Duyuruyu Kapat
Facebook Gözat
Twitter Gözat

Tour De California

Konu, 'Köşe Yazarlarımız' kısmında bulentsavran tarafından paylaşıldı.

  1. bulentsavran

    bulentsavran Yeni Üye

    Kayıt:
    25 Mayıs 2007
    Mesajlar:
    30
    Beğeniler:
    385
    Şehir:
    Muğla
    Seviye:
    11-31 mayıs 2005 "Bazılarına göre bisikletçi odur ki, orta derecede SSS paralizisi ile birlikte giden ve sadece tan ağarırken kalkıp, öğlen sıcağında kan ter içinde çıktığı yokuşta, matarasındaki kaynama noktasına yakın suyu içmekle tedavi edilebilen kişidir"

    11 mayıs çarşamba
    Bisiklet nedeniyle dünyanın öbür ucuna gideceğim aklımda yoktu ama yaşam beni Amerika’ya kadar götürdü. Okyanusun üzerinde süzülen uçağın içinde gözlerimi kapayıp, olan biteni, kendimi düşündüm. Bizim gibi insanları seyahate, özellikle de bisiklet gezilerine sürükleyen şey aslında neydi. Bildiğim tek şey, yaşamımda önemli bir deneyimin ortasında olmam ve bunu kesin olarak görebilmemdi. Gökyüzünden yere inmek, küçük bir heyecandı. Doğasını ve insanlarını tanımadığım bir ülkeye, dünya kapitalizminin kalbine gelmiştim ve macera işte başlıyordu. Sabah çok erken İstanbul’dan bindiğim halde saat farkı nedeniyle aynı günün öğlen saatinde San Fransisko’da olmak tuhaf bir deneyimdi. Evet sonunda dünyanın öbür tarafındaki kente vardım. Devasa boyutlardaki havaalanında gümrük işlemlerinden çıkınca beni bir sürpriz bekliyordu. Bisikletim tamamdı ancak, tüm eşyamın bulunduğu sırt çantam ortalarda yoktu. Lufthansa görevlilerine kayıp başvurumu yaptıktan sonra Frank ile Vita’yı bizi beklerken bulduk. Frank’ın minibüsüne doluştuk ve yol boyu 4 şerit gidiş, 4 şerit geliş otobanda seyahat ederken, çevrede her iki yanda devasa ağaçlardan oluşan orman ve bunların arasında tek bir reklam panosunun olmaması dikkatimi çekti. Ülkemdeki görüntü kirliliğinin daha bir farkına vardım. Sık sık göl veya gölet kenarlarından geçtikse de, göl kenarlarında yerleşim olmaması bizi yine şaşırttı. Sadece sürücünün yolculuk ettiği büyük otomobiller ise adeta bir otomobil seli oluşturuyordu.

    Santa Cruz’a girerken bir sayfiye kentine geldiğimiz belli oldu. Sörfleriyle karşıdan karşıya geçen insanlar, bisikletin yanında sörf taşıyan gençler. Belediye otobüslerinin önünde bisiklet taşıyıcıları bulunuyordu. Frank’ın evine vardığımızda bahçe kapısının üzerinde yan yana asılı duran Türk ve Amerikan bayrakları bizim için güzel bir sürpriz oldu. Tek katlı, çevresi ormanlık ve toprağın renginin nerdeyse görülmediği bahçe içinde bir ahşap ev. Ev son derece sade döşenmişti ama anıların sıkı sıkıya korunduğu belli oluyordu. Eve her gelen, bir iz bırakmıştı. Bunlar duvarlar boyunca asılıydı ve önemseniyordu. Etkilenmemek mümkün değildi. Ve alt katta Gökhan’la bana ayrılan oda ise beklentilerimizin üstündeydi. Burası düşünmeye ve düş kurmaya uygun bir yerdi.

    12 mayıs perşembe
    Ekibin tüm üyeleri Frank ve Vita’nın evinde toplandılar. Program katılımcılara anlatıldı ve bisikletlerin kutulardan çıkarılmasına geçildi. Yeşilköy’de dağıttığım bisikletimi, tekrar birleştirip yürür hale getirdim. Bundan sonra planda Santa Cruz’da küçük bir bisiklet gezisi ve ziyaretler vardı. İlk durak olarak Santa Cruz High School’a gittik. İkinci sınıf öğrencileri ile tanıştık. Öğretmenleri Michele’de CCE üyesiydi ve bize sempati ile bakıyordu. Öğrencilere ülkemizin yerini haritada gösterip kısaca ülkemizi ve kendimizi anlattık. Meslekler sorulduğunda, adli tıp uzmanı doktor olduğumu söyleyince, ülkemizdeki suç oranları ve çeşitleri ile ilgili epey soru aldım ve ilgi konusu oldum. Biz de onlara sorular sorduk. Türkiye hakkında ne bildikleri yönündeki soruya ise kimisi sadece hindi dedi, kimisi ise böyle bir ülkeden haberi bile olmadığını söyledi. Sınıfları son derece geniş, sayıları az, duvarlar eğitim malzemeleri ile doluydu. Öğrenciler yaş ve zevklerine uygun giyinmişlerdi. Hem onlar hem bizler için ilginç bir deneyimdi. Bundan sonra Santa Cruz’da kent turuna devam ettik. Bu arada Vita’da trafik kurallarını sık sık bize hatırlatıyordu. Trafik lambalarında kırmızı ışıkta dururken mutlaka bir ayağımızın yerde olması gerektiğini, yere konulmazsa polislerin ceza yazabildiğini söyledi.

    Akşam yemeği için Tim McCloskey’e davetliydik. Tüm bisikletçiler ve ev sahibi aileler davetliydi. Eve gittiğimizde adeta küçük bir orta çağ şatosu ile karşılaştım. Tavan en az 3 kat yukardaydı ve mimari yönden klasik ev tanımına uymuyordu. Salonun bir duvarında neden sonra aslında duvar olmadığını, nerdeyse duvar boyutuna yakın dev bir televizyon ve devasa bir müzik setine ait kolonlar bulunduğunu fark ettim. Ev sahibi Tim’e yanımda getirdiğim Muğla’ya ait türkü CD’sini kendisine hediye olarak verince hemen dinlemek istedi. Ev sahibi ailelerin getirdiği yemekler ve türlü çeşit içki masadaydı. Geçen yıl Türkiye’ye gelen Paula, Chris, Julia, Osman, Judy, hepsi oradaydı, kucaklaştık. Ermeni asıllı Paula, yine her zaman olduğu gibi bana ülkemi hatırlattı. Büyük anne ve babası Kayseri Tomarza’lıydı. Pişirdiği yemekler ise hiç yabancı değildi; gözleme, sarma. Onu görmek, konuşmak, bir zevkti.
    Kendime bir bira açtım ama sonra pişman oldum. Atmaya kıyamayıp bitirince şaraba geçtim. Şarap gerçekten müthişti. Bahçede bir barbekü ve içinde yapılacak işle orantısız boyutta büyük bir ateş yanıyordu. Pişen yemekler ortaya çıkmaya başladığında bana yabancı gelmeyen biri “Bülent merhaba” dedi. Hafızamı ne kadar zorlasam da tanıyamadım. Bülent beni tanımadın mı dediğinde ise artık utançtan yerin dibine geçmek üzereydim. Karşımdaki beni tanıyordu ve ben onu bir türlü çıkaramamıştım. Neden sonra aklıma Amerika’daki bir arkadaşım geldi, Mesut sen misin dedim. Hedefi tutturmuştum. Hacettepe Tıp Fakültesinden sınıf arkadaşım Mesut Özgen’di karşımdaki. Müzisyen bir aileden geliyordu ve mezuniyetten sonra klasik gitar çalışmalarına vermişti kendini. Hekimliği bırakmış ve Santa Cruz’a yerleşmiş ve California Üniversitesi Gitar Fakültesinde gitar dersleri veriyordu. Nerden nereye, dünya küçüktü işte.

    13 mayıs cuma
    Kahvaltıdan sonra fotoğraf makinesindeki resimleri adresime depolayıp makinayı boşalttım. Saat 09.00‘da Richard ve Chris öncülüğünde yola çıktık. İlk durak, çilek tarlaları ve çilek kokuları arasında 35 km.lik bir yolculuktan sonra Calfee Bisiklet Fabrikasıydı. Yılda 500 adet karbon fiberden yapılan bisikletlerin çoğu ABD’de, az miktarı da Avrupa ülkelerinde satılıyormuş. Burada gördüğümüz bambu bisikletin ise karbon fiberden daha dayanıklı ve sağlam olduğunu söylediler. 3 yıl bekleyen bambudan imal edildikten sonra dayanıklılık testinden geçirilmiş ve New York’taki bir bisiklet fuarında da sergilenmiş. Fiyatlar ise benim için telaffuz edilemez boyutlardaydı. Fabrikada hava soğukça olduğundan dışarı çıkıp üzerime rüzgarlığımı aldığımda 65-70 yaşlarında 3-4 kişinin maket motorlu uçak uçurduklarını gördüm. Hepsinde ya pikap veya arazi türü araçlar vardı ve araçlarının içi tıka basa malzeme doluydu. Sandalyelerine oturup uçaklarına takla attırmalarını seyretmek doğrusu seyre değerdi.

