Duyuruyu Kapat
Facebook Gözat
Twitter Gözat

Keyifle ve umutla başlayan turlarda yanlış partnet seçimi ve sonuçları

Konu, 'Şehirlerarası Gezi ve Tur Makaleleri-Fotoğrafları' kısmında gokturkgunal tarafından paylaşıldı.

  1. gokturkgunal

    gokturkgunal Aktif Üye

    Kayıt:
    14 Aralık 2006
    Mesajlar:
    153
    Beğeniler:
    135
    Şehir:
    İzmir
    Seviye:
    Huzur; anlatımında nice şairlerin, ozanların zorlandığı bu kelimenin anlamını hissetmek için Köyceğiz’e gelmek, göl kenarında oturmak ve Sandras Dağlarının gölgelediği keyfi yaşamak gerekli. Gölün suyuna dokunup bedenimi okşayan esintisi. İşte bu esintinin içimi ürperten hissinin adıdır huzur. Gerginliklerimin tümünün parmak uçlarımdan akmaya başladığını ve bedenimi terk etiğini hissedebiliyorum. Vücudumun her hücresiyle beni için için gıdıklar gibi rahatsız eden yorgunluğumu keyifle karşılamama yardım eden gölün dokunuşları. Üç günlük zor yolculuğumun, sinir bozucu aksiliklerin kara gölgesinden sıyrılmış, gün doğumunu anlatır bir huzurla öğlen sonrası anımda, günü yolculamaya hazırlanıyorum.
    İkibinyedi yılının mayıs ayının son günü, günün henüz güneşle yoğrulmaya başlamasına az kala, seher yelenin az sonrası koyulduğum yolculuğumun üçüncü günündeyim. Az fotoğraf çekebildiğim, az düşünebildiğim, çok yorulduğum yolculuğumun geride kalan üç gününü anlatmaya nasıl başlamalıyım diye düşünmekteyim.
    Yarışır misali kat edilen kilometreler nedeniyle, geçtiğim her metresinden keyif almayı umduğum yolculuğumun, geride kalan kısmından umduğum kadar keyif aldığımı söyleyemem. Bunun sorumlusu ben mi, yoksa partnerim mi? Ya da ikimizde mi? Saçmalık olarak nitelendirebileceğim, hırsla ve etrafa az ilgiyle kat ettiğimiz Gökova yolculuğumuzun keyif kısırlığının sorumluluğu her ikimizi de ait. Üç yıl önce, üç günde, Köyceğiz’den Bodrum’a keşfederek kat ettiğim yolu, dün tek günde Bodrum’dan Köyceğiz’e kat ettim. Ne de büyük başarı değil mi? Sportif performans açısından epeyce gelişmişim. Oysa amacım; sportif performansımı test etmek değil, gezmek, dinginleştirmek ruhumu, bakmanın ilerisine geçip görmek, görmenin keyfini sürmek ve gördüklerimi hissetmek. Bu umutla planlanmış yolcuğumun ilk üç gününde umut kırıklığı yaşamadığımı söyleyemem. Koskoca Gökova Körfezinde fotoğraf makinemim deklanşörü sadece dört kez harekete geçebilmişse, Akyaka’da çay dahi içmeden yol almaya devam etmişsem, bu iş keşif yolculuğu olmaktan, maraton olmaya yönelmiş.
    Hazırlıklar, ayrıntılar, onca gerekli gereksiz malzeme listeleri ve yol. Sabah altıda koyuldum yola. Bisikletim, arkasına monte ettiğim bagajım ve donatıldığı çantalarımla pedallamaya başladım. Amacım günün sonunu Bodrum Mumcularda yakalamak ve vedalaşmaktı güneşinden önce başladığım günle. Amacım doğrultusunda, oldukça iyi bir tempoyla yol almayı Söke Ovası’na kadar başardım. Fakat Söke Ovası’nın dayanılmaz, bitmek tükenmez düzlüğü, adı asfalt olan ama asfalt mantığıyla uyuşmayan engebeli zemini, karşıdan esen rüzgârı. Öncelikle sinirlerimi, haliyle kaslarımı gereğinin üzerinde yorunca, Bafa Gölü’nün ilk yansımaları, çölde karşılaşılan vaha sevinciyle yardımıma yetişti. Henüz yol alabilecek gün ışığı zamanım olmasına karşın, gerek moralim ve gerekse kaslarım beynime kal mesajını iletmişti artık. Ben de fazla direnmedim ve ilk kampımı Bafa Gölü kıyısındaki tesislerden birinde geçirmeye karar verdim. İlk uğradığım tesis, çadır konaklaması için iki lira ücret istedi, fakat suyu olmadığını da ekleyince , ben de kısır bir hoşçakalla diğer tesise yöneldim. İkinci tesiste tatlı su ve duş alma imkânı vardı, buradaki gariplik çadır konaklama fiyatı ile pansiyon konaklama fiyatı arasındaki yakınlıktı. Çadır kurmak için kahvaltı dahil on lira, pansiyon konaklama için, kahvaltı dahil yirmi lira istenilince, kısa bir pazarlıktan sonra, kahvaltı hariç onbeş liraya pansiyon konaklamasını tercih ettim.
    Bafa Gölünün üzerinden sıyrılıp, doğudaki dağların üstüne doğru henüz yol almaya başlamıştı güneş. Ben duşumu almış, temiz kıyafetler giyinmiş, akşam yemeği için göl kıyısındaki masalardan birine kurulmuştum.
    İnsanları anlamak güç, üstelik bu insanlar, adı çok biliniyor olmasına karşın, sadece yanından geçerken “ ah ne güzelmiş” denilen türden bir yerin kıyısında konuşlanmış ve yalnızlığı her noktasına sinmiş tesisse. Bafa Gölü, mitolojiyele yoğrulmuş, antik çağ tanrılarının uğrak diyarı. Onca kalıntı, mistik hikâyesine rağmen, genellikle yalnızlığına mahkûm edilmiş, bundan da pek şikâyetçi görünmeyen haliyle karşımda duruyor. Kıyıdaki siyah çakıl taşlarını karıştırarak, rüzgârın uğultusuyla birlikte yaratılan melodinin dinginliğinde bakıyorum karşı kıyıya. Tesisin sahibelerinden genç bir kız, zeytin sabunlarını dikkatle dizerken dolaba, ben genç bedenine bakmamak gerektiğini düşünerek istemsiz seyirle karıştırdım Bafa Gölü’nün uzaklarını. Biraz safça olduğu, bakışlarından belli olan garsona, balıkla tavuk arasında bir müddet tereddütten sonra, tavuk yemeye karar verip, büyük salata ve birayla şenlendirerek verdim yemek siparişimi. Ben orada oturmuş gölü ve sahibe kızı seyre takılı kalmışken, bir yandan gölün ritmik hareketlerinde unutmaya çalışıyordum dünün ve dünlerin gerginliklerini, bir yandan da yolu olmadığını sahibeden öğrendim karşı kıyılara dalgın dalgın bakmaktan kendimi alamıyordum. Birileri geldi, birileri gitti ve benim yemeğim masama teşrif etti. Onca yolun ardından acıkmış olduğumu anlamam için, salatanın limonuyla saf zeytinyağının birleşmesi sonrası kokunun burnuma dokunması gerekliymiş.
    Gün son demlerini tellendirirken, birkaç dakikada masayı temizleyebilmiş olmanın gururuna bürünmüş, doymuş olan karnımın teşekkürüne kulak verip, hayatımın en kötü ama bir o kadarda keyifli alışkanlığıma yenik düşerek, hoşça kal diyen günün ardından, birama eşlik adı mı desem; güzel vedalaşma anını tellendirmek mi; her ne derseniz deyin, bir sigara da tellendiriverdim. Ne yalan söyleyeyim, onca yolun ve yorgunluğun ardından da keyif verdi hani… Güneşle vedalaştıktan hemen sonra, odama çekilip onca yorgunluğun verdiği uyku cazibesiyle yatağa atıverdim kendimi.
    Meşhur kahvaltısı varmış kaldığım motelin sözüm ona. Partnerimin lafı bu, ne kadar ciddiye alınabilirse. Bense gün doğmadan yola koyulduğum için, ne güzel sahibeye, ne akıllı gözükemeyen garsona hoşça kal bile demeden ayrıldım göl kıyısı dillengecimden.
    Milas’a kadar inişli çıkışlı, keyifle yol aldıktan sonra, kısa bir kahvaltı molasının ardından öğlen olmadan Milas’a vardım. Milas rampasında yorulmadım ama tıpkı dün olduğu gibi, rampanın ardından Mumcular sapağına kadarki düz yolda, karşıdan esen rüzgâr beni hırpaladı. Bir kez daha kendime bisikletle ilgili bir öğretiyi yinelettim; yolda rampa rüzgârın yanında çok masum bir bebektir”. Üstelik cant tellerimin de dördü kopmuş, cant ayarı gümlemişti. Milas rampasının tepesine varıp, inişe geçtiğimde, nedense bisiklet gereği kadar hızlanmayınca ve sürtünme sesi kulağıma kadar ulaşınca, arka frenlerimin bozulmuş cant ayarından canta sürttüğünü anladım. İçimde oluşan isyan nehri bütün bedenimi sarmalamıştı, nereden çıkmıştı şimdi kopuk dört cant teli ve es çizerek dönen arka cantım? Yapacak bir şey yoktu, aka frenleri söküp, Mumculara kadar yola devam etmek en akıllıca olanıydı, ben de öyle yaptım. Milas’tan sonra, tıpkı dün Söke Ovasında olduğu gibi, Mumculara kadar önden esen rüzgârın isyanıyla yol almak zorunda kaldım ve iki sularında Mumculara vardığımda ilk işim partnerimi aramak değil, bisiklet tamircisi yeri sormaktı. Tarif ettikleri ilk yer, yoldan kotça altta, tahmin edebileceğiz üzere, ağırlıkla motosiklet, bazen de bisiklet tamiri yapan nitelikte bir dükkândı. Lakin onca yoldan gelmiş beni, tepeleme dolu bisikletimi görmesine karşın, işinin yoğun olduğunu cant teli tamiri yapamayacağını söyledi. Allahtan başka bir bisikletçi daha varmış, onu tarif etti, Mumcular merkez camiinin arksında küçük bir dükkândı tarif ettiği yer. Usta güler yüzüyle karşıladı ve elinden geleni yaptı. Fakat dokuzlu rubleyi çözmek için aparatı olmadığı için, ruble tarafında kopuk iki teli değiştiremedi. Mecburen o şekilde devam etmek zorundaydım. Diğer taraftaki telleri değiştirip cant ayarını yapmaya başladığın da, ben de partnerim olacak Hakan’ı aradım ve yerimi söyledim. Onbeş dakika kadar sonra, Hakan gelmişti. Gelmesiyle birlikte ilk polemikte oluşmuş oldu, nereden devam edeceğimiz polemiği? Sonunda Uyku Vadisinde gecelemeye ve oradan da, sonraki gün Milas Ören anayoluna kavuşup devam etmeye karar kıldıktan sonra, aç olan karnımı bisikletçinin arka sokağındaki, bisikletçinin demesine göre, yörenin meşhur kavurmacısında doyurup, eksiklerimizi tamamlayıp sonra koyulduk.

