırını geçerken doğru dürüst aranmadık ama hiç beklemediğimiz şekilde Türkiye’ye girerken bisikletlerimizi dahi bagajdan indirttiler bize. Biz sınırlardan bisikletle elimizi kolumuzu sallaya sallaya geçmeye alıştığımızdan “Ne gerek var ?” diye düşünüyorduk ama araçlar bisiklet sınıfında olmadığından daha fazla aranıyordu tabi. Muavin abimiz de, bizim çantalarımız aranırken, kendince bize destek verip “Onlar milli sporcu.” diyordu gümrük memuruna.
    Yolda İstanbul’a kadar uyuklayarak geldik. Muhteşem bir turu daha kazasız belasız tamamlamıştık.


    Bu maceranın (da) sonu…


    Mesafe : 39.40 km.
    Yolda geçen süre : 2:18 saat
    Ortalama hız : 17.01 km/s
    Maksimum hız : 47.60 km/s

    Ortalama eğim çıkış : %2
    Maksimum eğik çıkış : %4
    Ortalama eğim çıkış : %-2
    Maksimum eğik çıkış : %-6


    Bağlantıyı görüntüleyebilmek için üye girişi yapmalısınız.























    Tur notları :
    • Bisikletle 7 ülke + otobüsle Yunanistan
    • Bisikletle 9 sınır geçişi + Otobüsle 4 defa Yunanistan- Makedonya sınır geçişleri
    • Toplam : 1.435 km. sürüş
    • 15 gün 14 sürüş günü
    • 6 Para birimi :
    o Dinar Makedonya​
    o Lek Arnavutluk​
    o Euro Karadağ​
    o Kuna Hırvatistan​
    o Konvertibıl Mark Bosna Hersek​
    o Dinar Sırbistan​
    o Euro Kosova​
    • 7 dil
    o Makedonca​
    o Arnavutça​
    o Hırvatça​
    o Türkçe​
    o İngilizce​
    o Boşnakca​
    o Sırpca​

    five

    Part time turcu
    1
    Tüm günlerin yazısını tamamladım. Fotoğraf linklerini de yeniledim ama fotoğraflar yine tam olarak görünmedi. En kötü yazları buraya koyup resimleri benim siteye eklerim. Bu akşam geç oldu. Daha sonra Halledebilirim.
    Ama turun son günleri daha maceralı. :) Okunmasını isterim.

five

Part time turcu
Kayıt
29 Temmuz 2005
Başlık
97
Mesaj
1.247
Tepki
2.952
Yaş
48
Şehir
İstanbul-Bostancı
Başlangıç
2004—05
Bisiklet
Diğer
Bisiklet türü
Şehir - Tur
  • Başlık sahibi Başlık sahibi
  • #2
Düzenleme
 

mariokaldato

En yeniden bir önce kayit olan adam
Kayıt
1 Ağustos 2015
Başlık
101
Mesaj
10.214
Tepki
33.909
Şehir
Bursa
İsim
Raşit Cumhur Çakın
Başlangıç
1980—81
Bisiklet
Merida
Bisiklet türü
Şehir - Tur
@five
E hani nerde fayf abi ? :) selamlar sevgiler bu arada
 

five

Part time turcu
Kayıt
29 Temmuz 2005
Başlık
97
Mesaj
1.247
Tepki
2.952
Yaş
48
Şehir
İstanbul-Bostancı
Başlangıç
2004—05
Bisiklet
Diğer
Bisiklet türü
Şehir - Tur
  • Başlık sahibi Başlık sahibi
  • #4
Tüm günlerin yazısını tamamladım. Fotoğraf linklerini de yeniledim ama fotoğraflar yine tam olarak görünmedi. En kötü yazları buraya koyup resimleri benim siteye eklerim. Bu akşam geç oldu. Daha sonra Halledebilirim.
Ama turun son günleri daha maceralı. :) Okunmasını isterim.
 