    Dönüşte 25 km.lik bir yolculukla Santa Cruz City Hall’a gittik. Öğlen yemeği bizi bekliyordu. Sandviçler ve taze sebzeler-domates, bezelye, havuç, brokoli, çilek, ananas, avokado- ve adını bilmediğim yapraklar, ne olduğunu anlayamadığım ama yeşil sebzelerle yenen soslar ve bolca soğuk içecek. Tam yemeği bitirdik ki Belediye Başkanı geldi. Ayağında çamur ve toz içinde beyaz bir spor ayakkabı, kot pantolon, mavi gömlek ve kravatı ile doğrusu ilginç biri olduğu kesindi. Hepimize hoş geldin dedikten sonra Berkant grubu tanıtan bir konuşma yaptı. Sonra ben sözü alarak Santa Cruz’a, kentimizde bisiklete önem verdiğimizi, bunu bir uygarlık ölçütü olarak kabul ettiğimizi, bisikleti insanımızın ve kentin yaşamının içine sokmak amacında olduğumuzu söyledim ve yanımda getirdiğim Muğla’ya ait kitap, CD ve broşürleri kendisine verdim. Karşılıklı kartvizit alışverişinden sonra buradan ayrıldık.

    Buradan sonra San Fransisko Üniversitesi Sürdürülebilir Tarımsal Gıda Enstitüsüne gittik. Görevli öğretim görevlisi öğrencilerin 3000 dolar karşılığı 6 ay süreyle burada kaldıklarını ve eğitim gördüklerini anlattı. Öğrencilerin içinde yaşadıkları bu üretim ortamı, aslında gerçek bir eğitimdi. Çevrede Akdeniz’e has bitki örtüsü vardı ve ağaçlardan toplanan limon ve portakallar sepetlerde, oturduğumuz masanın üzerinde duruyordu. Öğrencilerse yaşlarına uygun, özgür kıyafetleri ile ortalıkta dolaşıyor ve bu işi ciddiye almış görünüyorlardı.
    Buradan sonra planda Sprochets bisiklet mağazası vardı. Mağazaya geldiğimizde birden çil yavrusu gibi dağıldık. Buradan çelik halat alıp çıktım. Daha sonra Spokesman mağazasına gidip orada da büyülenmiş gibi karbon-fiber bisikletleri ve türlü çeşit malzemeleri inceledim.
    Saat 18.30’da Catalist Restorante Club’de inanılmaz büyüklükte pizzalar karşımıza çıktı. Yanında gelen biralar, bir Efes müdavimi olarak idare eder lezzetteydi. Aynı zamanda bar-disko da olan lokantadan çıkarken, gençlerin uzunca bir kuyruk oluşturduklarını gördüm. Yanlarından dışarı çıkarken, bazılarına bakmadan edemedim. Eve geldikten sonra erkenden yattım.

    14 mayıs Cumartesi
    Pazar sabahı yine iyi bir kahvaltıdan sonra Frank’ın minibüsünden malzemeleri indirdik, sonra yeni gelenlerle birlikte sebzeleri yıkayıp, yemek hazırlığı başladı. Bu amaçla gelen Julia ile birlikte alışverişe gitme görevi bana verilince, kargaşadan biraz uzaklaşma fırsatım oldu. Yiyecek almak için gittiğimiz yerin yanında bir de oyuncakçı görünce hemen oğluma bir maket uçak ile bir de yelkenli tekne aldım. Geri döndüğümüzde tüm ekip harıl harıl yaprak dolma sarıyordu. Bulduğumuzu yiyip yolda gördüğüm bir bisiklet dükkanına Gökhan’la birlikte pedal bastık. Bisiklet yollarından dikkatle gidiyorduk. Julia ile gelirken yol kenarında gördüğüm “çöp atana 1000 dolar ceza” yazısının fotoğrafını çektim. Trafikte altlarındaki canavar motorlu araçları ile sürücülerin, güneşin altında, bisiklete binenlere karşı gösterdikleri sabır inanılmaz boyutlardaydı.

    Santa Cruz’da her yönde ulaşım amaçlı bisiklet yolları bulunuyordu ve bu yollar üzerinde otomobillerin park etmesi yasaklanmıştı. Yol boyunca bu park yasağı levhalarını diğer trafik levhaları ile birlikte görmek mümkündü. Çevre otoyolun üzerinde sadece bisiklet için köprü yapılmıştı ve bu köprüye 2 kat burgu şeklinde dar bir yoldan çıkılıyor ve aynı şekilde burgu ile iniliyordu. İnsanların lükse yöneldiği bu toplumda, bisikletlerin şaşırtıcı çokluğu dikkat çekiyordu. Doğrusu burada bisiklete binmek gerçek anlamda bir zevkti. Frank ve Vita ile arkadaşlarının bize karşı davranışları da, pek akıl alır gibi değildi. 20 günlük bir programın 8 günü evde geçiyordu ve hiçbir ev sahibi bu süre içinde farklı kültürden insanlarla birlikte evdeki düzenini bozmak için hevesli olamazdı. Ama burada böyle olmamıştı. Belki de Santa Cruz’daki farklı kültürlerden gelen göçmenlerin çokluğu, bunun nedeni olabilirdi.

    15 mayıs Pazar
    Sabah yine her zaman olduğu gibi gece karanlığında döndüm durdum sağıma soluma. Türkiye ile saat farkı nedeniyle diurnal ritm şu an gündüz, kalk ayağa diyordu ama burada geceydi. Dışarı çıktım, karanlığın sessizliğinde, yalnız uzaktan geçen bir otomobilin homurtusu duyuluyordu. Hızlı kahvaltıdan sonra Vita ile bisikletleri arabaya yükleyip Corralito’ya gittik. Burada Türk Rest Stop’u hazırlamak için ekiple birlikte tezgahı kurduk. İkram listesinde çay, ayran, cacık, enerji içeceği, incir, baklava, badem, kuru kayısı ve bir gün önce hazırlanan yaprak sarması vardı. Bayrağımızı da uygun bir yere koyup, çay hazır olduktan sonra tam çay keyfi yapalım derken birkaç bisikletçi geldi. Parkur üç ayrı şekilde hazırlanmıştı. 25, 40 ve 100 millik üç ayrı seçenek harita ve asfalt yol üzerinde aynı renkle işaretlenmiş ve 900 katılımcının hepsine birer kroki verilmişti. Aralarda dört ayrı durak vardı. Biri Türk, diğeri İtalyan, Royal Oaks’da öğlen yemeği durağı ve Gizditch Ranch. Tüm turcular bu duraklardan geçiyor ve aralarda yol parkur seçeneğine göre uzuyordu. Bir süre sonra ilk turcular gelmeye başladı. 25 mili seçenlerin içinde kadınların ezici çoğunluğu dikkat çekiyordu. Arada annesi veya babası ile tura katılan çocuklar da vardı. Bunlardan biri annesinin yanında kendi bisikleti ile, diğeri tandem bisikletle babası ile beraber pedal çeviriyordu. Rengarenk formaları içinde baba ve dedelerin çokluğu da şaşırtıcıydı, belliydi ki bunlar 25 mili tercih etmişlerdi. Türk durağına gelenlere ayran ve yaprak sarmasını tarif ve tavsiye ederken giderek gelenler çoğaldı. Öğleye doğru 25 mili tamamlayan tek tekerlekli unicycle bisikletler gelmeye başladı. Tek tekerlek üzerinde yaklaşık 15-20 kişi teker teker geldi. Gelen bisikletçilerden birine bunu neden tercih ettiğini sorduğumda, boyun ağrısı nedeniyle dik durması gerektiğinden tercih ettiğini anlattı. Öğleye doğru Osman ve Vita’nın teklifi ile tura katılmaya karar verdim.

    Osman’ın temposuna uyunca birbirinden güzel karbon kadrolu, ultegra ve dura-ace malzemeli yarış bisikletlerine içim giderek baka baka ilerlemeye başladım. Alp ve Gökhan da 100 millik parkur üzerindeyken bize katıldılar. İlk durağımız İtalyan Rest Stop’du. Burada kahve içtikten ve biraz kek yedikten sonra yola devam ettim. Bisikletleri ve bisikletçileri seyrederken insana gerçekten bisiklete binme isteği de geliyordu. Yolda 2 tandem bisikleti geçerken ikisinin de sayısız fotoğrafını çektim. Bunlardan birinde baba ve 8 yaşında bir kız çocuğu bulunuyordu. Çevredeki devasa boyutlarda çınar, akçaağaç, meşe ve bilmediğim başka ağaçların, zaman zaman yolun üstünü tamamen kapaması seyre değer bir görüntü oluşturuyordu. Önümüzdeki sıkı bir yokuşun üstünde yere “pheaw” yazılmıştı ve buraya tükürülmesi gerekiyordu. Doğrusu yarış bisikletlerinin bu yokuşu nasıl çıktığını merak ettim. Unicycle, tandem ve 1 adet rekümbent bisiklet dışında mtb kategorisinde ancak 15-20 bisiklet vardı ve diğer ezici çoğunluk yarış bisikletlerine biniyordu. Özellikle yaşlı kadınların sürdüğü tamamı karbon fiber ve mtb komponentli yarış bisikletleri hayranlık uyandırıyordu.