    Hakan aylar önce Bodrum’a geldiğinde keşfetmiş Uyku Vadisini, o zamanlar bahsetmişti ne denli güzel olduğunu, Ege ile Karadeniz karışımı bir ormanda yol aldığımı hissetim ilk an. Dağların arasında geniş sayılmayacak ama Karadeniz’e göre oldukça da geniş sayılacak düzlükleri sarmalayan dağların arasından, yeşille bütünleşerek yolumuza devam ederken, içime soluduğum her bahar zerreciği, neden sorusunu da aklıma yakınlaştırıyordu. Neden Uyku Vadisi adı? Mitolojinin neresinden, hangi efsaneden etkilenerek isim bulmuş acaba bu güzel kayın, çam, sedir ağaçlarının evliliğiyle, günlük ağaçlarının gülümsemesiyle dolu vadi.


    Mumcular-Kısırlar-Kuzyaka-Gökçeler-Uyku Vadisi


    Sessizliğin ve doğanın yoldaşlığında, içinden geçtiğimiz irili ufaklı köy ve mezraların sırdaşlığında, gizli merhabaların dinginliğinde, yirmizekiz kilometre inip çıktıktan sonra vardık yolun sonuyla birlikte Uyku Vadisine. Yolun son bulduğu noktada, kuvvetli bir hırlamanın ardından, gürler misali havlamayla irkilerek buluştuk Uyku Vadisinin kapısının hemen önündeki heyecanımızla. Heybetli sesinin yanında görüntüsünde heybetli olan, henüz bir yaşına varmış olmasına karışık seksen kiloyu devirmiş Kont karşıladı ilk anda bizi. Kangal Senbernan kırması dev yavrusu bir köpek. İçeriden koşturarak gelen çalışanlar, bir telle sabit ama geniş hareket kabiliyeti olan köpeği, yani Kont’u, daha az hareket alanı olacak şekilde bağladıktan sonra ancak girebildik tesise. İlk dikkatimi çeken, her yandan gelen su sesleriydi. En nihayetinde Bodrum yarımadasındaydık ve yılların susuz yarımadasına defalarca gelenler için en yabancı sestir, her yandan gelen şırıl şırıl akan su sesleri. Üstelik gördüğüm kadarıyla tamamı doğal derelerden gelen sesler. Yapay olan ise, karşımda duran ikiyüzyıllık değirmen. Bir de değirmene su taşıyan tesisatta açılmış dört delikten etrafı duvarla örülüp pencere boşlukları bırakılmış yarı kapalı alana akan su.

    Bizi ilk karşılayan tesisin sahibini oğluymuş. Kısa bir hoşbeşten sonra bisikletlerimizle birlikte içeri, çardağın altına attık kendimizi. Yol boyunca kovalayan bulutlar, Uyku Vadisine vardığımızda sarmalamışlardı bizi ve bıraktılar bereketlerini. Kısa bir dinlenmeden sonra, çadır için yer belirleme işini de halledip, neden Uyku Vadisi sorumun cevabını aramaya koyuldum. Bu yolculuk, hem cevabını öğrenmeme yardımcı olacak, hem de Uyku Vadisi hakkındaki diğer detayların ortaya çıkmasına ve benim de bunları hazmetmeme.

    Gökçeler köyünden Güllük körfezine süzülen dere, Borum Yarımadasında oniki ay gürüldeyerek akan tek su kaynağıymış. Osmanlı döneminde karışık bir yaşam profili çizen köyde, çoğunlukla Rum’lar başta olmak üzere, Osmanlının Müslüman toplumu da yaşamını sürdürmekteymiş. İkiyüz yıl kadar önce, dinmeyen ve her daim çağlayarak çevresini cennete dönüştüren Gökçeler Çayından faydalanmak için, değirmen yapılmaya karar verildiğinde, nimeti ezmek günahtır zihniyetindeki Müslüman grup yerine, değirmeni yapma ve işletme görevi Rum köylülerden birine kalmış. Rum köylüde tek şartla kabul etmiş. Şartı, arazinin tapusunun çıkarılması ve ona verilmesiymiş. Kabul görmüş ve Rum köylüde bugün hala aynen korunan haliyle değirmeni, o zamanlar muhtemelen olmayan, fakat bölgenin ismine konu olan ceviz ağacının hemen yanına kurmuş. Ve tabi halen işlevini eksiksiz yerine getirmeye devam eden bentlerini de. Tesisin tam karşısındaki tepede, o vakitler ihtişamlı bir kilise varmış, ondan esen rüzgârlar tesirini yitirmemiş olacak ki, kilise kalmamış olsa dahi, o tepe hala Kilise Tepesi olarak anılmaya devam ediyor. Tepede eğitim veren, günümüzde yerinde yeller esen bir de manastır varmış. Günümüzde bölge, Uyku Vadisi adıyla eko turizm alanında, geliştirilmekte olan temalı park projesi kapsamında koruma altına alınmıştır. Bölgenin bir diğer önemli görülmeye değer yanı, içinde gecelerin kontlarını yaşatan mağaraları. Bizim sivri akıllı turizm dâhilerimiz, mağaralara elektrik getirip, sergileme adına ışıklandırmaya çalışmışlar bir dönem mağaraları. Işıklandırmışlarda. Ne mi olmuş, gecenin kontları yollarını ayırmak üzereymiş ki bölgeyle ve evleri olan mağaralarla, akıllı ve bilinçli bir avuç insanın çabalarıyla ve mahkeme desteğiyle ışıkları söndürmüşler de, gecenin kontları vazgeçmiş yaşam alanlarını değiştirmekten ya da yok olmaktan kurtulmuşlar mı demeli?









    Rum köylüsünün ikiyüz yıl önce ortaya koyduğu şart, Rize Kalkandereli Ahmet Demirkaya’nın 1992 yılında iki milyar lira vererek burayı almasına neden olmuş. Oğluna sorduğum ilk soru, haliyle neden Uyku Vadisi ismi, oldu. Cevap beni hayal kırıklığına uğrattı, mitoloji ile değil, zengin Rum köylülerinin altınları ile ilgili olmasıydı kırıklığın nedeni.