  • Beğen
Tepkiler: mariokaldato

mariokaldato

En yeniden bir önce kayit olan adam
Kayıt
1 Ağustos 2015
Başlık
101
Mesaj
10.214
Tepki
33.909
Şehir
Bursa
İsim
Raşit Cumhur Çakın
Başlangıç
1980—81
Bisiklet
Merida
Bisiklet türü
Şehir - Tur
@five
Evet abi resimler atttaaya gitmisler. Bekliyoruz rezervasyon yaptim bile hehe :D
 

five

Part time turcu
Kayıt
29 Temmuz 2005
Başlık
97
Mesaj
1.247
Tepki
2.952
Yaş
48
Şehir
İstanbul-Bostancı
Başlangıç
2004—05
Bisiklet
Diğer
Bisiklet türü
Şehir - Tur
  • Başlık sahibi Başlık sahibi
  • #6
Gorajde – Nova Varos rotası


Bağlantıyı görüntüleyebilmek için üye girişi yapmalısınız.


































































13. Gün : Nova Varoş – Mitroviçe–6 Km.

Güne çok sağlam yokuşlarla başladık. Sjenica’ya kadar 30 km’.lik çıkışlı çıkışlı :) yollardan geçtik. Aslında dün gelmemiz gereken yerdi burası ama yetişememiştik. İlk planıma göre buraya gelip bir de ekstra günümüz olacaktı. O günde de burada kalıp yakındaki Uvaç Kanyonu’nu görmeye gidecektik. Kıvrıla kıvrıla giden nehri yukarıdan görüp bir fotoğraf çekmeyi istiyorum ama olmadı. :) Başka bir zamana kısmetse…
Bir sonraki durağımız da Novi Pazar’dı. Aslında tam da bir yol ayrımıydı. Akşam üstü buraya ulaşmıştık. Teorik olarak bugün Sırbistan’dan Kosova’ya geçecektik. Teorik olarak diyorum çünkü buraların karışık durumları sebebiyle neresi Sırbistan neresi Kosova çok da belli olmuyordu. Önümüzde çok ciddi bir yokuş vardı. Karşımızdaki dağlara doğru akşam saatlerinde tırmanmaya başladık. Haritaya göre tepede sınırı geçiyor olacaktık. (Tabi biz öyle sanıyorduk. :) ) Eğimler zaman zaman bezdirici seviyelere gelse de sınır geçişi ve Kosova’ya geçiş motivasyonu bize enerji veriyordu. Yolda Gökalp’le muhabbet ede ede sınıra doğru ilerledik. Ortalık zifiri karanlık, saat de epeyce geç olmuştu. Uzaktan ışıkları görüp sınıra geldiğimizi düşündük. Yakınına geldiğimizde, çevresi çitle kapatılmış ve aydınlatılmış bir alan gördük ama herhangi bir bina ya da sınır geçişi yoktu. Bir anlam veremeden pedallara asılmaya devam ettik. Yine bir iki lambayla aydınlatılmış bir yer ve yine hüsran. Ortalıkta sınır mınır yoktu. Nereye sınır desek boşa çıkıyor, sadece bir iki direk üstündeki lambaların aydınlattığı yerlere bakıp bakıp geçiyorduk. Karanlıktaki tırmanışımızı sonlandırıp inişe geçmeye başladık. Uzaklarda, Kosova’nın sınıra en yakın şehri olduğunu bildiğimiz Mitroviçe’nin ışıklarını görüyorduk. Daha yakınlarda da tek tük lambaların aydınlattığı birkaç ev… Ama sınır var mıydı ? Yoktu ? Herhalde bir insan (aslında 2 kişi) bir sınırı bu kadar arayabilirdi. Üzerimizde, Elbasan-Tiran arasındaki otobana girdiğimizde, polisin bizi yakalayıp geriye çevireceğini düşündüğümüzdeki gerginlik vardı. Yolun artık asfalt parçaları da kaybolmuş, tamamen stabilize, derin su yarıklarının olduğu bir yüzeyde devam ediyorduk. Birden arkamızda bir aracın varlığını hissettik. Bir pikaptı gelen. Yanımızda durdu. Biz tam “Aha da sobelendik. Şimdi adamlar bizi pikaba yükleyip götürecek merkeze öptürecek herkese. :) Sınıra geçerken yakalandık. Bir de bunlar Sırp Türk olduğumuzu anlarlarsa tek bir öpücükle kalmazlar. ” derken adam bize beklemediğimiz bir şekilde seslendi : “How are you ?” Tabi biz direkt mod değiştirip ağız kulaklarda bir şekilde, gecenin karanlığında “Mitroviçe’ye gidiyoruz. İyiyiz. Teşekkür ederiz.” minvalinde bir şeyler geveledik. Ama tabi ben, adam tam gazlayıp giderken Türkçe “İyi akşamlar.” demeseydim daha iyi olacaktı. Ulan gecenin köründe, Sırbistan’dan Kosova’ya geçerken, sınır mınır da bulamayıp yusuf yusuf ederken, asker ya da polis sanıp sonra çıkmayınca sevindiğin bir adama Türk olduğunu neden açık ediyordun. Neyse ki eleman benim “İyi akşamlar”ımı sallamadı da başımıza iş almadık. :) İnişe devam edip küçük bir yerleşim yerinin içinden geçerek ana yola ulaştık. “Neredeyiz ki ?” diye düşünüp ama yoldan Mitoviçe’ye devam ediyorduk. Gece saat 01:30’da ana yolun kıyısında bir motel bulduk. Hızlıca yerleştik. Bir şeyler atıştırma fırsatı bulduk. Kazasız, belasız sınırı geçmiştik ama birim zamandaki Yusuf sayımız da epeyce yüksekti. :)


