Duyuruyu Kapat
Facebook Gözat
Twitter Gözat

Jurassic Park

Konu, 'Şehirlerarası Gezi ve Tur Makaleleri-Fotoğrafları' kısmında blade tarafından paylaşıldı.

  1. blade

    blade Yeni Üye

    Kayıt:
    19 Eylül 2004
    Mesajlar:
    28
    Beğeniler:
    3
    Şehir:
    ankara
    Seviye:
    http://knuth.ug.bcc.bilkent.edu.tr/~bbakay/yazilar/doc/2004haziran09.htm


    Jurassic Park



    9haziran2004çarsamba



    Dalaman' daki ikinci adam akıllı gezim diyebileceğim bir turdu bugün yaptığım. Son derece eğlenceli bir geziydi. Yollardan ilk defa geçerken etrafı izlemek ve yeni yerleri birinci elden keşfetmek süper keyifli. Buraların sıcağının şakası olmadığı için elimden geldiği kadar erken kalkmaya çalıştım ama şu bu derken çıkış saat 9:00 u buldu. Dışarı çıkınca "öeeeh" dedim tabiki sıcağı fark edince. Neyse, diyerekten bastım pedallara. Tek kelimeyle hiçbir planım yokken Ortaca taraflarına vurmaya başladım. Daha doğrusu bir tarafa doğru yollandım, orası da Ortaca' ya gidiyormuş. Neyse, bas bas ama rüzgar karşıdan geliyor ama nasıl kesiyor hızımı, deli oluyorum, sinirden bağırdığım anlar oluyor, 30 derece yokuş olsa bu kadar stres yapmam. Dönüşte ödeşeceğiz diyerekten devam ediyorum yola.



    Bir kavşak, ama nereye gittiğini bile bilmeyen bana ne ifade edebilir ki? Önce kenarda durup biraz su içiyorum, etrafa bakıyorum. Fethiye'ye mi gidiyorum, Antalya'ya mı... Yuh, diyorum ve hiçbirşey yazmayan karşıya bodozlama dalıyorum. Rüzgar hala karşıdan, artık sinirden delirme safhası na geldim. Bir an önce kuytu bir yere geleyim de rahatlayayım diyerekten açık alanlardan kaçıp geldiğim bu gittikçe darlaşan köy yolunda ilerliyordum ki artık rüzgarın biraz rahat bırakmaya başladığını farkettim. Yokuşlar da başlamıştı ama canı sağolsun, rüzgardan bin kat iyidir, en azından kazandığın potansiyel enerjini bir gün olup da kinetiğe çevireceğini bilmek güzel. Yani yokuş çıkarken birşeyler kazanıyorsun da, rüzgara karşı pedallarken haybeye pedallıyormuşsun gibi hissediyorsun. Bu da son derece sinir bozucu bi olay zaten. İşin felsefi boyutunu bir kenara bırakıp, fotojenik kısmına gelelim. Kafadan 6-7 katlı bina yüksekliğindeki dev ağaçlar Jurassic Park'a gelmişim izlenimi uyandırıyor bende. Belediye çöplüğünü geçmiştim ama sadece adını duydum, kokusu gelmemişti. Jurassic Park içerisinden süper keyif ve hayranlıkla ağaçları izlerken, onların yerden onlarca metre yukarıdaki yapraklarını yiyebilen dinozorlar hayal ediyorum. Bu büyük keyif verici zaman da gayet kısa sürüyor veeee tabiki bisikletin vazgeçilmezlerinden bir ses : "Hav hav hav da hav hav ve dahi haci cavcav"