    Hikâye şöyle: Osmanlı dönemimde bölgede çok zengin Rum köylüleri yaşarmış, bir gurup eşkıya bu zenginlikten nasiplerini almak için köye gelirler, ev ev dolaşıp, silah zoruyla Rum Köylülerini bir güzel soyarlar. Haliyle köylüler zabitlerden yardım ister, zabitlerde eşkıyaların peşine takılır. Kovalamaca birkaç gün sürer. Sonunda bir ceviz ağacının altında derin uykuya dalmış halde bulur zabitler bizim eşkıyaları. Bu ceviz ağacı, bizim değirmenin yanı başındaki, heybetini esirgemeyen ağaçmış. Böylelikle vadin adı da Uyku Vadisi olmuş.

    Hikâye biraz kısır gelmişti bana. Belki de mitolojik bir hikâye beklerken, birkaç çapulcu eşkıyanın fazla kaçırdığı şarabında etkisiyle hikâyeleşmiş olmalarında sorun vardı. Ama anlatılan hikâye buydu ve Uyku Vadi ismini almıştı işte bölge. Oğlu, babasından, Ahmet Demirkaya’dan öylesine keyifle bahsediyordu ki, gözlerinin içinden babasına olan sevginin ve saygının ışınları her yana saçılıyordu. Merak etmiştim, kimdi bu adam? Sen kalk gel, 1992 yılında onca parayı bu araziye yatır, üstelik ailenin tamamının muhalefetine karşın. Dozerler ilk çalışmaya başladığında, köylüler;” lazın biri gelmiş, deli galiba, vadide bir şeyler yapıyor, iki aya kalmaz kaçar” diyor olmalarına karşın, onbeş yıldır bizim deli hala uğraşıyor.
    Etrafınıza baktığınızda, doğal figürlerin dışında, göze batan tek çıkıntı, yüzme havuzu. Onun dışındaki her şey, en ufak ayrıntısına kadar, doğal figürlerle tam bütünlük halinde, göze ve ruha en ufak rahatsız vermeyecek şekilde olgunlaştırılmış. Akan derenin üzerine ahşap köprüler, uyku çardakları kurulmuş, etrafta özgürce gezinen kazlar, ördekler ve tavşanlar var.