Mesafe : 136 km.
Ortala hız : 12,70 km/s
Maksimum hız : 56,62 km/s

Ortalama eğim çıkış : %5
Maksimum eğik çıkış : %13
Ortalama eğim iniş : %3
Maksimum eğik çıkış : %-15

Bağlantıyı görüntüleyebilmek için üye girişi yapmalısınız.

Bağlantıyı görüntüleyebilmek için üye girişi yapmalısınız.


















14. Gün : Mitroviçe–6 Km – Kaçanik
Hedef Mitroviçe’ydi ama varamamış, önümüzde 6 km. yol kalmışken gecenin o saatinde bulduğumuz ilk yerde kalmıştık. Gecenin yorgunluğundan çok erken kalkamadık ama yine de yol bizi bekliyordu. Mitroviçe’nin içine girmeden ana yoldan devam ettik. Yolun Mitroviçe’ye kadar olan kısmında direklerde Sırp bayrakları dalgalanıyordu. “Ulan biz neredeyiz ?” sorusu yine yankılandı beynimizde. Hâlâ Sırbistan’daydık sanki. Sonradan o ihtilaflı bölge üzerinde Sırbistan’ın hak iddia ettiğini okuduk. Sınır kontrolü olmadan girdiğimiz Kosova’da ilk hedef başkent Priştine’ydi. Yolda en çok dikkatimi çeken Mitroviçe’nin sanayi bölgesinde bulunan bir fabrikanın devasa yükseklikteki bacasıydı. O kadar yüksekti ki normal uzunluktaki bacalar yanında kısa bir çubuk gibi kalıyordu. Priştine’ye uzanan yol oldukça kalabalık oluşuyla dikkatimi çekti. Tabi bu kadar kalabalık yolun üzerinde akan trafikte küçük araçların yanında kamyonların, tırların hatta Birleşmiş Milletler barış gücü askeri konvoylarını olması da bizim gibi bisikletlilerin yolun asfalt kısmının ancak son santimetrelerini kullanabilmelerine olanak tanıyordu. Tırların, zırhlı araçların santimetrelerle yanımızdan geçmelerine artık alışmıştık. Yolda KFOR (Birleşmiş Milletler Barış Gücü) askerlerinin mavi araçlarını girip çıktığı kavşaklar Fransız, Amerikan vb. birliklerinin karargahlarına yönleniyordu. Dünden kalan tedirginliğimiz askeri konvoyları görünce aynen devam etti. Yolun sağında solunda araç hurdalıkları dikkatimizi çekti. Bir sürü pahalı markalı arabaların hurdaları, yan yana, sanki yola karşı sergileniyordu. Priştine ‘ye yaklaştığımızda Murat Hüdavendigar’ın türbesini gösteren levhayı görüp yolumuzu değiştirdik. Anayola yakın bir konumda olan türbenin düzenlemesi Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yapılmıştı. Dış kapı açıktı ama türbe kapısı açık olmadığından pencereden içini görüntüleyebildik. Görkemli ağaçların altında biraz dinlenip fotoğraf çektikten sonra yola devam ettik. Priştine’nin merkezini giren yol tıpkı bir Türk şehrinin merkezine uzanan yol düzenindeydi. Hızlı ve kalabalık… Merkezde hızlı bir yemek molası verip kısa bir turdan sonra yola devam ettik. Hedefimiz Kaçanik üzerinden sınır aşıp Makedonya’da bir yerde kalmaktı. Yol aynı keşmekeşi sunmayı sürdürüyordu bize. Bu sefer araba hurdalıklarının yerini geniş bir alana yayılmış bisiklet tarlaları almıştı. :) Birkaç noktada, arsalara bisikletler dizilmişti. Uzaktan gördüğüm kadarıyla ikinci el pazarı gibiydi. Bizim buralarda hiç böyle bir yer görmemiştim. Biraz vakit olsa neler var diye bakardım belki ama… :)