    Öğlen yemeğini Royal Oaks’da yedik. Vardığımızda inanılmaz bir kalabalıkla karşılaştım. Piknik masaları üzerinde sayısız insan, açık büfeden yemek ve içeceklerini alıp masaya oturuyorlardı. Benzer formaların yan yana oturup oluşturduğu manzara seyredilmeye değerdi. Yanımda oturan 7 kişilik bir gruptan birine sorduğumda Ohio’dan geldiklerini ve kulüp üye sayılarının kabarık olduğunu söyledi. Ormanların arasında yola bir süre daha devam ettik. Gizditch Ranch Rest Stop, son duraktı. Boş bir işyeri altında saman balyalarının yerleştirildiği ve insanların bunlara bisikletlerini dayayıp, üzerine oturdukları ve sohbet ettikleri bir yerdi. Yandaki kafede Harley’ci sarkık bıyıklı ve göbekli motorsikletçiler bulunuyordu. Bu arada durağa yeni gelen tandemin üzerindeki küçük kıza rica edince, bisikletinin üzerinde güzel pozlar verdi. Bir şeyler atıştırıp ayrıldılar. Yola devam ettik ve bir süre sonra tandemi tekrar yakaladım. Tandemin üzerindeki Tom ve kızı Bernadette, adeta bir canlı tablo gibiydiler. Yokuş çıkarken babası ayağa kalkıp ter içinde pedal çevirirken, küçük kız da ayağa kalkıyor ve pedal çeviriyor, tepe bitip inişe geçince babası bisikletin üzerine yatınca çocuk da yatıyordu. Onları seyrederken inanılmaz bir heyecan duydum. İyi bir baba olduğu belliydi, onu içimden tebrik ettim. Kızı ile birlikte kat ettikleri 160 km.lik yolun o küçük kızın yaşamını olduğu gibi onları gören başkalarının da gelecek yaşamlarını etkileyeceğini düşündüm. Resimlerini çekip, onlara kartımı verdim. Oğlumla aynısını yaşamam gerektiğine karar verdim. Parkuru bitirdiğimizde saat 17.30’du ve Aptos High School’da akşam yemeği yedik. Doğrusu bu kadar insanla birlikte pedal çevirmek, bu güne kadar yaşamadığım bir deneyimdi. Yemekten sonra eve dönerken yorgunluktan ziyade memnuniyet hakimdi.

    16 mayıs Pazartesi
    Sabah kahvaltıdan sonra herkes eşyalarını toplayıp dışarı yığdı. Frank ve Gökhan’ın getirdiği kamyona, önce Osman’ın tandem bisikleti, sonra da bizim bisikletler konuldu. Eşyalarda düzenlendikten sonra Napa State Park’a hareket edildi. Yolda, alışveriş ve yemek derken Park’a varış öğleden sonrayı buldu. Napa’ya vardığımda buradaki bir Winery’ye ziyarete gittik. Hemen dışarda akan çeşme gözüme ilişti ve bisikletin matarasını doldurup su içtim. Neden sonra akan suyun aslında çeşme olmayıp devri-daim yapan küçük bir havuz olduğunu anlayınca artık çok geçti. Kötüye bir şey olmaz deyip içeri girdim. Şarapların şişesinin 100 dolardan satıldığı şarap evinde Merlot, Carignan ve bunların karışımı şeklinde 6 çeşit şarap üretiliyordu. Bağlar son derece düzenli, otomatik sulama sistemli ve hepsinin ortasında birer adet büyük döner vantilatör vardı. Parka geldiğimizde ve çadırlar kurulduğunda saat 16.00’a yaklaşmıştı ve artık bisiklete binmek için çok geçti. Akşam yemeğinden sonra erkenden yattık.

    17 mayıs Salı
    Sabah kahvaltıdan sonra 1 gece önce gelen Jim önderliğinde 95 kilometrelik Napa Vadisi ve dağlarında bir bisiklet turu yapmak üzere hazırlandık. Diğer grup 70 km.lik parkuru yapacaklardı. Jim 64 yaşında, az konuşuyor ve sabırlı görünüyordu. Gerçek bir bisiklet tutkunuydu. Son 30 km.de yarış bisikletlerinin arkasında kalınca kaybolmalar başladı. Her seferinde Jim geride kalanları için geri dönüp buluyor ve sonra yola devam ediliyordu. Alp’in kaybolmasından sonra Jim’in yüzündeki ifade buraya neden geldim der gibiydi. Yağmur hafif çise şeklinde yağsa da bizi fazla ıslatmadı. Yolda Trek Travel yazılı tepesi silme bisiklet dolu bir minibüs gördük ve bunların Napa Vadisine bisiklete binmeye gelen insanlar olduğunu öğrendik. Dönüşte öğretmen emeklisi, Stephanie ile konuşmak eğlenceliydi. Çocuksu ve doğaldı, şefkatli bir yüreği olduğu her halinden belli oluyordu. Akşam yemeğini kısa tur yapan Türk ekip yapacaktı. Duştan sonra biraz çadıra girip ısındım. Döndüğümde mangalda köfte, bulgur pilavı, patates ve bol soğanlı salata bizi bekliyordu. Yanında şarap, rakı ve bira da olunca herkesin keyfi yerine geldi. Yine erkenden yattım.

    Katedilen mesafe 104 km/gün
    Maksimum hız 57 km/saat
    Ortalama hız 21.2 km/saat
    Süre 4.54 saat/gün

    18 mayıs Çarşamba
    Gece karanlığında gözümü açtım yine. Amerika’ya geldiğimden beri hep 4-4.30 gibi uyanıyordum. Diurnal ritm henüz buraya ayak uyduramamıştı. Gece boyunca yağmur yağmıştı ve çadırın altına naylon serdiğimizden ve naylon kenardan dışarı taştığından alttan içeri su almıştı. Ve herkes aynı durumdaydı. Uyku tulumu ve yastık ile giyim eşyalarımızda ıslaktı. Programda 117 km.lik bir parkur olmasına rağmen kahvaltıdan sonra Frank ve grubun yarısını alıp Calistoga’da Comfort İnn oteline yerleştik. Otelde çadırları ve ıslak giysileri kuruttuktan sonra Pasifica Restorante Mexicano’ya gittik. Yemeğe önümüzdeki domatesli acılı sos ve cips ile başladık. Tavsiye edilen Burita Suprema gelince bizim mutfak kültürümüze yakın bir lezzetle karşılaştık. Sosun çabuk bitmesi üzerine garson birkaç defa daha sos ve acılı biber turşusu getirmek zorunda kaldı. Yemekten sonra bir gün önce verilen 3 adet sorunun yanıtlarına geçildi. Bu deneyimden önceki beklentileriniz neydi? Buradayken neler öğrenmek, görmek, yapmak isterdiniz? Türk, El Salvadorlu ve Amerikalı bisikletçiler, sorulara akıllarına gelenlere göre cevap verdi. Ben de Frank’ın bisiklet aşkının aslında doğayı sevmek ve korumak anlamına geldiğini ve bunun aynı zamanda humanist bir yaklaşım olduğunu, kültürel değişim programının ise uluslar arası barışı amaçladığını, Frank ile Vita’nın evinin klasik anlamda bir ev olmadığını, evlerini bir okula dönüştürdüklerini, dünyanın her yanından davet ettikleri insanların kalplerine bu okulda barış tohumları ektiklerini ama kafalarına da soktuklarını ve bu tohumların daha sonra tüm dünyaya yayıldığını, Frank ile Vita’nın yaşamlarını bu ideale adadıklarını söyledim. Dünyaya açtıkları bu okul için onları tebrik ettim. Frank mevcut tablonun sadece kendilerine mal edilmesinin hatalı olacağını, emeği geçen bir sürü insanın bulunduğunu her zamanki mütevaziliği ile ekledi. Yemekten sonra otele dönüp uyuduk.

    19 mayıs Perşembe
    Sabah erkenden kalkıp eşyaları minibüse yükledik. Frank kamyonu teslim etmek için gitti. Kahvaltıdan sonra bisikletlere atlayıp yola çıktık. Yolun her iki yanı ağaçlık, ağaçların altı da yeşil çayırdı. Grup ikiye ayrıldı. Önde hızlı gidecekler, arkada yavaşlar, herkes grubunu seçti. Öndeki gruba Jim, arkadakine Osman ve Judy tandem bisikletleriyle önderlik edeceklerdi. Yolda bir ara hafif bir çiseleme olsa da, yola devam edip Korbel California Champagne’de şampanya tadımı için mola verdik. Tezgahın üzerindeki notta 8 çeşit şampanya tanıtılıyordu ve ucuzdan pahalıya doğru sıralanmıştı. 5 kişi dörder çeşit şampanya tadımından sonra artık utanıp dışarı çıktık. Ama şampanyadan olmasa da, ortamın ve barmenin güzelliğinden olsa gerek herkes keyifliydi. Hemen yandaki Delicatessen&Market lokantasında Türk olduğumuz için hindili sandviç yedik. Yola devam edip dünyanın en uzun ve en yaşlı ağaçlarının olduğu Armstrong Redwoods Parkına gittik. Colonel James B.Armstrong 1900’de 26 yaşında buraya yerleşip, korunması için satın almış ve ölümünden sonra da buraya adı verilmiş. Adı ile anılan ağaç 308 feet boyunda, çapı 14.6 feet, yaklaşık 1400 yaşındaydı. Bir diğer ağacın yaşı ise 1300 olarak kayıtlıydı. Parkta ağaçlar sıkı korunmaya alınmış, yürüme yolları ayrılmış ve yürüme yollarına ağaç yongaları serilmişti. Ortada bir yerlerden küçük bir dere akıyordu ve parkta ağaçlar ancak ölmüşse kesilip bulunduğu yerde çürümeye bırakılıyordu. Ekosistem korunuyordu. Her yer bu yönde uyarı levhaları ile doluydu. Gökyüzü ağaçlar arasından zorlukla görülebiliyordu. Parktan ayrılmak içimizden gelmedi ama yola devam ettik. Yol boyu meşe, çam, kestane ve adını bilmediğim diğer ağaçların yanından geçtik. Altı ve üstü yemyeşil ormanda, bisiklete binmek, başlı başına bir zevkti. Sonunda Russian River boyunca ilerleyerek Casini Ranch Campground’da kampı kurduk. Moskow Market çalışanı, okyanusun sadece 4-5 mil uzakta olduğunu söyleyince zaman da uygun olduğundan tekrar pedallara asılıp Alp’le birlikte Pasifik okyanusu kıyısına gittik. Okyanusun kıyısında otururken kafamdaki mesafe kavramlarının da değişmeye başladığını düşündüm. Karşımda sanki görebilecekmişim gibi Japonya’ya doğru baktım, kırılan dalgaları seyrettim. Geri döndüğümüzde diğer grubun kampa varmış ve çadırları kurmuş olduğunu görünce sevindim. Gökhan bugün bisiklete binememişti, minibüsü kullanmıştı, ama yine de yüzü gülüyordu. Kamp kurulmuş, Vita yemeğin başına geçmiş, fıçı şarap kenara konulmuştu ve artık bana bir görev düşüyordu.