    Bizi ilk anda ağırlayan oğul, üç gündür çocuklarını görmediği için, Güllüğe gitmek zorunda olduğunu söyleyerek, Uyku Vadisinden ayrıldı. Ayrılırken babasının gelme ihtimalinin olduğunu ısrarla vurguladı. Bir saat kadar Hakan’la yemek masamızın başında, havadan sudan konuştuk, yağmur yağmaya devam ediyor, okşar misali toprakla her bütünleşmesinden sızan kokular burnuma sızdıkça, içimdeki hevesin ve yaşama şevkinin yükseldiğini hissediyor olmanın keyfiyle, konuşmuş olmak için konuşmaya devam ediyorduk. Dikkatimi beyaz, pamuk saçlı bir adam çekti, bütün personeli etrafına toplamış, babacan bir sertlikle, bugün dökülen bir parça betonla ilgili olduğunu sandığım sorular yöneltiyor. Evet bu O olmalı. 1992 yılında, bütün karşı çıkışlara direnerek tek tapu bulduğu bu yere bir çuval para sayıp alan adam. İkiyüz yıl önce, değirmen inşası için ön şart koşan Rum köylüsünün açtığı yol, tapu istek ısrarının sonucunda, Ahmet Amcaya yol açmış. Beş dakika kadar sonra masamıza yaklaştı, kendine özgü tavrıyla selamladıktan sonra, masanın başköşesine kuruldu. Oturmasıyla birlikte, mis gibi kokan bir tabak çilek ve bir tek rakı geldi masamıza. Ahmet Amca masaya kısaca göz gezdirdi ve bitmiş olan bira şişelerimizi görünce, bize de birer bira getirmelerini işaret etti. Böylece başlamış oldu sohbetimiz:
    Rize’nin Kalkandere’sinde doğmuş Ahmet Amca yetmiş sene önce. Onbeşli yaşlara kadar oralarda yaşamaya çalıştıktan sonra, bölgenin geleneğine uyararak göçmeye, İstanbul’un altın taşı toprağından nasiplenmeye karar kılmış. Olmayan para ve delik cepler yüzünden, kaçak atlamış bir yük gemisine. Niyeti yakalanmadan varmakmış İstanbul’a, ama uymamış evdeki hesap pazara. “Onbeş gün boyunca güverte temizlettiler bana” diye gülümseyerek anlatıyordu Ahmet Amca, hem geçmişi özlemenin efkârı, hem de yılların verdiği yorgunluğun yüküyle. En nihayetinde varmış İstanbul’a da koca güverteyi temizlemekten kurtulmuş. O dönemler İstanbul, Anadolu’dan göçen yüz binleri yoğurmakta, içine alıp hazmetmekte bugünkü kadar zorlanmazmış. Yapacak çok iş, özellikle alt ve üst yapı işi olunca, inşaat işi bir numara konumundaymış. Hal böyle olunca da, Ahmet Amca başlamış inşaatlarda amelelikle ekmek savaşına. Amelelik, kalfalık ve ustalık derken, bizim genç Ahmet olmuş müteahhit. Sarıyer mekânı, çimento, kum, demir yığınları arasında ki çalışma yaşamını, orada sınırlı kılmayıp, takılmış politika çengeline. Gel zaman, git zaman CHP Sarıyer ilçe başkanı ve delege oluvermiş. O meşhur kurultayda, İsmet Paşa’yı yıkan oylardan biri de Ahmet Amca’ya aitmiş. Sadece politikayla yetinmemiş, kendini de bir hayli geliştirmiş hani. Tarih, kültür, sanat ve edebiyat yönünü ilerletmek için okumuş, öğrenmiş, öğrendikçe aydınlanmış, fikirleri gelişmiş ve zamanın önüne geçme telaşından kurtulup, zamanla birlikte ve zamana rağmen kendince yaşamayı öğrenecek kadar eğitmiş ruhunu. Yıllar geçtikçe zenginleşmiş de. Ama belli bir zamanın ardından, kocaman dev halini alan İstanbul, içine alıp yok ettikçe ruhlarını, korkmaya başlamış Ahmet Amca’da İstanbul’dan ve emekli olma kararını, bu korkunun gölgesinde vermiş. Peki, ama hayattaki en büyük keyfi, çilingir sofrası muhabbetleri. Memleketi tutucu yer, olmaz öyle her akşam iki tek atmak oralarda. Ee, ne yapmalı o halde diye düşünürken, yolu Güllüğe düşünce küçük bir otel kiralayıvermiş, geçişin bahanesi olsun diye. Gel zaman git zaman aramaları sonuç vermiş. Köy köy gezme alışkanlığı politikacılık döneminden kaldığı için, köylüyle iletişim kurma sorunlarından uzak, varmış Gökçeler köyüne. Orada öğrenmiş şimdilerde Uyku Vadisi olan yeri ve iki yüz yıl önce, değirmen yaparım ama diye ön şart koyan Rum Köylüsünün sağladığı tapuyu da görünce, basmış parayı, almış tapuyu.
    Kralların diyarını seçtim:
    Evet, haklıydı Ahmet Amca, kralların diyarını seçmişti. Antik çağın Ionia’sını… Bütün bunları dinlerken, bunca mistiğe ve mitoloji akıntılarına nedense isim karmaşası hala aklımdaydı. Hayal kırıklığına uğramıştım Uyku Vadisi isminin mitolojiden gelmeyip de, bir avuç eşkıyanın haylazlığından gelişine. Laf tam o noktaya geldiğinde, Ahmet Amca koca kahkahasını patlattı. Ben de, Hakan da bu kahkahanın anlamına algılayamadık. Kahkahası durulunca nedenini anladık. Anlatılan hikâye uydurmaydı, Ahmet Amca’nın uydurması. Asıl hikâye, daha basitti:
    Araziyi henüz aldığı dönemlerde başlamış isim kargaşası. Düşünülmüş, tartışılmış ama nafile. Bulunamıyormuş isim. Bir temmuz günü, Borum sıcaktan kavrulurken, Ahmet Amca ve birkaç arkadaşı kaçmışlar Bordum sıcağından ve pikniğe değirmenin yanındaki cevizin altına kurulmuşlar. Rakılar kadehten dubleye yönelince, uyku da göz kapaklarına yığılmaya başlıyormuş. Uyku esaretini verinceye değin, sohbetin konusu yine isimmiş. Lakin yine bulunamamış bir isim ve uyuyakalınmış dublelerin etkisiyle. Sohbet akıllardan çıkmamış olmalı ki, bir avukat arkadaş uykudan fırlayıp Uyku Vadisi diye haykırınca, herkes Uyku Vadisi inlemesiyle uyanmış. Birbirlerine bakmışlar ve evet demişler. O gün almış ismini Uyku Vadisi. Ne mitolojiye dokunan bir isim ne de Osmanlı zabitlerinin kıvraklığına. Serin ceviz ağacı gölgesiyle, rakı kadehlerinin dinginliğinin yarattığı keyifli uyku sonrası haykırışla adını almış cennet köşesi.
    Kahkaha sırası bizdeydi. Türkiye’yi tanıtan turizm rehberlerinde ekolojik park olarak görünen ve makalelere konu olan cennet diyarı, gecenin kontlarının mekanını adının hikayesi buydu işte. Kahkahanın kallavisini hak eden hikâye.
    Yağmur iyice şehvetlenip, rüzgârda bu şehvete eşlik edince, bedenlerimizin ürpermesini engelleyemedik. Ahmet Amca sobayı yaktırdı ve sobanın başına geçtik hep birlikte. Televizyondaki güncel siyasal tartışmalar keyfimi kaçırınca, kısa bir süre siyaset konuştuktan sonra, zaten fazla kaçırmış olduğum içkinin de tesiri artmıştı. İzin isteyip çadırımıza çekildik.
    Yağmurun altında, açık havada, sadece ince bir çadır tentesinin korumasında, uyku öncesi mahmurluğu. İşte ben buna keyif derim. Yağmur hiç durmadan yağmaya, hatta şiddetlenmeye devam ederken, tenteye düşen zerreciklerinin melodisi, anlatısı en zor şeylerden biri olsa gerek. Çadırın hemen yanından arasıra geçen kazların ayak sesleri. Toprağa düşen yağmur zerreciklerinin tok sesi ve toprağın yaşam kokusu. Onca içkiden sonra, arınmanın tek yolu bu sanırım. Evdeyken de içkiyi çok kaçırdığım zamanlar, ertesi gün önemli bir işim varsa eğer, mevsimin ne olduğuna aldırmaksızın balkonda uyurum. Böylece sabah dingin ve güçlü uyanmam mümkün olur.
    Ertesi sabah kaz sesleriyle uykudan güne yöneldiğimde, kendimi yenilenmiş ve dingin hissediyordum. En erken ben uyanmıştım, yağmur durmuş, gün henüz güneşiyle kucaklaşmış, horozlar günü çığırmaya başlamış , tavşanlar güne çoktan başlamış ve karınlarını doyurma telaşındaydılar. Tesisin köpekleri zincirlerinin izin verdiği alanda devriye atar misali geziniyorlardı. Çadırımın fermuarını açtığımda bedenimi okşayan hava da, saflığı ve tertemizliği hissederek doğruldum ve yorgunluktan dinginliğe sürüklenmiş kaslarımı germek ve rahatlamak için basit birkaç egzersizden sonra, beş metre kadar yanımızdaki çeşmede yüzümü yıkarken ayaklarım ıslanmasın diye çabalasam da başaramadım. Ördekler yavrularıyla birlikte, askeri sırayı andıran düzenleriyle usulca akmaya deva eden dereye doğru hızla ilerlediler ve suya bıraktılar kendilerini. Etrafı seyrin ve yaşamanın keyfine diyecek yok, lakin uzun ve yorucu yol bizi bekliyor. Bisikletlerin hazırlanması gerekli. İyice ayıldıktan sonra, bisikletleri yağmurdan etkilenmesin diye koyduğumuz serenderin altına yöneldim. Serenderin hemen yanında, dün sobalı odaya girerken sağ ayağımın kayıp düştüğü değirmene su taşıyan oluklardan hışımla akan suya takıldım bir an. İkiyüzyılı aşkın süre önce inşa edilmiş olmasına karşın, hala kusursuz çalışmaya devam ediyor. Hem değirmene, hem de yazın sıcaktan bunalmış turistleri rahatlatsın diye, ahşap akarlarda açılan deliklerle oluşturulmuş doğal duşlara su taşımaya, bıkmadan usanmadan devam ediyor. Tabi daha eski su dehlizleri de görmüş olduğum, -ki bazıları bin yılı aşkın süredir ayaktaydı ve hala işlev görmeye devam ediyordu- için şaşkınlığım kısa sürdü. Araçlarımız karşımda beni bekliyordu. Benim özgürlük tanımlarımdan biri, hatta en önde geleni olan bisikletim. Benim yaşama tutunmamı sağlayan aracım. Heybeleri sökmemiştim ama dengeli yerleştirebilmem için sökmek zorunda kalarak başladım eşyaları yerleştirmeye. Bu sırada Hakan, ardından çalışanlardan bir kalktı. Ben bisikletimin ayarlarıyla ilgilenirken, Hakan sabah egzersizi adına bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Bense, kopan arka cant tellerimin yarattığı cant bozukluğunu giderebilmek için çabalıyordum. Kısmen de başardım denilebilir. Lakin tellerden ikisi eksik olduğu için tam ayar yapamıyordum, bu nedenle fren sürtmeye devam edince, arka frenden bir miktar feragat edip, pabuçları gevşettim. En azından artık canta pabuçlar değmeyecekti. Biz bunları yaparken Ahmet Amca, çizgili pijaması, kafasındaki kukuletasıyla günaydın diyerek geldi yanımıza. Komik görünüyordu ama bu durumdan memnun göründüğü her halinden belliydi. Köpeği Kont’la bir süre oynadıktan sonra, kahvaltı hazırlanması direktifini verdi. Aslında benim niyetim daha fazla yük olmadan gitmektiyse de, Hakan’a kahvaltı fikri cazip gelmiş olmalı ki, “iyi olur” dedi. Garipti çünkü adamın tesisinde kaldık, yedik içtik ve bizden bir kuruş para almadı, ama bence her şeyin bir sınırı olmalıydı ve yine bence biz sınırı zorlamaya başlamıştık. Tadında kalmasını sağlamak için teşekkür edip yola koyulmalıydık, lakin Hakan benden farklı düşünüyor olmalıydı ki, kahvaltının kurulacağı masayı bile kendi seçti ve oturdu. Mükemmel bir masa kuruldu, dünden kalan sohbetler özetlendi ve iyice doyduktan sonra, kendimi borçlu hissederek vedalaşma anının zevksizliğini atlatıp yola koyulduk.
    Üçüncü günüm. İki gün önce, otuz nisan sabahı yola koyulmuştum, bugün ise iki mayıs. Dün doğaya dokunan yağmur, keyfini, umudunu, yaşama rengini sunmuş. Sebepsiz, amaçsız ve karşılıksız. Yol hafif nemli ama çamurlu değil. Tam kıvamında anlayacağınız. Karadeniz ezgilerini takınmış Akdeniz yollarında olunca, yağmur sonrası cümbüşü anlatmak için Nazım’ın şair ruhu, Tolstoy’un tasvir yeteneği olmalı insanda. Ben de ikisi de olmayınca, ancak böyle anlatmakla yetinmek zorunda kalıyorum. Baharın renklerinin son demini yaşadığını bildiğim için, yazın kızgınlığı öncesi ya da sonbahara varmadan doğanın en çılgın anında Uydu Vadisinden ayrıldık ve sedir, çam yoldaşlığında, sincapların haylazlığıyla yola koyulduk. İlk amacımız Uyku Vadisi-Gökçeler-Yakaköy-Çamovalı-Çamköy istikametini takip ederek Ören’e varmak. Ara bir yol kullanarak Milas Ören asfaltına bağlanmayı umarak başladık. Ara yolu sorarak bulduk bulmasına ama ilk sapakta yanlış yöne dönerek, stabilize denemeyecek ama adı stabilize olan yollarda fazladan üç dört kilometreden sonra doğru yola girdik. Dün yağan yağmur, dağ yolu sayılabilecek geçtiğimiz yolda etkisini geride bıraktığımız kilometrelere nazaran daha fazla göstermiş, bürük kayalar çıkmış ve kırmızıya dönüşmüş rengiyle toprak bisikletlerimizin lastiklerini bırakmamak için direnmekte. Belki beş ya da sekiz kilometre olan bu kısmı geçtikten sonra, ana yola, Milas Ören yoluna bağlandık nihayet. Fakat benim bisikletinim arka cantının durumu hiç de iç açıcı değildi. İki kopuk tele iki yenisi de eklenince, arka frenden vazgeçmek zorunda kaldım. Nihayet Ören’e vardığımızda ilk işimiz sanayi sitesine gitmek oldu. Allahtan bulduğumuz bisikletçini dokuzlu ruble sökme aparatı varmış da, rubleyi söküp, kopan telleri değiştirip, cant ayarını yaptırabildik. Normal koşullarda, İzmir’de beş liraya hallolacak iş için yirmi lira vermek durumda kaldığımız için üzüldüm. Asıl üzüldüğüm verdiğim yirmi lira değil, fırsatçılık yapmaktan vazgeçemeyen zihniyetimizdi. Ne olacaksa, benden onbeş lira fazladan alınca…
    Ören’e ikinci gelişim. Kendi halinde, dağların arasında sıkışmış kalmış, sakin ve huzurlu Ege Kasabası. Kıyı boyu alışılagelmiş görüntü, beton bloklar halinde yazlıklar. Güzel olsun diye farklı renklere boyanmışlarsa da, figürlerin bütünlüğünün olmadığını anlamak için bakmak yeterli. Bisikletçi de bisikleti yaptırırken harcadığımız zaman ve gideceğimiz yolu daha önce geçmiş olmamın da etkisiyle, acaba denizden Akyaka’ya gitmemiz mümkün mü diye konuştuk, Hakan’la ve ustayla. Ustaya göre onaltı mil, Hakan’a göre sekiz millik bir yoldan bahsediliyordu. Neyse, anlaşamasalar da, usta bize yardımcı olacak bir arkadaşını arayıp bize yardımcı olmaya çalıştı. Fakat Hakan’da garip ve anlayamadığım bir tavır vardı. Yolda para konusu açılınca, yirmi liraya getirmeleri lazım dedi, ben de şaka yapıyor diye düşündüm. Benim aklımdan geçen para yüzeli liraydı. Fakat, ustanın tarif ettiği balıkçıyı bulduğumuzda şaka yapmadığını anladım. Adam, onaltı mil yol, gidiş geliş en az yüz lira yakar dediği anda, Hakan lafa atlayıp, adamın fırsatçı olduğunu, bizi enayi yerine koymaya çalıştığını ve buna benzer laflar söylemeye başladı, durumun kötüye gittiğini anlamak için dahi olmak gereksizdi. Ben de neyse deyip Hakan’ı oradan uzaklaştırdım. Ama hala arkasına bakarak duyacakları ses güzcüyle konuşmaya ve kelimelerinin dozunu hakarete vardırmaya devam ediyordu dayanamadım ve saçmaladığını, adamın haklı olduğunu, yüzeli liranın hakkı olduğunu söyledim. Adamın bana tepkisi de benzer oldu, “ o zaman sen ver yüzeli lirayı denizden git, ben karadan gidiyorum” dedi. Şaştım ama üstüne varmadım ve balıkçıya giderken önünden geçtiğim pidecinin önünde durdum. Karnımızı doyurup yola öyle koyulmak gerekirdi.
    Bu tepkiye şaşırmamam gerektiğini sonraki günlerde öğrenecektim. Fakat bence yolculuğu bitirmek önemliydi ve yorgunluğun etkisiyle, sıcakta tepeye yerleştiği için, yıpranan sinirlerin böylesi garip tepkiler vermesini normal görüyordum. Çokça karnımız doyurup yola koyulduğumuzda, aramızdaki soğukluk sürüyordu…
    Dört yıl önce aynı güzergâhı, Ören Akyaka değil de, Akyaka Ören istikametinden pedallaşmıştım. Fakat Ören Akyaka güzergâhı daha kolay olabilir diye hatırlıyordum, lakin yanılıyormuşum. Ören’den Alatepe, Kultak köylerine tırmanmaya başlayınca, bitmeyen yokuşlarla karışlaştık. Uzun ve çok dik yokuşlar. Allahtan sık orman örtüsüne gizlenmiş bir yolda, sıcak etkisini minimum gösteriyor. Takriben on oniki kilometreyi iki saat civarında bir sürede tırmanabildik. Oldukça zorlanmama karşın bisikletten inmeden çıkmayı başardım. Belki yorgunluğun yıprattığı sinir sistemim, belki de haklı olarak Hakan olan kızgınlığım artıyordu. Önden fırlamış gitmişti ve onu göremeyince unuttuğunu söylediği çadır, uyku tulumu ve mata aklım takılıyor ve şu soruyu soruyordu beynim: İnsan on günlük kamplı bir tura çıkarken, ilk alacağı şey nedir? Cevap sanırım yüz milyon kişiye sorsak %99,99 da aynı olur; çadır, uyku tulumu ve mat. Ama arkadaş dün günün sonunda, ben ne unutmuşum biliyor musun? Diye sorduğunda aklımın ucundan dahi geçmese de, çadırını, uyku tulumunu ve matını unuttuğunu söyledi. Şaşırıp kalmış olsam da yapacak bir şey yoktu, idare edecektim artık. Ama önümdeki duvar gibi yokuşlar, Hakan’ın gözden kaybolması ve hiç umursamaz tavırları, fazladan taşıdığım sekiz kilo yük ve bu yüklerden hoyratça faydalanıyor olması sinirlerimi iyice germiş olacak ki, aklımdan geçen düşünceler kızgınlıkla sıvanıyordu. Nihayet zirveye vardığımızda Hakan mezarlığın yanı başındaki çeşmenin yanında durmuş bekler vaziyetteydi. Teri kurumuş fazla beklemeden gidelim dedi ve ardında sırt çantama elini atıp, Ören’den alıp bunca taşıdığım kolayı kana kana içmeye başladı, bakakaldım adama. İşte “Ya Sabır” çekmelere başladığım andır o an…
    Köye ulaştık, köy kahvesinde uzun sayılabilecek molada ikişer büyük bardak çay ve iki soda içtim. Sonrası Akbük’e kadar kolaydı, çoğu iniş, tatlı ve kısa tırmanışları olan yol. Aklımda kızgınlığım devam ediyor ve dizginlemeye çalışıyordum. Ama kendimi salak yerine koyulmuş hissini atamıyordum aklımdan. Neyse, yola koyulduk ve inişlerde arkama bile bakmadan saldım bisikletimi, tatlı çıkışlarda bastım pedallara ve Akbük koyu manzarasının bütün ihtişamıyla, tuvalden eser gibi sergilendiği tepede durdum. Çok az kullandığım fotoğraf makinemi çıkartıp üç kare fotoğraf çektim, kendimi Ege’nin esintili dinginliğindeki muhteşem manzaranın seyrine bıraktım. Yirmi dakika kadar sonra Hakan da geldi. Makineyi ona verdim, yıllarca Londra’da fotoğrafçılık okumuş ellerin bu manzaranın gizlenmesinde daha başarılı olacak diye düşündüm. O da üç kare çekti ve yola koyulduk. Ben ardıma bakmamaya devam ediyor, kızgınlığımın esaretinde Gökova’nın onca fotoğraf makinesine saklanması gereken görüntülerini görmezden gelerek, Ören rampalarının intikamını almak istercesine basıyordum pedallara. Yani Hakan’ın bana yaptığını, aptalca bir yaklaşımla ben de Hakan’a yapıyordum.