Yol, çıktığımızdan beri sert eğimler içermeden devam ediyordu ama ileride bizi dağlar karşılıyordu. Hava da “Bozuluyorum haaa!” durumundaydı biraz biraz. Yavaş yavaş da yükseliyorduk. Akşam üstü bir benzinlikte mola verirken aramızdaki Türçe konuşmalara dikkat kesilen bir çocuk koştura koştura gidip abisini çağırdı. Gelen arkadaş da klasik bir “Türk müsünüz ?” girizgahından sonra Türkiye’den ve akrabalarından bahsetmeye başladı. Muhabbetin bir yerinde asker kaçağı olduğunu da öğrendik. Bu sebeple Türkiye’ye de gidemiyormuş. :) Molayı bitirip yola devam ettik. Karşı yakada bir motel vardı. Adı dikkatimi çekti: “Fontana”. İlginç gelmişti bana. Daha sonra da hayat kurtaracağını henüz bilmiyorduk. :) Artık akşam olmuştu ve hedeften sapmak istemiyorduk. “Sınırı geçer, kalacak bir yer buluruz.” Ama evdeki hesap Kosova’nı hava durumuna uymadı. Giderek kararan hava daha önemlisi yağmur emareleri göstermeye başlıyordu. Kaçanik’i geçip hafifi bir yokuşa pedal basmaya başladık. Birden yağmur başladı ama o kadar hızla yağıyordu ki yağmurluklarımız giyemeden ıslanmıştık. Gökalp’te uzun, kapşonlu kalın naylondan bir yağmurluk vardı. Bende ise, yağmurluk olduğunu sandığım ama şu an yağmurluk olmadığı o tecrübe ile anladığım ısıl işlem görmemiş yağmurluk benzeri bir ürün vardı. Görüş mesafesinde bir tünel vardı. O tünele gidip yağmurdan korunmaya çalıştık ama başaramadık. Tünele vardığımızda ıslanmadık bir yerimiz kalmamıştı ama benim durumum Gökalp’e göre biraz daha kötüydü. Tünelin girişine kendimizi attığımızda durum daha kötü bir hal aldı. Çünkü yağmur, rüzgarla birlikte tünelin girişinden içeri doğru giriyordu. Bu da bizim daha fazla ıslanmamıza ve rüzgarı daha fazla almamıza sebep oluyordu. Kısaca tünel yağmurdan korumak bir yana direkt bir baca etkisi yapıyordu üstümüze üstümüze… Yağmur deli gibi yağmaya devam ederken şimşek ve yıldırımlarla birlikte daha da yoğun bir hal aldı. Görebildiğimiz ağaçların önce yaprakları, sonra da küçük dalları kopup yere düşüyordu. Araçlar, hatta kamyonlar bile ilerlemekte zorluk çekiyordu. Tünelin içinde araçlar durup yağmurdan sakınmaya çalışıyorlardı ama bu aslında çok ciddi tehlike yaratan bir durumdu. Her an kaza olmasından çekiniyordum. Bir yandan yağmur, diğer yandan şimşek, yıldırım ve araçların yarattığı gürültü kaosa kaos katıyordu. Ben rüzgardan biraz olsun sakınabilmek için Gökalp’in arkasına sığınmıştım. Ama ıslak halimle arada titriyordum bile… Gökalp’le ne yapabileceğimiz konuşurken ilerlemek için kamyon, kamyonet gibi araçlara otostop çekmeye çalışıyorduk ama millet kendi derdini düşünmekten bizi görmüyordu bile. 2-3 saat o tünelde mahsur kaldık. Daha sonra da geri dönmeye karar verdik. Yağmur biraz hafifleyince, tam kesilmese de yola çıktı. Farlarımızın aydınlığında gördüğümüz kadarıyla yola taş ve kaya parçaları, ağaç dalları düşmüş, hatta bir ağaç yola devrilmişti. Yol işçileri ağacı yoldan kaldırmak için çalışıyorlardı. Kaçanik’te kalacak bir yer buluruz umuduyla biraz turladık ama uygun bir yer bulamadık. Sonra geriye, Fontana Motel’e döndük. Gecenin o vaktinde bizim için çölde bir vaha olmuştu Fontana Motel.


Mesafe : 110 km.
Yolda geçen süre : 07:30 saat
Ortalama hız : 15.25 km/s
Maksimum hız : 40.09 km/s

Ortalama eğim çıkış : %2
Maksimum eğik çıkış : %7
Ortalama eğim çıkış : %-2
Maksimum eğik çıkış : %-6


Bağlantıyı görüntüleyebilmek için üye girişi yapmalısınız.