    Hah, zaten bayadır sesiniz çıkmıyordu, ben de merak etmeye başlamıştım. Köpekgiller familyasından ufak boylu yaratıklar. Zaten baya bi alıştığımdan korku namına tek bir gram hormon salgısı yoktu. Sadece bir baygınlık duygusu oldu ve tabiki durdum. Bari su içeyim biraz sakinleşsinler diyerekten birkaç yudum mola. Ama gözlerini bir an için bile olsa benden ayırmıyorlar. Yaklaşık 3 tane dizime kadar gelen köpekçikler. Şimdi şu salaklar yüzünden mi Jurassic Park'ın sonunu göremeden geri döneceğim diyorum ve oradaki barajla alakalı olduğunu zannettiğim enerji şirketinin bekçiliğini üstlenmiş köpekçiklerin üzerine doğru emin adımlarla gidiyorum. Ben su içerken sesini kısmış olan köpekçikler (özellikle de artis bi tanesi) deli gibi bağırmaya başlıyorlar. Madem geçmeme izin vermeyeceksiniz bu şekilde iyilikle, diyorum ve bir tanesini temiz bi pataklayayım bari diyerekten o artis olanı susturmak niyetiyle üzerine gidiyorum. Geri geri kaçıyor ama artık nasıl bağırıyor, saldırganlığı maksimuma ulaşıyor. Ben bunun çözüm olmadığını anladığım zaman arkama baktığımda sayılarının 6-7 ye çıktığını ve tahminen de birazdan daha da artacağını fark ediyorum.



    İte dalaşacağına Jurassic Park'ı dolaş mantığına uygun olaraktan yavaş yavaş, son derece sakin ve çaktırmadan geri geri gitmeye başlıyorum. Hele şu burnunda sivilce çıkası artis bir tanesi ben arkamı döndüğümde gitgide yaklaşıyor ve zaten hepsi birden deli gibi havlıyorlar. Kardeşim tamam gidiyorum, sinyali veriyorum ancak öyle kolay bırakacak gibi görünmüyorlar. Şu artis köpek o kadar canımı sıkıyor ki şunun beynini sarsmadan buradan gitmek istemiyorum diyorum ve son bir atak yapıyorum. Bunun üzerine zaten kaçan köpekler ben arkamı döndüğüm zamanlarda gitgide çemberi daraltıyorlar. Ta ki ben bir tanesine bakarken arkamdakini göremeyeceğim seviyeye kadar. O zaman , tamam itçikler, parti bitti, sonra görüşürüz diyerek Fast and Furious benzeri bir kalkışla arkamdan koşuşlarını izliyorum. Artık büyüklüklerinden de olabilir ama nedense heyecan namına çok az şey hissediyorum. Ama bidaha buraya gelirsem onları şımartmış olabileceğimi düşünürken de Jurassic Park'ın bidahaki sefere daha zorlayıcı olabileceğini düşünüyorum. Onu bunu düşünürken bir de bakıyorum son viteste orman yolundan aşağı hız yaparken buluyorum kendimi. İtçiklerden ses soluk çoktan kesilmişti zaten ama geri gelecektim. Umarım izin verirler diyordum çünkü Jurassic Park'ın sonunu görmek için çok şey feda edebilirdim. İtçiklerle iyi geçinmemem için bir neden yoktu aslında ama nedense hep problem oluyorlardı.



    Sağa yani orman yoluna saptığım çatala geldiğim zaman bu sefer de solu deneyeyim diyerekten gürültülü bir u yapıyorum. Hemen bir köy, kahvenin biraz ilerisinde çeşmenin yanında oturan birkaç eleman. "Selamun Aleykum, aleykum selam" . "Amca buralarda eğlenceli yerler var mı şöyle, gezmelik görmelik?" . "İleride tarihi bir köprü var, ama denize burdan gidemezsin, Ortaca yolundan falan da filandan şurdan gir burdan çık" . "Tamam amca sağolasın, ben bir yolunu bulurum" . Eywallah x 2 .



    Dalaman çayını sol taraftan görmem uzun sürmüyor ve üzerinden geçen tek şeritlik dalgalı bir yapıya sahip bir köprü görüyorum. Eah, madem bunu da gördük, geçelim bari diyerekten vuruyorum mucurlu köprüye bisikleti. Son derece geniş ve eğlenceli bir çay. Etrafı izlerken, kayıp da aşağı uçmamaya gayret ediyorum, hani böylesi daha iyi olur diyerekten. Tekrar toprak ve süper eğlenceli bir dağ yoluna giriyorum. Rüzgardan korunduğum için artık yokuşların çok bir anlamı kalmıyor. Ufak sprintlerle kısa zamanda ilerliyorum ve tekrar karşımda bir ova ve ilçe benzeri bir yerleşim birimi. Buranın Ortaca olduğunu sonradan öğreniyorum. Yumruk büyüklüğünde taşların etrafa saçıldığı son derece tehlikeli yoldan temkinli iniyorum, birkaç imza bırakıyorum ve aşağıdayım. Bir eve soruyorum, "Bağdat ne tarafta kaldı?" , sora sora buluyoruz bir ana yol ve tabiki rüzgar. Artık ne kadar sinirden delirsem de bir şeyin fark etmediğini anladığımdan daha rahatım. Ama yine de ön dişlinin en büyük çaptaki çıkrık mekanizmasından inmesine izin vermemeye çalışıyorum. Ortaca yazısı ama üzerinde kırmızı bir çarpı. N’ olduk oğlum, hemen geri mi döneceğiz derken çayın üzerinden tekrar geçtiğim köprünün kenarında duruyorum. Biraz su, biraz çayın sesini dinlemek tek ağaç gölgesinde, biraz rutubet, derken çayın kenarından hep ralli oyunlarında yaşamak istediğim bir manzaraya doğru nehirle beraber akıyoruz.