    Epeyce yol aldıktan sonra, virajların sağladığı uzun görüş mesafeme rağmen Hakan’ı göremiyor olduğumun farkına vardım. Ayrıca susamıştım da. Bir süre daha gittikten sonra, ahşaptan yapılma restoran tarzı bir yere rastladım ve mola vermeye karar verdim. Güzel manzarasına karşın, seyrek müşterinin uğradığı belli olan bu yerde beni sahibin oğlu aynı zamanda garson, sahip, iki köylü arkadaşı, gelini ve iki torunu karşıladı. Susuzluğumu giderdikten sonra, köylü arkadaşın ikram ettiği, kaçak tütünden sarılmış sigaranın keyfiyle başladı sohbetimiz. Sıkıntılarının başını çeken konu, bölgenin birinci dereceden sit alanı olmasından ötürü, çivi dahi çakamıyor olduklarıydı. Bu durumun haksızlık olduğunu, topraklarını değerlendiremediklerini bu nedenlerde zor ve fakir bir yaşam sürmekte olduklarını anlattılar. Bense, dilim döndüğünce, eğer bölgenin imara açılırsa, bölgenin bütün güzelliklerinin yok olacağını, oralarından Bodrum, Marmaris gibi taş yığını kıyılar haline döneceğini anlatmaya çabaladım. Lakin gördüklerim ve hissettiklerim, benim olmasın istediğim durumun, onlar açısından zenginlik anlıma geldiği ve temelde itiraf etmiyor olsalar da, bütün arazilerde büyük otellerin inşa edilmesini istedikleri belliydi. Kendilerince son derece haklı olduklarını gözlerinden görebiliyordum. Benim çevre bilincini önemseyen yaklaşımım, bana olan bakışlarının pek de hoş olmamasına neden oluyordu. Bir diğer konu da, yapımına başlanmış Akyaka-Bodrum yolunun genişleme ve asfaltlanma çalışmalarının, Muğla Üniversitesinden bir hocanın girişimleri sonucunda, mahkeme kararıyla sit kurallarına aykırı olması yüzünden durdurulmasıydı. O hocadan nefret ettikleri belliydi.
    Anlattığım yörüngedeki sohbetimiz monotonlaşmıştı, bu sırada oraya geleli yarım saati geçmiş ve hala Hakan ortada yoktu. Merak etmeye başlamış, iki dakika bir arkamı dönüp yola bakmaya başlamıştım. Telefon açmayı denedim ama telefonu kapalıydı. Nihayet Hakan göründü ve selam bile vermeden, sanki ben orada yokmuşum gibi geçip gitti yanımdan. Şaşıp kalmıştım ve o an da, yanlış partnerle yola koyulmuş olduğum fikri aklıma akın etti. İçtiklerimin parasını ne denli hızla vermeye çalışsam da, beş dakika kadar sürdü bisikletimin üstüne binip, ilk pedalı çevirmem. Hızla yol almaya başladım ama yol zemini yeterince hızlı gitmeme müsaade etmiyordu. Mimli arka cantım yüzünden, kötü zeminde hızlanmaktan da ürküyordum. Yine de elimden geldiğince hızla gittim, nihayet Akyaka girişindeki iskeleden geçiyordum ama Hakan görünürlerde yoktu. Otel inşaatında çalışan işçilerden biri iki dakika önce geçtiğini söylediğinde, umarım yanlış yola girip ana yol rampasına sapmaz diye geçirdim aklımdan. Ama korktuğum olmuş, azmak yolundan değil, tepeyi tırmanıp ana yola yönlenmiş olmalı ki, görünürlerde yoktu. Hızla yoluma devam edip Marmaris sapağında beklemeye koyuldum Hakan’ı. On dakika kadar sonra, beş karış suratla geldi ve neden beklemediğimi sordu. Şaşakaldım, önden giden oydu ve neden benim beklemediğim konu oldu. Hava kararmak üzereydi, mantıklı olan Akyaka’ya dönüp kamp yapmak olmasına rağmen, Hakan’ın ısrarlarıyla Köyceğiz’e doğru yola koyulduk.
    Cidden yorulmuştum ve yeterince tempolu gidemiyordum, buna karşın Hakan var gücüyle tempo yapıyor, büyük ödüllü yarışın finişine otuz kilometre kalmışça pedal basıyordu. Bizim tatil diye koyulduğumuz yolculuk, benim ve Hakan’ın saçmalıkları yüzünden işkenceye dönmüştü. Ama suç benimdi, onun aklına uymamalıydım, artık ok yaydan çıkmıştı, bakalım nereye saplanacaktı, görecektik nasıl olsa.