    Katedilen mesafe 115 km/gün
    Maksimum hız 68 km/saat
    Ortalama hız 24 km/saat
    Süre 4.52 saat/gün

    20 mayıs Cuma
    Sabah ilk defa olarak ortalık aydınlanırken uyandım. Galiba diurnal ritm artık kendini uydurmaya başlamıştı. Kahvaltı bittiğinde yine 2 gruba ayrılacağımızı ve 1. grubun 110 km, 2.grubun 80 km yapacağını herkesin grubunu seçmesini istediler. Öğlen yemeği olarak kendimize birer sandviç hazırlayıp, Osman ve Judy tandem bisikletleriyle, Jim, Chris, Berkant, toplam 8 kişi yola koyulduk. Cazadere yoluna girdiğimizde yokuşların sertliği de övgüye değerdi doğrusu. % 18 meyil işaretini görünce pedallara daha bir asıldık. Sürekli viraj ile ilk tepeye tırmandık, tatlı bir meyille indik, sonra tekrar tırmandık, hafifçe indik. Bu defalarca tekrarlandı. Bir ara yokuşu çıkarken arkamdan gelen bir homurtu ile kenara çekildim. Önümdeki tek sıra halindeki 6 kişiye “car back” diye bağırdım ama zaten herkes tek sıra gidiyordu. Hızım 13-15 arası gidip gelirken arkama döndüğümde bir canavarın arkamda korna çalmadan ve hiçbir sabırsızlık göstermeden benim hızıma uyarak geldiğini gördüm. Yokuş bittiğinde arkamdaki 8 silindirli Chevrolet pikap şerit değiştirdikten sonra yine korna çalmadan yanımızdan kontrollü bir şekilde geçti. Bu durum tüm California gezisi boyunca hiç değişmeden devam etti. Öğlen saatinde tepelerden birinin üzerinde önümüzde birbiri ardına uzanan tepeler ve orman manzarasını bulunca mola verip yemeğimizi yedik. Osman yanıma gelip, önümüzde oturan Jim, Judy ve Chris’i göstererek “işte arkadaşlarım, işte Amerika bu” derken onlarla övünç duyduğu belliydi.

    Yemekten sonra, güneşin de etkisiyle çayırın üzerine serilip bir süre gözümü kapattım. Dik güneş ışınlarının altında yaz sıcağının egemenliğindeydim. Dünyanın öbür ucunda güzel bir dağda, görme ve hissetme duyusunun zevkini çıkarıyordum. Seyahatteydim; yaşadığım yer ve günlük yaşamımla ilgili, hiçbir dert ve işin peşimden koşamadığı bir özgürlüğü yaşıyordum.
    Tekrar yola koyulurken Berkant’ın arka lastiğinin patlak olduğunu görünce oturup onardık. Yol yine dik çıkışlar ve aynı şekilde inişlerden oluşuyordu. Önümdeki Berkant virajlara son hızla giriyor ve süratini eksiltmiyordu. Virajlardan ürktüm, ona yetişmekten vazgeçip hızımı yavaşlattım. 8-10 km gittim gitmedim, ormandan bir tuhaf ses işittim. Önce çocukların oyun oynadıklarını düşünürken sonra bunun bir inleme sesi olduğunu anladım ve ve frene basıp durdum. 52. km de yolun kenarına gelip aşağıya dere kenarına baktığımda Berkant ve Kazım’ın bisikletleriyle birlikte suyun içinde yattıklarını gördüm. Berkant kötü durumdaydı ve inliyordu. Ayakkabılarımı çıkarıp aşağıya inerken Gökhan arkadan geldi, sonra diğerleri. Kazım ses çıkarmadan derenin yanındaki taşların üzerinde yatıyordu, ama bir şeyi yok gibi görünüyordu. Berkant’a baktığımda sağ uylukta şiddetli ağrı, şişlik, göğüste solunumla şiddetli ağrısı vardı. Nabzı normal görünüyordu. Hep birlikte onu yukarıya taşıyıp güneşli bir yere yatırdık. Arka tekerinin inişte tekrar patladığını ve kontrolünü kaybettiğini söyledi. Kazım’sa kendi kendine yukarı çıkıp asfalta yattı. Bu arada Judy telefonu Chris’e verip, sinyal alan bir yerden acil yardım istemek için gönderdi. Chris her zamanki sakinliği ile telefonu alıp yola çıktı. Yarım saat kadar sonra itfaiyenin ilk yardım görevlisi geldi. Arkasından da paramedic görevlisi ve bölge şerifi derken ortalık resmi araç doldu. Her iki yaralıyı da uygun şekilde bağlayıp götürdüler. Herkesin keyfi kaçmıştı. Yola devam edip kampa geldiğimizde herkes merak içindeydi. Olayı herkese tekrar tekrar anlatmak zorunda kaldım

    Katedilen mesafe 86 km/gün
    Maksimum hız 62 km/saat
    Ortalama hız 19.7 km/saat

    21 mayıs Cumartesi
    Sabah kahvaltıdan sonra kampı toplayıp minibüse yükledik. Jim ve Stephanie bugün ayrılıyorlardı. Stephanie’nin hep güleç yüzü ve sempatik tavırlarını tekrar Santa Cruz’da görecektik. Önce Duncan’dan ormanların arasından geçtik. Sonra Osman ve Judy’nin tandeminin hızına uyunca kilometreler hızla tükenmeye başladı. Yine bir kez daha, ovadan yukarıya, dağlara çıktık ve ormanlar bitip manzara geniş çayırlarda otlayan koyun ve inek sürüleri görüntüsüne döndü. Tandemin arkasında bir süre Alp ve Gökhan ile beraber giderken Alp yorulup rüzgar boşluğundan koptu. Bense Gökhan’ın arkasındaki yerimi bırakmaya pek niyetli değildim. Nihayet Oksidental kasabasına vardık ve arkadan gelenleri beklemek için durduk. Etrafta tek katlı evler, bir sürü bisikletçi vardı ve önümüzdeki yoldan arkasındaki römorkta tıka basa bisiklet ve rüzgar sörfü dolu arabalar geçiyordu. Oturduğumuz kahvenin karşısında 3 tekerlekli bir BMW vardı. Gidip yakından bir baktım. Karşı köşede ise çok sayıda Harley Davidson’lu motorsikletçi sohbet ediyorlardı. Gözde onların yanına gidip beraber resim çektirdi. Bu arada bisikleti boş verip onlara takılması yönünde teklif de aldı.

    Moladan sonra Osman ve Judy’nin arkasında tekrar sürat başladı. Hafif yokuşlar 30-35 km, düz yolda ise 40-45 km ile gidiyorlardı. İnişlerde ise tandeme yetişmek mümkün görünmüyordu. 60 km sürat ile bir süre arkalarından pedal çevirdikten sonra artık 70 km.nin üzerine çıkan süratlerde benim Nishiki mtb ile yetişmem mümkün görünmediği gibi, bu süratlerde öndeki bisikleti takip etmek bana tehlikeli de göründü. İnişlerde 2 kez hızın tehlikeli süratlere çıkması nedeniyle rüzgar boşluğundan çıktım. Neyse ki yokuşlar vardı ve yokuşta tekrar tandemi yakalayabiliyordum. Bir 15-20 km daha bu şekilde gittikten sonra artık tahammül edecek halim kalmadı ve pes ettim. Rüzgar boşluğundan çıkıp 30-35 km ortalama ile bir süre gidince tekrar solunumum normale döndü. Kendime gelince, içimden keşke uzun bir yokuş çıksa da tekrar yetişsem derken, yokuş göründü. Ama ne yokuş; ayağa kalkıp bacaklarımın tüm gücüyle yokuşa saldırdım. Galiba biraz da tandemin hızını azaltması ile tekrar Osman, Judy ve Gökhan’ı yakaladım. Gökhan bugün müthiş bir performans göstermişti ve dağ bisikleti ile tandemin arkasından hiç ayrılmamıştı.