15. Gün : Kaçanik – Üsküp

Maceralı geceden sonra döndüğümüz motelden günlük güneşlik bir havada ayrıldık. Fırtınadan ağaçların devrildiği, sığındığımız tünelin bile bizi yağmurdan koruyamadığı gecenin ardından böyle bir hava bizi şaşırtmıştı. Gece sığındığımız tünelden kendisine saygılarımızı sunarak geçtik. Yol hafif bir tırmanışla devam ediyordu sınıra kadar. Elez Han’a geldiğimizde yol kenarında bir otel gördük. Buraya kadar gelebilsek kalırdık dedik ama gelmenin pek bir olasılığı da yoktu gece gece. Sonrası genelde düz karakterdeki yolda ilerledik. Makedonya sınırından geçip Balkanların bölünmüş etnik yapısı hakkında konuşmaya başladık. Rotadaki etnik yapı farklılıklarının üzerinden genel bir değerlendirme yapıyorduk. Keyifle Üsküp’e pedal çevirirken turun sona ermesinden dolayı üzülüyorduk. Üsküp’ün şehir levhasının önünde turun son yol fotoğraflarını çektik. Sonra rotayı otogara çevirip dönüş işlerini yolun koyalım istedik. Otogara ulaştığımızda Alpar’ın ofisini aramak için Gökalp’i bisikletlerin anında bırakıp içeri girdim. Bilet işlerini halledip kalkış saatini öğrendim. Şehirde gezmek için birkaç saatimiz vardı. Bisikletleri bırakıp yürüyerek şehirde gezebilir ve bir şeyler yiyebilirdik. Gökalp’in yanına dönerken onu oldukça şişman bir abiyle konuşuyor olduğunu gördüm. Konuşma Türkçe devam ediyordu. Yanlarına vardığımda Gökalp adamla hararetli hararetli konuşurken bana dönüp “Abi bisikletleri kaça verirsiniz diye soruyor bu abi.” dedi. Aslında satmak gibi bir düşüncemiz olmamasına rağmen işi yokuşa sürmek, biraz da diyaloğu kesmek için abartıp önce benim, sonra da Gökalp’in bisikletini gösterip “Bu bisiklet 2.000 €, bu bisiklet 1.500 €. Otobüse bineceğiz veriyorsan hemen çantaları çıkaralım.” dedim. Adan “O kadar etmez.” diye geveledi ama dönüp gitmedi. Arkadaşını arayıp beni konuşturmaya çalıştı. Markası, modeli, osu var, busu var diye abarttığım rakamın arkasında durup hiç pazarlığa girişmedim. İstiyordum ki muhabbeti kessin. Bizden istediğini alamayınca eleman uzaklaştı. Biz de bisikletleri Alpar’ın yazıhanesine bırakıp üstümüzü değişmek için tuvalete gittik. Gökalp giyindi. Ben üstümü değiştirip lavabonun önüne gelmişken bu eleman yine yanıma geldi. Sonra azından baklayı çıkardı. “Bisiklet ister misiniz?” dedi. Ben burnumdan kıl aldırmaz bir tavırla ama gerçekten merak da ederek “Neyin var ?” dedim. “Trek var, Kanyon var, Kanendeyl var. İyi modeller var. Yeni.” dedi. Hem paramız yok hem bir bisiklet daha götürme şansımız yok hem de zaten böyle bir isteğimiz yok ama adam yakamı bırakmıyor. Şu fiyat bu fiyat, şöyle, böyle diye anlattıkça anlatıyor. Pek muhatap olmamaya çalışsam da bisikletçi olduğum için adam konuştukça konuşuyor. “Yakın. İsterseniz gidip bakın. Ucuz.” diyor En bombasını da en sona sakladım. “Niye ucuz ?” diye sormamış bekliyormuş ki eleman ben sorunca da döküldü kendiliğinden. Meğer bu bisikletler çalıntı bisikletlermiş. Avrupa ülkelerinde, Almanya’dan Fransa’dan çalıp buralarda satıyorlarmış. Hatta nasıl çalındığını bile anlattı adam. Güzel güzel kızları bisiklete bindirim hedef bisikletlilerin yanına salıyorlarmış. Amaç kahve içmek bahanesiyle bisikletlerinde inmelerini sağlamak. Gözünü ayırdığı anda da vınn. Ne bisiklet kalıyor ne de hatun. :)
Adamdan ayrılıp geriye döndüm ve tüm hikayeyi Gökalp’e anlattım. O da o anda ayıldı duruma ama bu sefer de onun telaşı başladı. Biz bisikletleri Altur yazıhanesine bırakıp yemek ve gezmek için Üsküp’ün merkezine gidecektik. Hikayenin tüm unsurlarına hakim olan Gökalp “Abi kediye ciğer emanet etmiyor muyuz ? Bırakıp gidersek biz de bisikletleri bulamayız dönüşte.” dedi. Klasik Türk sözlü savunma sanatını :) kullanarak “Bir şey olmaz.” dedim. Gökalp tüm yol boyunca ne zaman “Abi bisikletler…” diye başlasa yapıştırdım “Bir şey olmaz.”ı. :)
Merkeze doğru yürüyüp bir yerlerde bir şeyler yedik. Uzun otobüs yolculuğun hazırlanmak için de biraz yüklendik tabi yemeğe. Ondan sonra da çarşıda yürüyüş yapıp otobüs saatine kadar vakit geçirdik. Tabi bu vakit geçirmenin büyük kısmında dünkü yağmur gibi bardaktan boşanırcasına yağan yağmurdan korunmak için otobüs durağına sığındık. Öyle uzun bekledik ki otobüs saatine yetişmek için yağmurun hafiflediği ilk anda dönüşe geçtik. Bisikletler koyduğumuz gibi duruyordu. Otobüs gelince dumura uğradık çünkü tam 15 gün önce bizi getiren aynı ekipti soför ve muavin. Esenler otogarında dolu otobüse bisikletleri alırken biz son dakikaya kadar bekleten suratsız kaptan ve muavin gitmiş bizi görünce yüzleri gülen adamlar gelmişti. “Ne yaptınız ?”, “Nerelere gittiniz ?” muhabbetlerinden sonra oldukça boş olan otobüsün oldukça boş olan bagajına bisikletleri rahat rahat koyup bağladık. Gelirken yolda indiğimiz için göremediğimiz muhteşem Vardar ovasını gördük. Dönüşte. Yunanistan sınırını geçerken doğru dürüst aranmadık ama hiç beklemediğimiz şekilde Türkiye’ye girerken bisikletlerimizi dahi bagajdan indirttiler bize. Biz sınırlardan bisikletle elimizi kolumuzu sallaya sallaya geçmeye alıştığımızdan “Ne gerek var ?” diye düşünüyorduk ama araçlar bisiklet sınıfında olmadığından daha fazla aranıyordu tabi. Muavin abimiz de, bizim çantalarımız aranırken, kendince bize destek verip “Onlar milli sporcu.” diyordu gümrük memuruna.
Yolda İstanbul’a kadar uyuklayarak geldik. Muhteşem bir turu daha kazasız belasız tamamlamıştık.