    Sonuçta hava karardı, yol çalışmaları nedeniyle daraltılmış yollarda, geceleyin onca riski göze alarak ilerlemek zorunda kalarak vardık Toparlar’a. Benim açımdan keyifliydi varış, evde bekleyen kızım mutluluktan uçmak üzereydi. Ona rağmen yaptığımız kesinlikle yanlıştı. O dar yollarda karanlıkta, üstelikte yorgunluğun etkisiyle iyice zayıflamış reflekslerimizin nezaretinde yapılan yolculuk…
    Akyaka’ya varmadan hızla Hakan’ı yetişmeye çalıştığım sırada arka cant tellerimin üçü yine kopmuştu, neyse ki evdeydik ve yarın Köyceğiz’de tüm telleri değiştirebilirdim. Gece, kızımın huzur dolu kucaklamalarıyla geçti. Sabah uyandığımda hala yorgundum, öğleden sonra Köyceğiz’e gittik.
    İlk hedefimiz, haliyle bisikletçiye gidip, sürekli sorun yaratan arka cantımın bütün tellerini değiştirmekti. Önde ben arkada Hakan, ana yoldan Köyceğiz sapağına kadar ilerlerken, boş bisiklet kullanıyor olmama karşın, bacaklarımın acıması, yorgunluğumun dinginlikle buluşamadığı anlamı taşıyordu. Sapaktan merkeze döndüğümüzse, hafif bir inişle yol almaktan ötürü mutlu olmuştum. Arkama bakmayı akıl etmiyordum, çünkü hızlı değil, hatta Hakan’a göre, O’nu sıkacak kadar yavaş gittiğim bile söylenebilir. Ana yoldan ara yola saparak ulaşacağım bisikletçinin sapağına yaklaştığımda, arkamda Hakan’ı göremedim ama sapmıştım artık ve geçmiş olabileceği düşüncesi bir yandan, devam eden kızgınlığım diğer yandan, ben O yokmuş gibi davranıp bisikletçiye gittim. Bisikleti bıraktım, yürüyerek göl kıyısına yöneldim, Hakan yukarı, kıyıdan bana doğru geliyordu ve neden bisikletçiyi yanlış tarif ettin gibi, tam da anlayamadığım bir şeyler mırıldandı ve beni artık şaşırtmayan bir tavırla ardına bile bakmadan geçip gitti yanımdan. Arkasından seslendiğimde, “hadi lan” anlamına gelir edayla bir el işareti yaptı ve bastı gitti.
    Köyceğiz’i çok severim. En sıkıntılı, en gergin, en huzursuz ve en umutsuz anlarımda göl kıyısında olmak, gölün beni okşayan esintisine kendimi şartsız teslim etmek, etrafını saran dağların gölgelediği göl ve gün batımı ya da gün doğumu anlarına sırdaşlık etmek, beni öylesine dinginleştirmiş ve huzuru vücudumun bütün hücrelerine kadar sürüklemiştir ki; o gün de aynen öyle oldu ve bir fincan kahve şenliği eşliğinde soluduktan sonra gölün ve kahvenin kokusunu, boş verdim düne ve bütün yol boyunca olmuş olanlara. Atlas’ın onbeşinci yılı adına özel sayısının iki farklı ve cezbedici kapağına bakmaya başladım ve yeniden serüvenime konsantre olmanın doğruluğunu kabullendim. Üstelik derginin bu sayısının konularından biri Avlan Gölü Çığlıkara milli parkı, fonda da, Kızlar Sivrisi’nin hınzır bakışları vardı. Evet, orayı da görebilirdik turumuzda, orayı da ilave edebilirdik rotamıza, Avlan Gölü kıyısında bir gece kamp kurabilir, Kızlar Sivrisini uzaktan da olsa seyre dalabilirdim.
    Bir yanımda göl, masamda dergi, not tuttuğum defterim derken epeyce vakit geçmiş, Hakan’ı merak etmiştim. Yine dayanamadım ve aradım. Bisikletçide olduğunu, arka göbeğindeki sorunla uğraştığını, bitmek üzere olduğunu, sonra da benim bisikletime sıra geleceğini, on dakikaya kadar gelmiş olacağını söyledi. On dakika sonra da geldi. Bütün olanları bir kenara bırakma kararlılığımı gösterdim ve dergideki makaleyi gösterdim. Avlan Gölü, yolumuzun üstündeydi. Rotamıza ilave edebilirdik. Olabilir kararıyla, aç karnımızı doyurmak için, alabalık siparişi verdik. Balıkların gelişiyle, alışılagelmiş manzara, kediler de geldi. İnsanlara fazlaca alışmış, kedi yüzsüzlüğüyle, bıraksak maya çıkacaklardı. Kimi sözle, kimi fiziksel tepkilerle kedileri uzaklaştırmaya çalışırken, Hakan bir anda kedilerden birini kaptığı gibi, dur yapma demelerimi dinlemeden, kediyi göle atıverdi. Şaşakalmıştım, ne diyeceğimi, nasıl bir tepki vereceğimi anlayamadım ve sonunda hiçbir tepki vermemenin doğru olacağını düşünerek, bir şey olmamış gibi davranmaya çalıştım. Fakat kedinin gölüm kıyısına örülmüş duvara tırmanmaya çalışırken çıkardığı sesler kulağıma geliyordu. Ayrıca diğer masalardaki insanlar da olanları görmüşler ve garipsemişlerdi. Aklımdan geçen, birilerinin laf etmesi ihtimaliydi. İhtimal gerçekleşmekte gecikmedi ve bir kadın yanımız gelip, “ne istedin kediden?” dedi. Bence çok da haksız değildi. Evet, kedinin balıklara üşüşmesi sıkıcıydı, ama bunun anlamı kediyi tutup göle atmak değildi. Kısa bir tartışmadan sonra, Allahtan kadın fazla uzatmadı, aşağılar bakışlarını esirgemeden uzaklaştı. Bir süre sonra b,r başka kadın masamızı işaret ederek yaklaştı ve benze tepki gösterdi. Neyse ki, ikisi de uzatmadı, Hakan’da abartmadı da olay kapandı.
    O akşam evde mangal sefası yaptık ve ben yine içkiyi fazla kaçırdım. Açıkta da yatmayınca, sabah dayak yemiş gibi uyandım. Öğlene doğru ancak yola koyulabildik. Yolda, Ortaca’da ki eski otomobil müzesini gezmek istedik, gezmek ücretli diye vazgeçip yolumuza devam ettik. Tempomuz düşük yol alıyorduk, bir köy kahvesinin önünden geçerken, çay davetlerini kabul edip çay içtik ve nihayet Göcek tüneline vardığımızda, ülkemiz manzaralarından biriyle karşılaştık hüzünle. Tünelin önüne gişe koymuşlar, geçişi paralı yapmışlar. Şaşırdım kaldım. Haliyle bisikletlileri de sokmuyorlar tünele. Bize Göcek rampalarını tırmanmak göründü. Tırmanmadan önce, viyadüğün altında dinlenirken, yolunu kaybetmiş bir minibüs bize Fethiye yolunu sorunca, biz de bizi tünelden geçirmelerini rica ettik. Urfa’lı ayakkabı satıcılarıydı soranlar ya da bizi tünelden geçirmeyi kabul edenler. Zar zor bisikletleri sığdırdık, Hakan bisikletlerin yanına ben de öne oturdum ve tünele yöneldik. Tünel parası olan ikibuçuk lirayı ısrarla ben ödedim. Kısa bir tünel, üstelik de, yolun yanında korkuluklu refüjü olmasına karşın bisikletleri almamalarını yeniden yadırgayarak geçtik tünelden. Tünelden geçmek için bindiğimiz minibüsten Fethiye’de indik. O da Delta Bisikletin mağazasını görmesem Ölüdeniz’e gidebilirdik. Böylece otuz kilometreyi otomobille geçmiş olduk.
    Delta Bisiklet’te sağ olsunlar iyi karşıladılar bizi. Çayımızı kahvemizi içtik. Hakan, Babadağ’ çıkalım diye tutturdukça, daha önce Babadağ’a tırmanmış olan Delta’daki arkadaş, sabah gidin diyordu. Nihayet yola koyulduk. Babadağ’a tırmanış Hisarönün’den başlıyor başlamasına ama Hisarönün’e varmadan tırmanılan şeritte hafife alınmayacak kadar uzun ve dik. Yüzde onluk tırmanış ve altı kilometre. Hisarönüne vardığımızda akşam olmak üzereydi ve Babadağ’a sabah çıkma fikrinin ne doğru olduğunu anladık. Kamp kurmak için uygun yer aramaya başladık. Kapanmış Rent A Car ofisinin arkasındaki bahçede çadırımızı kurduk. Yörenin çocukları, kamp yaptığımız yeri küçük bir bisiklet parkurunu çevirmişler. Bizi görünce, haliyle toplandılar başımıza ve hünerlerini gösterme çabasına girdiler. Birkaç küçük bilgi ve sohbet eşliğinde eğlendik çocuklarla. Çadırı kurarken Hakan fotoğraf çekti. Çadır kurma işlemi bittikten sonra, akşam yemeğinde makarna mı, menemen mi? Derken, menemen yemeğe karar verip, gerekli malzemeleri aldım. Benzin ocağını yakmakta zorlandık, hiç kullanılmamış ocak ve deneyimsiz iki kişi olunca, önce ocağı ters yakmaya çalıştık, bunu anlayıncaya kadar, ocaktan çıkan alevlere bakıp şaşkınlığımızı gizlemeye çalışıyorduk. Nihayet ocağın ters durduğunu Hakan anladı da düzelttik ve menemen öncesi kahve suyunu hazırlayabildik. Kahvelerden sonra yemeği yapmaya koyuldum, bu sırada, hemen yanımızda ki Amazon Otel’in çalışanlarından bir genç bize hoşgeldinize geldi. Adı Hakan olan gençle konuştuk. Bize bira ikram ekmeyi teklif ettiyse de, ben artık alkollü bir şeyi içmeyi bırak görmeyi bile istemediğim için reddettim. Yemeğimizi yedikten sonra, bizim Hakan’la otelci Hakan, bulaşıkları yıkamak için otelin bulaşıkhanesine gittiler, ben de yemekten sonra kahvesi için ocağa su koydum. Biraz sohbetten sonra uyuduk.
     