    Monte Rio’dan sonra uçar gibi vardığımız Tomales’de güneşin altında yanımızda getirdiğimiz öğlen yemeğini yedik. Okyanusu ve Tomales Körfezinin görüntüsünü seyrettik. Güneye doğru ilerlerken rüzgarı da arkamıza aldık. Tabii keyfimiz yerinde sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Rüzgarı arkasına alan tandem uçuşa geçti. 40-45 km hızla düz yolda tandemin arkasında giderken çevremi görmüyordum bile. Gözüm Gökhan’ın arka tekerinde, her iki elim frende, bu sefer 45-50 km hızla çılgın bir seyir başladı. Osman’ın performansına diyecek yoktu. Judy ise tandemin arkasında uyumlu bir şekilde pedal çeviriyordu. Tandem bisikletlerde uyumun ne kadar önemli olduğunu sonradan kendi deneyimimle görecektim. Kısa bir moladan sonra diğerleri ile buluştuktan sonra 4 mil ilerdeki Olema Ranch Campground’da kampı kurduk. Bu akşam yine Türk yemeği pişecekti ve alışverişten sonra Gözde’nin talimatları doğrultusunda yemek hazırlığına giriştik.

    Akşam Paula, Chris, Julia ve Michael’da geldiler, yemeği beraber yedik. Yemekten sonra ateşin etrafında oturup bir gün önce verilen sorularla ilgili herkes kendi fikrini anlattı. Kendi ülkenizde Amerika hakkındaki düşünce nedir ve bunu kendi Amerika deneyiminizle nasıl karşılaştırırsınız sorularının yanıtları şaşırtıcı oldu. Amerikan dış politikasının Ortadoğu’daki yansımasının bu kadar olumsuz olabileceğini düşünmemişlerdi.

    Katedilen mesafe 75.8 km/gün
    Maksimum hız 67 km/saat
    Ortalama hız 33.7 km/saat
    Süre 3.12 saat/gün

    22 mayıs Pazar
    Sabah kampı topladık, kahvaltıdan sonra saat 08.30 gibi yola çıktık. Bugün hedefte San Fransisko vardı. 15 km kadar tandemin arkasında Gökhan, Alp Michael, Chris’le birlikte gittikten sonra yolun kenarında toplandık. Önümüzde 7 millik sıkı bir yokuş olduğu söylendiğinde Liane’nin yüzü ekşidi. Yokuşa sardığımızda yanımızdan ve karşımızdan sayısız bisikletçi geçti. İnsanlar kadın, erkek rengarenk kıyafetleri içinde keyif içinde bisiklete biniyorlardı. Chris’in anlattığına göre, arabalarını çevre kasabalara bırakıp bisiklete binenlerin sayısı öylesine çoğalmış ki, kasaba sakinlerine park yapacak yer kalmayınca park yerleri dışında park edenlere trafik cezaları kesilmeye başlanmış. Bir ara yokuşta hızımı artırıp 13-14’e ulaşınca Michael’i geçtik ama galiba arkadan gitmek istemedi. Tekrar ayağa kalkıp hızını artırdı ve gözden kayboldu. Yarış bisikletleri ile yokuşta kapışmak hoşumuza gitmişti. Bizden başka dağ bisikleti kullanan da yok gibi bir şeydi. Başlarda yolun iki yanı ormanlık iken tırmandıkça orman yerini geniş çayırlara bıraktı. Ağaçların sık olduğu bir yerde, Gökhan’ın bisikletine bir hayvan atladı, Gökhan şaşırdı. Tekere çarpan hayvan sonra tekrar geriye düşünce sincap olduğunu anladık.

    Rakım 595 metrede yokuş bittiğinde şaşırtıcı bir tepedeydik. Başımızın üstünde, çepeçevre etrafımızda, ayaklarımızın altında, müthiş bir manzaranın tam içindeydik. Aşağıda kıyıda, okyanusun ard arda kırılan dalgalarını görüyorduk. Minibüsde burada park etmişti. Mount Tamalpais State Park’da Vita ve Julia’nın getirdiklerinden kendimize birer sandviç hazırlayıp öğlen yemeğini yedik. Yemekte Osman bulunduğumuz Mount Tamalpais’in dağ bisikletinin doğduğu yer olduğunu anlattı. Gary Fischer ve arkadaşı burada çocuk bisikletlerini modifiye ederek, tepeden aşağı yarışlar düzenlemişler ve bu yarışlar giderek dağ bisikletinin öncülerinin ortaya çıkmasına yol açmıştı.

    Yemekten sonra genellikle dik iniş şeklinde bir yol izledik. Frank öndeydi ve kimsenin kendisini geçmesini istemedi. İniş bitince Sausalito’ya girdik. Okyanus kıyısında küçük ve sevimli bir kasabaydı. Bisiklet yoluna girdiğimizde binlerce insanın bisikletleri ile gidip geldiğini gördüm. 110.Higway’in viyadük köprüsü altından, sonra su üzerinde yüzen evlerin yanından geçtik. Verandalarında saksılar içinde çiçekler sarkıyordu. Biraz yokuş çıkınca Golden Gate köprüsüne çıktık. Pazarları köprünün sağ tarafı bisikletlere, sol tarafı yayalara açılıyormuş. Köprüye çıktığımızda rüzgar da kuvvetlendi ve ortasını geçtiğimizde kontrolu kaybettirecek kadar kuvvetle esmeye başladı.

    Yanımızdan yüzlerce bisikletli peş peşe her iki istikamette gidiyordu. Köprünün bittiği yerde inşa eden mühendis Joseph B.Strauss’un bir heykeli ve köprü hakkında bilgiler bulunuyordu. Köprü 1929-37 yılları arasında inşa edilmişti ve 4200 feet uzunluktaydı. Aşağımızda, körfezde ise yüzlerce yelkenli, sert esen rüzgarda seyrediyorlardı. Yola devam ettiğimizde marinanın yanından geçtik ve teknelere bakarken yine içim gitti. Bir gün bu yelkenlilerden biri de benim olacaktı ve uzak denizlere yelken açacaktım. San Fransisko’nun ortasında Fort Mason Hostel’de yerleştik. Burada duşlar 6 kişilik, bizim oda 9 kişilikti. Ortalıkta dünyanın farklı dillerinden kelimeler uçuşuyordu, kaydımızı yapan hanımın da Bodrum’da 4 ay çalışıp çat pat Türkçe konuşması bize sürpriz oldu. Yıkanıp biraz dinlendikten sonra yemeğe çıktık.

    Meşhur troleybüslerden birine binip, biraz da yürüdükten sonra Alaturka Turkish Cuisine’ye gittik. İçerde çalışanlar Türktü ve tabii ki yemekler de. Garsonumuz Burcu’ya mercimek çorba ve iskender ısmarladım ve ertesi gün gitmek istediğimiz yerleri haritada işaretlettim. Burcu Hopa’lıydı ve “lazın topalı Madagaskara gitmiş” espirime çok güldü.

    23 mayıs Pazartesi
    Bugün serbest gündü. Herkes San Fransisko’da istediğini yapacaktı. Artık kenti bilinçli bir şekilde gezmeye başlamanın zamanıydı. Birgün önce gelen Frank Correia ile tanıştık ve bizim kentte bisiklet turu yapacağımızı öğrenince, o da bize katılmak istedi. Bir Amerikalı ile birlikte gezmek bize de çekici geldi. Kenti ne olsa bizden iyi biliyordu ve dil sorunu yoktu. Sabah Hostel’de kahvaltı yapıp çıktık yola. İlk durak Sport Basement idi. Her türlü spor malzemesinin olduğu söylenmişti ama bisiklet bölümünün bu kadar büyük olacağını düşünmemiştim. Buradan kevlar şerit ve yelek aldım. Alp ve Gökhan’da bir şeyler aldıktan sonra çıktık. Bu sefer rota China Town idi. Amerika’da yaşayan en büyük Çinli nüfus burada yaşıyormuş. Semtte şöyle bir gezindikten sonra Market Street yolu ile Transamerica Pyramid Building yanından Hyde Street’e sapıp Cable Car’ların resmini çektik. Yokuşun dikliği nedeniyle kablo ile çekilen tramvaylardı bunlar. İnsanlar üzüm salkımı gibi kenarlarından asılarak gidiyorlardı. Hep filmlerde gördüğümüz yokuş, biraz düzlük sonra tekrar yokuş şeklindeki caddenin de sayısız fotoğrafını çektik. Yönümüzü Best Buy’a çevirdik. Elektronik her türlü eşya inanılmaz fiyatlarla satılıyordu. Yol üzerinde ise, zenginlik ve ihtişamın yanı başında, köşe başlarında bekleyen, ellerindeki küçük elektronik eşyaları satan, gelen geçene laf atan, hırpani kılıklı zenciler bekleşiyorlardı.