Bu maceranın (da) sonu…


Mesafe : 39.40 km.
Yolda geçen süre : 2:18 saat
Ortalama hız : 17.01 km/s
Maksimum hız : 47.60 km/s

Ortalama eğim çıkış : %2
Maksimum eğik çıkış : %4
Ortalama eğim çıkış : %-2
Maksimum eğik çıkış : %-6


Bağlantıyı görüntüleyebilmek için üye girişi yapmalısınız.























Tur notları :
• Bisikletle 7 ülke + otobüsle Yunanistan
• Bisikletle 9 sınır geçişi + Otobüsle 4 defa Yunanistan- Makedonya sınır geçişleri
• Toplam : 1.435 km. sürüş
• 15 gün 14 sürüş günü
• 6 Para birimi :
o Dinar Makedonya​
o Lek Arnavutluk​
o Euro Karadağ​
o Kuna Hırvatistan​
o Konvertibıl Mark Bosna Hersek​
o Dinar Sırbistan​
o Euro Kosova​
• 7 dil
o Makedonca​
o Arnavutça​
o Hırvatça​
o Türkçe​
o İngilizce​
o Boşnakca​
o Sırpca​
 

Devenez ce que

Daimi Üye
Kayıt
14 Mayıs 2018
Başlık
9
Mesaj
288
Tepki
797
Yaş
45
Şehir
Istanbul / Sancaktepe
İsim
Murat
Bisiklet
Kron
Yazdığınız gibi "muhteşem" olmuş, tam bir ilham kaynağı ???
 
  • Beğen
Tepkiler: five
Yukarı Alt