    Baki Berk Kayalar, nikanam ve mehmet_svm bunu beğendi.
  2. Mesut Girgiç

    Mesut Girgiç Onursal Üye

    Kayıt:
    28 Mart 2006
    Mesajlar:
    4.526
    Beğeniler:
    12.611
    Şehir:
    Konya
    Seviye:
    Yazınızda başlıkta dahil, 5.597 sözcük
    boşluklu olarak sayılırsa 42.458 karakter mevcut.
    Bu anlamda sizi tebrik ediyorum. :)

    Yazınızı print-out yapıp gündüz işyerinde okumayı planlıyorum. İçerik anlamındaki düşüncelerimi de bundan sonra paylaşırım inşallah, ancak hemencecik demem gerekirse partner seçimi turlarda kesinlikle belki uygun bisiklet seçiminden daha önemli bir konu...:in:
     
  3. ergin

    ergin Forum Demirbaşı

    Kayıt:
    19 Nisan 2007
    Mesajlar:
    489
    Beğeniler:
    66
    Şehir:
    istanbul
    Seviye:
    abicim yazının hepsini okuyamam ancak başlığa bakarak konudan anlam çıkarmaya çalışıp cevap yazıcam partner seçimindeki önem herkesi etkiler inatcı olan biri ile tura çıkmayın sürekli önde ben gidicem inadıyla insanı uyuz eder ben yaşadım adam yolu bilmiyor en önden gidiyor gruptan sürekli kopuyor bağlı kalmıyor ve buda turun düzenini bozuyor belirli bir tempo kurmayı engelliyor sürekli haberverme çabası göstermemiz gerekiyor ve buda tüm zevki kaçırıyor neyse fazla uzatmiyim bu yazı için ayrıca tebrik ediyorum bu yazıyı yazmak sabır ister valla iyi pedallamalar
     
  4. BF Okuru

    BF Okuru Yeni Üye

    Kayıt:
    2 Şubat 2005
    Mesajlar:
    17
    Beğeniler:
    74
    Seviye:
    Bin tane fotoğraf eklense de ulaşılamayacak bir anlatım gücü yakalamışsınız. Tamamını okudum ve tebrik ediyorum. Ayrıca devamı olacak sanırım. Hikayenizi ve tecrübelerinizi paylaşmış olduğunuz için çok teşekkür ederim.
     
  5. d.berkay

    d.berkay Onursal Üye

    Kayıt:
    2 Ekim 2006
    Mesajlar:
    3.886
    Beğeniler:
    3.203
    Şehir:
    Ankara
    Adı:
    Demir Berkay
    Bisiklet:
    Marin
    Seviye:
    Göktürk BEy,bütün yazıyı bir solukta aşırı bir keyif alarak okudum ve sizi tebrik ediyorum gerçekten...Bir an kendimi oralarda o coğrafyada hissettim daha önce hiç gitmememiş görmemiş olsamda...
    Çok sürükleyici yazmışsınız vallahi ne yazsam ne desemde şuan ki duygunlarımı anlatsam diye düşünüyorum ama uygun kelimeleri bulamadım :/

    Açıkcası partnerinizi tanımıyorum ama yazınızdan anladığım kadarıyla sizin gibi biri için gerçekten çok yanlış bir partnermiş...Bir an keşke onun yerinde ben olabilseydim diye geçirdim içimden :rolleyes:

    Yazınınızın devamını sabırsızlıkla bekliyorum
     
  6. mehmet_svm

    mehmet_svm Forum Bağımlısı

    Kayıt:
    22 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    625
    Beğeniler:
    443
    Şehir:
    İstanbul/Eyüp
    Bisiklet:
    Sedona
    Seviye:
    Tebrik ederim,anlatım çok güzel,okurken kendimi bir an gezinizde sizinle birlikte pedallıyor zannetim...Paylaşım için teşekkürler...
     