    Sonra Golden Gate Parkına gitmeye karar verdik. Ama park inanılmaz büyüklükteydi ve tahmin edileceği üzere kaybolduk. Frank elinde harita ile çevredeki insanlara defalarca sordu ise de sonunda dayanamayıp boşver haritayı, bu yoldan gidelim dedim. Gidecek yerin değil, bizim için önemli olanın sadece bir yerlere gitmek olduğunu, neresi olduğunun çok da önemli olmadığını söyleyince güldü, sırtıma vurdu. Yol üzerinde Aboratoreum’da güzel bir bitki serası gördük, önündeki geniş çimenlikte San Fransisko’lu güzeller cömert pozisyonlarda güneşleniyorlardı. Devam ettiğimizde Hollanda Rüzgar Değirmenine vardık. Ahşaptan yapılmış büyükçe bir yapıydı. Çevre düzenlemesi ise göz kamaştırıyordu. Bir süre sonra tekrar okyanusun kenarına çıktık ve Cliff House önünden müthiş bir rüzgara karşı yokuş çıktık.

    Kentin kenar mahallelerindeydik, evler saray yavrusu görünümdeydi. Deklanşör çalıştı. Tabii yol bitmedi. Yine Golden Gate köprüsü kenarına çıkmıştık. Sport Basement önünden plajda bir yol bulup, sörfçülere baka baka, kentin içine tekrar daldık. San Fransisko alan olarak aslında büyük bir kent değildi. Doğudan batıya ve güneyden kuzeye 11 km.lik bir alanda kuruluydu. Alan dar olduğundan ve bizdeki gibi herkes istediği yerde ev yapamadığından yukarıya doğru büyümüştü. Palace of Fine Art yanından yola devam ettik. Sanıyorum bu sefer Frank biraz da bizi denemek için nerede yokuş varsa bizi oraya götürdü. Karşımıza inanılmaz diklikte bir yokuş çıktı. Ön tekerlek havaya kalkmasın diye öne eğildim. Uzun zamandır kullanmadığım, arkadaki 32’li dişliye vitesi attım. Hadi bizimkiler dağ bisikletiydi ama Frank yarış bisikleti ile nasıl çıkıyordu inanamıyordum. 54 yaşında Portekiz asıllı, saçları kırlaşmış, elleri yağ içinde, Toyota’da mekanik bölümünde çalışan, garajında 20 küsur bisikleti olan bir teknisyendi. Vücut yapısına bakılırsa güçlü görünüyordu, pedal çevirmekten ve mimiklerini izlemekten zevk almıştım. Ara sıra kırmızı ışıkta geçen bir bisiklet delisiydi; aynı dili konuştuğumuzu hissettim, bizden biriydi. Belki de Akdenizli olmasındandı.

    Neyse yokuş bitti ve beklemediğimiz bir olay oldu. Yokuşun sonunda bir ışıklı kavşak vardı ve tüm trafik bizi görünce aniden durdu ve bize yol verdiler. Önce ne yapacağımı kestiremedim ama yokuşun üstünde artık duracak halim de yoktu. Dilim bir karış dışarda, arabalarının içinde bize ilgiyle bakan insanların önünden resmi geçit yaptık. Buradan sonra sola dönüp China Town’a tekrar saptık. Bu sefer bisikletten inip sokaklarda yürümeye başladık; kalabalığa baktım. Her tarafta Çince yazılarla dolu dükkanlar vardı. Balık ürünleri satanlar ve pişmiş et ürünleri satanların birkaç fotoğrafını çektim. Vitrindeki pişmiş ördek, tavuk ve bilmediğim türlü çeşit kızarmış kuş ve parçaları iştah açıcı görünüyordu ve havadaki kesif kızartma kokusu, yandaki dükkanlardan gelen balık kokuları ile karışıyordu. Çinlilerin, meraklı turistlerin ve duyulması olası tüm kokuların arasından ilerlemeye devam ettik. Yemek teklifimden, Alp “hocam motoru bozmayalım” deyince vazgeçtim.

    Burdan sonra Frank bizi Crookedest Street- Lombard Street’e götürdü. Yokuş çok dik olduğundan sadece inişe ayrılmıştı ve yol S şeklinde yapılmıştı. Yukarıda ve aşağıda turistler fotoğraf çekiyorlardı. Burayı indikten sonra Pier39’a gittik. Deniz kenarı düzenlenmiş ve marinaya bakan güzel bir semt yaratılmıştı. Bir cambazın kutu ve bıçaklarla yaptığı hünerini izledikten sonra az ötedeki deniz aslanlarının bulunduğu yere gittik. Yüzlerce deniz aslanına marinada bir yer ayrılmıştı ve ahşap setler üzerinde yatıp güneşleniyorlardı. Ortalık yine bisikletçiden geçilmiyordu. San Fransisko’yu gezmenin en iyi yolunun bisiklet olduğu kesindi ve pek çok kiralama şirketi bulunuyordu. Kiralık bisikletler önlerindeki şirketin adının yazılı olduğu çantaları ile hemen her yerdeydiler. Saat akşama yaklaşmıştı ve yemeği Ali ile Arzu yapacaktı. Döndüğümüzde 50 km.lik bir yol yapmış olduğumuzu söyleyince Vita, şehirde kaç tur attığımızı sordu. Nerdeyse şehri sokak sokak gezmiştik.

    24 mayıs Salı
    Hostel’de güzel bir kahvaltıdan sonra bu sefer artık dönüşe geçecektik. Golden Gate köprüsüne doğru deniz kenarından biraz yol alıp sonra dağa tırmanmaya başladık. California of Honor Palace of The Legion’da biraz oyalanıp toplanık. Amerika’da tarih olmadığından, bize göre yeni sayılan dönemlere ait anıtlar tarih adı altında sergileniyordu. Burada da Cumhuriyetin kuruluşunda savaşan meçhul askerlere ait anıtlar bulunuyordu. Birkaç resimden sonra yola devam ettik. Doly City’nin yanından geçerken manzara doyulmazdı. Pasifica’da durup tekrar grubu topladık. Küçük bir kasabaydı ve bir kavşaktan ibaretti. Motorsikletçilerin çokluğu dikkat çekiciydi. San Bruno ve Hillsborough yolundan Half Moon Bay’de durup öğle yemeği yedik. Yemekten sonra bisiklet yoluna girdik. Ortada sarı kenarlarda beyaz şeritli her bir şerit 1.5 metrelik gidiş-gelişli bir yoldu. Her iki yanı ormanlık yolda, zaman zaman ağaçlar yolun üzerinde birleşip üstümüze gölge yapıyordu.

    Yol boyu bisiklete binen, yürüyen ve koşan yüzlerce insanla karşılaştık. Bunlar arasında kadınların tek başlarına yürüyüp koşması gerçekten hoş bir manzara oluşturuyordu. Crystal Springs Resovior’da baraj yanında toplanmak için durduğumuzda Mustafa’nın kaybolduğu anlaşıldı. Minibüsle uzun telefon görüşmelerine rağmen sonuç alınamayınca Jim ve Chris, aramak için geriye döndü. Çevre, öğretmenleri ile birlikte gelen okul çocukları ile doluydu ve neşeli kahkaha sesleri geliyordu. Yola devam ettik, her iki yanımız göz alabildiğine çayır ve dağların tepeleri kısmen sis içindeydi. sıkı bir yokuştan sonra aynı sıkılıkta bir iniş ve ardından dar ve müthiş bir kamyon trafiğinin bulunduğu bir yoldan Taqueria 3-Amigos Mexican Food’a vardık. Akşama doğru Butano Ranch Campground’da çadırları kurduk. Yine dünyanın en büyük ağaçları olan Sequoia, Monterey Selvisi ve ceviz ağaçları dışında adını bilmediğim başka ağaçların bulunduğu vahşi bir orman ve tertemiz tuvaletleri ile tenha bir parktı. Tenha olmasının nedeni sıcak su ve duşun bulunmamasıydı. Notlarımı alırken yanıma gelen Vita, Amerikalıların kampı sevdiklerini ama konforlarını da beraberinde istediklerini söyledi. Buz gibi akan çeşmenin suyunu bisikletin matarasına doldurup, Alp ve Gökhan’la birlikte duşumuzu aldık. Diğerleri soğuk su nedeniyle duş almamayı tercih etti. Bir bardak şarabımı da alınca rahatlayıp akşam yemeğine yardımcı oldum. Jim ve Stephanie’nin torunu Britney akşam yemeğini pişirdi. Doğrusu güzel bir makarna olmuştu.

    25 mayıs Çarşamba
    Butano parkında çadırda uyumak gerçekten zevkti. Gece iyi uyudum. Sabah kalktığımda, kampı toplayıp arabaya yükledik. Kahvaltıdan sonra kamp görevlisi ile birlikte resimler çekildi ve yola koyulduk. Bugün yolumuz kısaydı. Bütün vadi, ağaçların üstünü örten bir sisin ardına gizlenmişti sanki. Bir süre dağların arasında ormanlık bölgede pedal çevirdikten sonra okyanus kıyısı boyunca ilerleyip Alp, Gökhan ve yolda rastladığımız Britney’i de ara sıra iterek hızla ilerlemeye başladık. Davenport’tan sonra artık grup da dağılmıştı. Önüme çıkan bir kavşakta biraz beklemenin iyi olacağını düşünüp, kavşağı biraz geçip az ilerde bekledim. Alp ve Gökhan hemen arkamızdaki Another Bike Shop’a girdiler. Ben de Britney’le sohbete daldım. Berkeley’de okuyan sempatik bir üniversite öğrencisiydi, biraz toplucaydı ama iyi pedal basıyordu. Bana hocalık günlerimi hatırlattı. Gelen giden olmayınca bende bisikletçiye girip burası neresi diye sordum. Meğer Santa Cruz’a gelmişiz, haberimiz yokmuş. Ekibi toplarken Ali ve Arzu’da çıkageldi. Hep birlikte Frank ve Vita’nın evine doğru yola çıktık.