    Güneşe göre yaptığım biraz da kafadan sallama yön hesabına göre de zaten deniz bu tarafta, batıda olması gerekli. E, bu ırmak da aka aka Doğu Anadolu dağlarına tırmanacak hali yok, bir yerde dökülecek bir yerlere. Biz de yolda dökülmeden bir Ege görelim diyorum. Acele etmiyorum ama kesinlikle, bu mükemmelle arasında az bir fark olan eğlenceden beyni sulandırma etkisine sahip manzarada akarken. Yol asfalt, gayet temiz ama dar, yolcular sıkılmasın diye birkaç viraj koymuşlar araya. Sağda çay ve yukarda güneş baydığı zaman hızlanıyorum. Adını bile bilmediğim bir köy, bakalım yolun sonu nereye gidecek. Hesaplarıma göre bir şekilde denize çıkması lazım ama yine de bir bilene soralım diyorum. Şöyle en yaşlılarından bir köylü amcaya "Amca bu yol nereye gidiyor?" . "Bu yol çıkmaz oğlum." . "Şimdi bu yol çıkmıyor mu hiçbir yere, denize fln?" . "Denize burdan gidilmiyor, burası biter, ilerde toprak zaten yol." . "Sağol sayın amcam, saygılar. " (Diyaloglar orijinaline uygun olmayabilir)



    Basıyorum, süper virajlı ve gayet bozuk köy yolundan. Eğlenceli bir yol, çünkü dümdüz ovanın ortasından geçen ve bu kadar virajlı, dar bir yolu bulup da şükretmek gerek. Rüzgardan da haberim yok demek ki ya arkadan esiyor, beni yelkenli gibi ileriye götürüyor yada durgun şu anda. Baya bir gidiyorum. Tam zamanı işte "Hav hav da miyav da car cur car" . Tamam kardeşim, hiç boşuna yorulma, çok niyetli değilim zaten daha ileri gitmeye. Ralli oyunlarında doyamadığım manzarada akarım ben, sen al toprak yolunu tozuta tozuta kullan, gez. Deli Dumrul gibi yoldan vergi alan bu köpekciği orda bırakıp indiğim yolları tekrar keyifle geri çıkıyorum.



    Artık birkaç on km yi azalan ve hatta hızıma hız katan rüzgarla keyifle alma zamanı geldi. Son vitese atıyorum ve kapanıyorum, gözümü açtığımda Dalaman'ın içerisine iyice yaklaşmışım ve ayakta süper keyifli ve hızlı bir sprint atıyor buluyorum kendimi. Karşı şeritten 3-4 çocuk gaz verircesine "uaaaaa, yipeeee, agugugu, yeeeea" gibilerinden çığırıyor, e ben de gaza geliyorum zaten gelmişim o kadar. Düz yolda anca bu kadar diyebileceğim hızlara çıktıktan sonra gaz kesiyorum ve trafik ışıklarını ihlal ederek, şehiriçi bir kaç numara yapıyorum. Bana bakan liseli kızlara hiç pas vermiyor triplerine giriyorum, arabalar arasından ilerleyerek geziye son noktayı koyuyorum.



    Burak Bakay

    BLaDe



    .......


    fotograflar icin

    http://knuth.ug.bcc.bilkent.edu.tr/~bbakay/photoshow/09-stone.avi

    dosyasini indirebilirsiniz



    .....