  7. Hasan Çağri

    Hasan Çağri Onursal Üye

    Kayıt:
    12 Ağustos 2006
    Mesajlar:
    4.584
    Beğeniler:
    4.962
    Şehir:
    Bostancı, İstanbul
    Bisiklet:
    Specialized
    Seviye:
    Abicim bende çıktı alıp okumayı düşünüyorum çünkü bilgisayardan bu kadar çok yazı okumak yoruyor biraz ama yorumlar iyi olduğuna göre keyifle okurum diye düşünüyorum...
     
  8. Nedret Günaydın

    Nedret Günaydın Onursal Üye

    Kayıt:
    29 Ocak 2007
    Mesajlar:
    4.654
    Beğeniler:
    3.754
    Şehir:
    Avrupa Yakası
    Seviye:
    bir çıktıda ben alacağım şimdi yolda otobüsle giderken okuyacağım.paylaşımın için teşekkürler.
     
  9. seyithan

    seyithan Yeni Üye

    Kayıt:
    28 Aralık 2006
    Mesajlar:
    12
    Beğeniler:
    2
    Şehir:
    izmir\bornova
    Seviye:
    göktürk abi yaptığınız turu çok güzel anlatmışsın.telefonla arayıp turu yaptığını söyleyince ne yalan söyleyeyim pek fazla gözümde canlanmamıştı.fakat yazını bir solukta ve büyük zevkle okurken hem yolun güzelliği hemde dediğin gibi partner seçiminin ne kadar önemli olduğunu anladım.yazıdan çıkartılacak büyük dersler var.birde yazının başında pek fazla göremediğinden bakamadığından bahsetmişsin.abi daha ne olsun.herşeyi senin gözünden birkerede ben yaşadım.ayaklarına sağlık,ellerine sağlık...


    seyithan vural (ege üniversitesi bisiklet topluluğu)
     
  10. Tolga Gürgün

    Tolga Gürgün Onursal Üye

    Kayıt:
    3 Aralık 2005
    Mesajlar:
    1.724
    Beğeniler:
    2.371
    Şehir:
    İstanbul
    Seviye:
    pattron fotoları bekliyoruz . .
     
  11. gokturkgunal

    gokturkgunal Aktif Üye

    Kayıt:
    14 Aralık 2006
    Mesajlar:
    153
    Beğeniler:
    135
    Şehir:
    İzmir
    Seviye:
    Ah keşke be dostum. Anşattığım gibi, içime sinen karelerim yok ve üzgünüm. Ama bir kez daha yapacağım turu ve bu sefer seni fotoğraf karelerinde şen kılacağım. Bu ara da koyun döneri afiyetle yenmiş. Memleket esintilerini keyifle okudum ve ahlarla iç çektim. Hani ya az daha ileri gitsem, kıskandım diyecem...
     
  12. gokturkgunal

    gokturkgunal Aktif Üye

    Kayıt:
    14 Aralık 2006
    Mesajlar:
    153
    Beğeniler:
    135
    Şehir:
    İzmir
    Seviye:
    Bütün arkadaşlara teşekkürlerimi sunuyorum. İyi dileklerinize gerçekten sevindim. Yazının devamı için kafamı toplamam gerekli ama yine yol hazırlıklarıyla uğraşmaktan kafamı toparlayamıyorum. Devamı olmasa bile, yollarla buluşan bedenim ve o bedenin dinginliğindeki ruhum yeni yazılar çıkartacaktır diye umuyorum.
    Fotoğraf konusuna gelince; elimde sizlerle paylaşılaak kadar iyi kareler var ve paylaşmayı arzuluyorum. Lakin ben teknoloji özürlüyüm sanırım, siteye koymayı beceremedim.
    Herkese sevgiler selamlar.
     
  13. d.berkay

    d.berkay Onursal Üye

    Kayıt:
    2 Ekim 2006
    Mesajlar:
    3.886
    Beğeniler:
    3.203
    Şehir:
    Ankara
    Adı:
    Demir Berkay
    Bisiklet:
    Marin
    Seviye:
    Burdan yardım alabilirsiniz Foruma fotoğraf eklemek işin
     
    Hasan Hakan Koç bunu beğendi.
  14. Hasan Hakan Koç

    Hasan Hakan Koç Bisikletkolik

    Kayıt:
    1 Kasım 2006
    Mesajlar:
    1.304
    Beğeniler:
    1.209
    Seviye:
    Göktürk güzel ve harika bir gezi olmuş içinize sinsin:in: ..

    olmamışmı yoksa :rolleyes: :rolleyes: :rolleyes:
    foto da olsaydı iyi olur..:)
    İnan okuyamadım temmuzda bir haftalık tatilim var tatilde hangi kitabı okusaydım diye düşünüyordum iyi oldu artık senin hikayeni umarım tatilde bitire bilirim;) ..

    eeeeee eee
    yazının sonunda göz doktoru arkadaşının muayenehane tel nosunu koymamışsın:)


    okunurmu abicim bunca şey göz bebeklerim biribirine çarptı valla..

    eline sağlık bayağı bir detay yazmışsın .
     
    d.berkay bunu beğendi.
  15. Soner Sarihan

    Soner Sarihan Onursal Üye

    Kayıt:
    17 Temmuz 2005
    Mesajlar:
    3.915
    Beğeniler:
    8.487
    Şehir:
    İznik
    Bisiklet:
    Cannondale
    Seviye:
    Benim kadar uzun yazan yok sanıyordum.
    Yalnız değilmişim. Gerçi biraz kısıtlıyorum artık kendimi :)
    Ancak yinede ayrıntılara düşkün insanları seviyorum ben. :)

    yolculuklara eşimle çıktığımız için partner sıkıntısı çekmiyorum.
    2 ay ve 4500 km sürecek Nepal yolculuğumuz bittiğinde , konuşmadan bile anlaşacak hale geliriz sanıyorum. :)

    bisiklete bakış açınız da çok hoşuma gitti. :)
    Paylalaşım için teşekkürler.
     
  16. jimi1984

    jimi1984 Kıdemli Üye

    Kayıt:
    16 Nisan 2007
    Mesajlar:
    289
    Beğeniler:
    104
    Şehir:
    istanbul - çekmeköy
    Seviye:
    Kıskanıyorum sizi :)
    Sağlıkla gider sağlıkla gelirsiniz inşallah..
    Dediğiniz gibi artık konuşmadan da anlaşmanızı mümkün kılacak bir yolculuk :)
     
  17. gokturkgunal

    gokturkgunal Aktif Üye

    Kayıt:
    14 Aralık 2006
    Mesajlar:
    153
    Beğeniler:
    135
    Şehir:
    İzmir
    Seviye:
    Devamını sonra
     
  18. five

    five Bütün yıl hayal kurup birkaç hafta pedallayan...

    Yaş:
    45
    Kayıt:
    29 Temmuz 2005
    Mesajlar:
    1.008
    Beğeniler:
    1.635
    Şehir:
    İstanbul-Bostancı
    Bisiklet:
    Giant
    Seviye:
    Merhaba,
    Uyumun bir seyahatteki en önemli unsur olduğunu düşünürüm. Gidilen yeri vezi de eder rezil de... Hele ki bisiklette iseniz çok çok daha...
    Turunuz (bir kısmını ben de geçmiştim) çok güzel. Biz Göcek rampasından geçerken tünel için "Asfaltlanmamış da olsa geçebilirmiyiz acaba ?" diye düşünmüştüm ama izin verilmediğini öğrenmiştim. Meğer açıldıktan sonra da izin verilmiyormuş (yazınızdan bisikletle geçişe izin verilmediğini anladım). Büyük bir hayal kırıklığı olurdu herhalde benim için. Hani "Parası neyse verelim de geçelim" gibisinden... Ama o güzellikle arasından inmekte de çok keyifliydi tabi . Orası ayrı.

    Herkese uyumlu partnerler ve güzel seyahatler diliyorum.
    Selamlar

    five
     
  19. hakan aydın

    hakan aydın Yeni Üye

    Kayıt:
    15 Mayıs 2007
    Mesajlar:
    3
    Beğeniler:
    1
    Şehir:
    muğla
    okudukça meraklandım doğrusu.aynı turun hakan tarafından yazılmış bir halinid de görmek isterdim
     
    gokturkgunal bunu beğendi.
  20. gokturkgunal

    gokturkgunal Aktif Üye

    Kayıt:
    14 Aralık 2006
    Mesajlar:
    153
    Beğeniler:
    135
    Şehir:
    İzmir
    Seviye:
    Ben de..................