    Katedilen mesafe 106.8 km/gün
    Maksimum hız 62 km/saat
    Ortalama hız 20.7 km/saat
    Süre 5 saat/gün

    27 mayıs Perşembe
    Sabah yine erkenden kalktım, yatakta döndüm durdum. Oğlumu düşündüm, özlediğimi fark ettim. Neyse ki gezinin sonuna gelmiştik ve bir daha bu kadar uzun süre oğlumdan ayrılmamaya karar verdim. Vita ile Frank’ı düşündüm. Uzun bir süredir evlerinde kalıyordum, yaşama sımsıkı bağlı, insan ve doğa sevgisiyle dolu iki insan. Farklıydılar, evlerine davet ettikleri insanları ciddiye alıyorlardı ve bu evde sınırsız bir hoşgörü vardı. Evleri adeta bir okuldu ve bu okulda davet ettikleri insanların kalplerini kazanıyorlardı. Yaşamlarını ideallerine adamışlardı. Konukları olmaktan gurur duydum. Kahvaltıdan sonra Vita ile biraz lafladım. Evlerine gelen diğer konuklardan ve dini farlılıklardan konuşurken Frank Courier geldi. Bugün bizi arabasıyla bisikletçi dükkanlarına götürecekti. İlk durak Dave’s bikes idi. Hem yeni, hem de eski bisikletler ve parçaları satılıyordu. Bundan sonra Campbell’de Outdoor World ve Performans Bicycles, Frys Elektronik Mağazasını teker teker ziyaret ettikten sonra sıra Mountain View’da dünyanın en büyük bisiklet mağazası olan Supergo’ya gittik. Gerçekten görmesem inanmazdım, mağaza gerçekten devasa boyutlardaydı. Yüzlerce bisiklet ve binlerce bisiklet parçası raflarda diziliydi ve insan nereye bakacağını şaşırıyordu. Çıktığımızda saat 16.00’ya yaklaştığından akşam yemeği için geri döndük. Akşam yemeği için Gary’nin evinde buluşulacaktı. Gittiğimizde bizi epey bir kalabalık ve sıra sıra yemekler karşıladı. Gary vejeteryandı ve evinde et ürünü yenmiyordu. Yemeklerse gerçekten lezzetliydi.

    26 mayıs Cuma
    Sabah kahvaltıdan sonra kamp malzemelerini toplayıp arabaya yükledik. Bisikletin lastiğini Frank’ın verdiği 26x1.25 lastik ile değiştirdim. Tamamen düz, üzerinde hiçbir çizgi olmayan bir lastikti. Pek aklıma yatmamıştı ama, yola çıktığımda bisikletin yağ gibi kaydığını farkettim. Osman’ın akort teli dahil tamamen karbon ve Campagnolo malzemeli Trek yarış bisikleti önde, biz arkada yolculuğa başladık. Gökhan benden daha yapılı olduğundan onun rüzgar boşluğuna yerleştim ve 40 km. kadar gittikten sonra bir toplanma molası verdik. Kilometre saatine baktığımda ortalama hızımızın 31.8 olduğunu gördüm, adeta uçmuştuk. Gruptan kopan Alp ve onu yalnız bırakmayan Frank birkaç dakika sonra geldiler. Suyumuzu içip, ihtiyaçlar giderildikten sonra bu sefer daha yavaş bir tempoda bisiklet yoluna girdik. Her iki yanımız kedi tırnakları ile doluydu ve çiçek açmışlardı. Uzaktan okyanus görünüyordu. 15-20 km. kadar bisiklet yolundan gidince, uzaktan Monterey göründü. Bir tatil kenti görünümündeydi. Veterans Memorial Parkta kampı kurduk, öğlen yemeği yedik. Yemekten sonra Frank bizden ayrılıp Santa Cruz’a döndü. Kuzeyde bir yerlerdeki bir bisiklet yarışına gidecekti. İnsanların modifiye ettikleri tuhaf bisikletleri ile yaptıkları bir yarıştı bu. Ben de Alp ve Gökhan’la birlikte kent turu yapmaya karar verdim. Osman’da bize katıldı. Monterey’de bulunan bisikletçileri gezdik.

    Kampa döndüğümüzde diğer grup Aquarium’a gitmişti. Kamp ateşinin yanında yemeğimizi yerken Emily, kaza geçiren Berkant, Muhlis, Stephanie ile birlikte Liane ve Gözde de gelmişti. Emily ile biraz CCE’yi konuştum. CCE grubunu anlatırken, yaptıklarının bilincinde olduğunu gördüm. Hareketleri, giyim tarzı, konuşması ile gerçek bir zerafet ve nezaket örneğiydi; onunla konuşmak bir zevkti.

    Katedilen mesafe 90.5 km/gün
    Maksimum hız 61 km/saat
    Ortalama hız 26.8 km/saat
    Süre 3.37 saat/gün

    28 mayıs Cumartesi
    Sabah kahvaltıdan sonra Alp, Monterey’de tek başına gezmeyi tercih etti. Biz de Osman’ın liderliğinde çevrede uzunca bir gezi yapmaya karar verdik. Hedef Big Sur’a gitmek, güzelliğiyle ünlü Big Sur’un fotoğraflarını çekmekti. Yola çıktığımızda Gökhan kayboldu, kalanlarla yola devam ettik. Mavi gökyüzü altında, Pebble Beach çevresindeki sahildeki milyon dolarlık modern yazlık villaları, çayırlık alanları, bahçeleri ile önlerindeki dünyanın en pahalı arabalarının arasından geçtik.

    Sağımızda okyanus, solumuzda uçsuz bucaksız golf sahaları uzanıyordu. Osman son dünya golf şampiyonasının burada yapıldığını söyledi. Golf sahası içinde bir abide gibi yanlara doğru dağılan Monterey selvileri adeta bir sanat eserini andırıyordu ve üzerlerinden güneş her yana ışıltılarını saçıyordu. Rüzgar arkadan ve hafif yandan esiyordu ve yol da iyi gidiyordu. Ancak grubun hızına uyamayıp arkada kaldım. Diğerlerinin arasında tek dağ bisikleti benimkiydi. Dağ bisikleti ile yarış bisikletinin sürat farkını burada daha iyi anladım. Lastik ne kadar ince olursa olsun, mtb yürümüyordu. Bisikletin üzerindeki pozisyon ve vites sistemleri, ağırlık dağılımı, her şey önemliydi. Yolda Julia ve Michael’i gördük, dönüyorlardı. İçimden onlara katılmak gelse de devam edip Rocky Creek Köprüsünü geçerek Big Sur’a vardık. Ama dönüş beni kaygılandırıyordu. Kilometre saati 75’i gösteriyordu ve ancak karanlıkta varacağımı düşünmeye başladım. Bir şeyler yedikten sonra diğerlerini beklemeden kalkıp yola koyuldum. Rüzgar önden öylesine kuvvetli esiyordu ki, bir ara yokuş aşağı bisikleti bıraktım, bisiklet durdu. Yokuş çıkarken problem olan rüzgar, inişlerde de yolu yokuşa çeviriyordu. 35 km kadar gittikten sonra bana yetiştiler. Campbell’den sonra geldiğimiz yolun dışında daha kısa bir yoldan gelmek üzere bir yokuşa sürdük bisikletleri. Bir süre daha gittikten sonra Monterey’e vardık. Saat 16.30 sularıydı ve gidip oğluma Bay Bike Shop’tan bir adet treyler bisiklet aldım. Benim bisikletin arkasına bağlayıp kamp alanına döndük.

    Akşam yemeği için Julia ve Michael et ve sosis getirmişti. Geçen yıldan tanıdığım Julia’nın, eşi Michael’le bisiklet gibi yaşamlarında paylaştıkları kocaman bir ortaklık olduğunu gördüm. Mutlu görünüyorlardı. Jim gitar çalıp etkileyici sesi ile western parçaları söyledi. Balıkçı emeklisiydi, uzun boyu, beyaz saçlarıyla, arkada bıraktığı onca yıla karşın, güçlü görünüyordu. Yüzünde geride bırakılmış güzel bir yaşamın izlerini gördüm. Mangalın yanında şarap iyi gitti.

    Katedilen mesafe 136 km/gün
    Maksimum hız 69 km/saat
    Ortalama hız 22.7 km/saat
    Süre 9.49 saat/gün

    29 mayıs Pazar
    Sabah kahvaltı ve kamp toplama faslı bittikten sonra, yine 2 gruba ayrılıp düştük yollara. Alp ve Gökhan, Frank’la konuşup bugün kendi başlarına doğrudan Santa Cruz’a dönmek, kalan zamanda kentte gezmek istemişlerdi. Highway yanındaki her iki yanı ağaçlık ve kedi tırnakları ile kaplı 23 km.lik kesintisiz bisiklet yolundan gittik. Sonra ananas ve çilek tarlaları arasından mis gibi çilek ve ananas kokularını içimize çekerek yol almaya başladık. Bir süre sonra bir bakkalın önünde grup toplandı. Bugün benim dinlenme günümdü. Dünkü sıkı yoldan sonra adeleler kasılmıştı ve kendimi zorlamamam gerekiyordu. Osman ve arkasındakileri bırakıp Frank ve Julia’nın peşinde onların hızıyla ilerliyordum. Bir ara yokuş çıkarken arkamdan bir elin beni ittiğini hissettim. Frank’ti ve yakın zamandaki açık kalp ameliyatı geçirmiş biri için inanılmaz bir performansı vardı. Bir kaşifin, gezgin ruhu vardı onda. Yaşama sımsıkı bağlı, sabırlı biriydi. Dünyayı keşfetmek, görmek, tanımak için kendi cesaret ve direnç sınırlarını zorlayanlardandı. Bisikletle Avrupa’yı gezmiş, soğuk savaş döneminde Sibirya’ya gitmiş ve Vita ile dönmüştü.

    Grupta Judy, Osman, Frank, Julia, Michael, Ali ve Arzu vardı. Santa Cruz yolunda ilerleyerek Castroville yönüne sağa döndük ve Elkhorn Slough National Estuarine Reserch Reserve parkında mola verdik. Uzakta bir elektrik santralının bacası ve okyanus görünüyordu. Okyanusla toprak arasında ise bir gölet vardı. Yağmur suları fazla yağdığında park görevlisi Christina, gölete aktığını ve okyanusun gel-git sırasında her gün gölete tuzlu su taşıdığını, çevrede birçok balık ve kuş çeşidinin yaşadığını anlattı. Parka girerken herkesin ayakkabılarını fırçalaması ve ilaçlı suya sokması zorunluydu. Yola devam edip Watsonville’in içinden geçip Corralitos’da kahve molası verdik. Kahvemizi içerken yanımızdan geçen 5-6 kişilik rengarenk bisiklet giysileri içindeki hatun grubu için Ali’nin “günden mi geliyorlar, güne mi gidiyorlar” sorusu gülüşmelere yol açtı. Aptos’a vardığımızda bir müzik festivalinin olduğunu gördük. Zaten Britney’de bu nedenle bize katılmamıştı bugün.

    Katedilen mesafe 72.5 km/gün
    Maksimum hız 53 km/saat
    Ortalama hız 22.6 km/saat
    Süre 3.12 saat/gün

    30 mayıs Pazartesi
    Bugün yine serbest gündü ve planımız Santa Cruz’da keyfimize göre dolaşmaktı. Sabah Gökhan önce Osman’ın evine gidip bisiklet bakmak istediğini söyledi. Kendine bir yarış bisikleti almak istiyordu ama uygun bir şey bulamadı. Ben de bu arada garajdaki 16 bisikletin resmini çektim. Judy’nin ikram ettiği çayı içerken evlerine bir göz attım. Ev bisiklet kitapları ile doluydu ve her ikisine ait kitapları karıştırırken, bisiklet sevdalısı bir aileyi, bisiklet sevdasının insanı nerelere götürebildiğini gördüm. Tandem üzerindeki uyum, ilişkilerinde de gözleniyordu. Bu güzeldi. Bu arada saat öğle olmuştu ve Alp bizi bekliyordu. Alp’in evine gittiğimizde ev sahibesi Jane’in zevkine hayran olmamak mümkün değildi. Sahil kentlerine özgü mimari tarzda, geniş ve sürgülü camlı pencereleri olan ve fazla hiçbir eşyanın göze çarpmadığı bir ev. Alp, Gökhan ve ben, şehir turu başladı. Önce şehir merkezine inip buradan sahil boyunca bisiklet sürdük ve plajlarda bir süre oyalandık.

    Family Bicycle Store’a uğradık. Bir şey almasak da bisikletlere ve malzemelere bakmak, tek tek incelemek bizim için zevkti. 35 bin nüfuslu kentte 7 adet bisiklet mağazası bulunuyordu. Ama Bicycle Church biraz farklı bir yerdi. Çalışanlar burada gönüllü çalışıyorlardı ve içerde inanılmaz sayıda kullanılmış bisiklet parçası vardı. Bisiklet kadrolarından imal edilen kapısı da çok ilginçti. Plajdan şehre doğru düşünceli bir şekilde giderken, buradaki günlerimi aklımdan geçirdim. Yirmi gündür buradaydım ve buradaki bir grup insan zor bir iş yapmışlardı. Yirmi gün evlerinde bir yabancıyı konuk etmişler, evlerindeki alıştıkları düzenlerini bozmuşlardı. Bunu bir amaç için yapmışlardı. İnsanı, doğayı ve uluslararası barışı hedeflemişlerdi. Gezgin ruhlu insanlardı. Tüketici değil, üreten, yalın insanlardı ve hayatı zevkli yaşıyorlardı. Zengin değillerdi ama cesaretli, meraklı ve dirençliydiler. Bu grubun üyelerinin ne yaptıklarının farkında olduklarını ve yaptıkları işi ciddiye aldıklarını fark etmiştim. Ben de onları ve hedeflerini ciddiye almıştım. Kendi kendime bu amaç Amerika ile sınırlı kalmamalı diye geçirdim içimden. Yarın gidiyordum ve burada bir iz bırakmam gerektiğini düşündüm. Elimde kalan bir müzik CD’si, nazarlık ve yemeniyi bir torbaya koyup üzerine bir not iliştirdim ve hatıra eşyaların asılı bulunduğu duvarın önüne koydum.

    Notta şöyle yazıyordu;

    “I hereby declare that this is a present to be given to a foreign cyclist who participates in a CCE program;
    Who is the most beatiful woman to stay in Frank&Vita’s house;
    Who feels that this house is a school which plants seeds of peace in the hearts;
    Who is intelligent to perceive the meaning of those peace seeds and is able to place it in her conciousness;
    Who is selected by Frank who knows what is beauty and dedicated his life to peace, love for humanity and love for nature...”

    31 mayıs Salı
    Bugün Amerika’daki son günüm ve akşam üzeri uçuyoruz. Sabah tüm ekip, toplu halde Chaminade of Santa Cruz’a kahvaltı için gittik. Hem bir lokanta hem bir kültür ve spor merkezi olan güzel bir tesisti. Sabah oraya bisikletle gideceğini sanıp bisiklet kıyafetlerini giyen Vita ile Frank’ın kıyafet tartışması sonunda, herkes mümkün olduğunca normal kıyafetleriyle kahvaltı salonunda yerimizi aldık. Takviyeli kahvaltı tabağım, oldukça ilgi çekti. Kahveler ve çaylar içildikten sonra Frank ortaya gelip bir konuşma yaptı. CCE olarak amaçlarını ve bu yıl ki faaliyetlerini anlattı. Bundan sonra herkese törenle üzerinde resimlerinin bulunduğu, CCE katılım belgesi verildi. Bu arada Muhlis de Frank’a bir veda mektubu verdi. Mektubu okurken Frank sık sık göz yaşlarıyla okumasına ara vermek zorunda kaldı. “Eylül 2004 de Amerika'lı ve Türk bir grup bisiklet dostunun bisiklet adına attıkları tohumların yeşerdiğini, çilek tarlasının çiçeklerini açtığını ve meyvesini vererek bize yeni dostluklar kazandırdığını, CCE’nin kültürel anlamda çilek toplamasında bizim de katkımız olmasından kıvanç duyduğumuzu” söylüyordu Muhlis.

    Son olarak ben de söz alarak bizim aslında buraya sadece bisiklete binmeye davet edilmediğimizi, bisiklet anlamında insana ve doğaya saygıyı, kültürel işbirliği anlamında uluslararası barışı hedefleyen bir grupla bu hedefler üzerinde buluşmaya geldiğimizi anlattım. Ve keşke dedim; sizler ortalama Amerikalı olsaydınız eğer, dünyada kan ve gözyaşının yerine barışın hakim olacağı, açlığın yerine sağlıklı, tok insanların dünyayı dolduracağı, nefretin yerine sevginin hakim olacağı, dünyanın daha yaşanılası bir gezegen olacağı yönünde bir konuşma yaptım.

    Kahvaltıdan sonra bir kısmı arabalarıyla işlerine döndüler ve kalanlar bizi uğurlamak için Frank ve Vita’nın evine döndüler. Evden ayrılırken, hep birlikte dış kapının önünde toplandık. Frank’ın talimatı ile herkes kapıda asılı bulunan Amerikan bayrağının bir çivisini söktü. Çiviler bittiğinde soluklar tutuldu. Herkes ne olacağını merak ediyordu ve bayrak son olarak bana ve Şadan’a teslim edildi. Teslim edilen bu bayrak Türk bisikletçilerin tümüne gösterilen dostluğun bir sembolüydü. Onlarda bizde, bir iz bırakmışlardı, hem de derin bir iz.

    San Fransisko havaalanında ayrılırken, düşünceye daldım ve ben şunu anladım: kaybolan çantalar, sivrisinekli odalar gibi gezilerde yaşanan şeyler değildi macera. Bir serüvenciyle, bir hayalperest insanla tanışmıştım. Frank Prichard’ın bisiklet aşkının, sınırları ve okyanusları aşıp dünyaya ulaştığına tanık olmuştum. Macera buydu işte. Sıra dışı birkaç insanın yaşamlarının, çevrelerini nasıl etkilediğini görmüştüm. On ya da yirmi yıl sonra zaman birçok şeyi alıp götürse de, yaşadığım bu deneyim, hiçbir zaman değerini kaybetmeyecek; halkların ve ülkelerin tüm farklılıklarının ve ilginç zıtlıklarının ötesinde, akılda sadece güzellikler ve dostluklar kalacaktı...

    Dr. M. Bülent Savran