Duyuruyu Kapat
Facebook Gözat
Twitter Gözat

Etkileyici hikayeler, öyküler, sözler...

Konu, 'Eski Arşiv' kısmında Serkan Çoban tarafından paylaşıldı.

  1. Serkan Çoban

    Serkan Çoban Forum Bağımlısı

    Yaş:
    30
    Kayıt:
    7 Temmuz 2008
    Mesajlar:
    731
    Beğeniler:
    1.097
    Şehir:
    Çanakkale/Yenice
    Bisiklet:
    Sedona
    Seviye:
    Okuduğumuz zaman bizi derinden etkileyen, tükendiğimizi hissettiğimiz anda bize güç veren, umudumuzu yitirip mücadele etme hevesimizin kalmadığı anlarda bize umut kaynağı olan veya hayatın aslında hiç de söylenildiği gibi "boş" olmadığını bizlere anımsatan hikayelere muhakkak şahit olmuşuzdur. Bazıları yaşanmış, bazılarıysa kurmacadır elbet ama hepsinin ortak bir noktası vardır ki bizi derinden sarsar, "Vay canına!" dedirtir. Hatta öyleleri vardır ki bize hayatın anlamını, kendimizi ve çevremizi sorgulatarak hayatımıza yön verir.

    İşte bu gibi hikayeleri, yazıları burada paylaşmayı isterim.
     
    ali tekintüre ve Emirhan Kılıç bunu beğendi.
  2. Serkan Çoban

    Serkan Çoban Forum Bağımlısı

    Yaş:
    30
    Kayıt:
    7 Temmuz 2008
    Mesajlar:
    731
    Beğeniler:
    1.097
    Şehir:
    Çanakkale/Yenice
    Bisiklet:
    Sedona
    Seviye:
    [​IMG]

    Genç adam evinin alt katında marangozluk yapıyordu. Kapı ve pencere konusunda uzmandı. Fakat plastik pencereler yaygınlaşınca ahşaba rağbet azaldı. Bu yüzden işleri iyi gitmiyordu. Üstelik çocukları büyümüş, biri hariç diğerleri okula başlamıştı. Masrafları artınca yanındaki kalfasına yol verdi. İşe biraz daha erken koyulur, yardımcıya ayırdığı parayı çocukların harçlığına katardı.

    Adam bir gün çalışırken elektrik kesildi ve uzun süre beklediği halde gelmedi. Aksi gibi, o akşamüzeri teslim etmesi gereken birkaç pencere vardı. Boş kalmayı sevmezdi. Planyayı yağladı, taşları süpürdü. Biraz dinlenmek için eve çıkarken sigortaya göz attı. Eğer yanılmıyorsa bu iş normal değildi. Biri gelip sigortayı kapatmış olmalıydı. Şalteri kaldırınca atölye aydınlandı. Tahminleri doğru çıkmıştı ama bu işe bir anlam veremiyordu. Şaka dese, böyle bir şaka yapılmazdı. Kendisini kıskanacak düşmanı da yoktu.

    İşe koyulduğunda yine aynı şey oldu. Ama bu sefer suçluyu görmüştü. Oğlu evden atölyeye bağlanan merdiveni sessizce inmiş ve sigortayı kapattığı sırada babasını karşısında bulmuştu. Adam 10 yaşına gelmiş çocuğun böyle bir haylazlığını affedemezdi. Bütün günü onun yüzünden mahvolmuştu. Bir kere yapmış olsa ses çıkartmazdı. Ama tekrarlaması, hangi yönden bakılırsa bakılsın büyük hataydı.

    Saçlarından yakalayıp sıkı bir tokat attı. Her şey onun iyiliği içindi. Belki attığı tokat serseri olmasını engellerdi. Adam oğlunun gözyaşlarını görmezden geldi ve eve çıktıktan sonra eşine dert yanarak “Bu çocuğun okulda kimlerle düşüp kalktığını bilmemiz lazım!” dedi. “Eğer serbest bırakırsak başımıza büyük dertler açacak!”

    Adam bir süre düşündü. Sonunda en kolay yolu buldu. Oğlunun hiç aksatmadan tuttuğu günlüğünde arkadaşlarına ait ipucu olmalıydı. Eşi istemese de ona kulak asmadı ve çocuğun günlüğünü okumaya başladı. Oğlu en son sayfada “Bu gece kötü bir rüya gördüm!” yazmıştı; “Atölyede çalışırken babamı elektrik çarpıyordu. Allah’ım onu koru! Ben elimden geleni yapacağım!”
     
  3. Koray BASKIN

    Koray BASKIN Üye

    Kayıt:
    7 Kasım 2007
    Mesajlar:
    89
    Beğeniler:
    89
    Şehir:
    İstanbul/K.Çekmece
    Bisiklet:
    Carraro
    Seviye:
    Zaman; 1950'lerin ilk yarısı, sonbaharın kışa döndüğü mevsim, akşam saatleri. Mekan; galiba Bursa - Karacabey arası... İsteyen başka bir yer olduğunu söyleyebilir. Gerçeklik derecesi; çocukken duymuştum. Palavraysa günahı benim değil.

    Akşam, iki vasıtanın ancak yanyana geçebildiği Bursa - İzmir yoluna yavaşça çökmeye hazırlanıyordu. Yolcuların büyük bir kısmı Bursa'dan binmiş, daha sonra yoldan topladığı köylülerle tamamen yükünü almış Austin otobüs (bu o zamanın otobüsüydü, ancak şimdiki minibüsler kadardı) en ufak bir rampada bile ağlaya sızlaya Karacabey'e olan mesafeyi ortalamıştı. Sabahtan beri yağan ahmak ıslatan, hafiften kara dönmeye başlamıştı. Günün tek otobüsü olduğundan, şöför her gördüğü yolcuyu almış, otobüs tıklım tıkış olmuştu. Otobüsün içinde tavuklar, horozlar, insanlarla kucak kucağa otururken, otobüsün üstünde bulunan, minik bir merdivenle çıkılan bagajda neler yoktuki; otobüsün stepnesi, şöförün alet sandığı, köylülerin şehirden aldığı ıvır - zıvır, küfeler, aşağıda yolculuk eden bakkalın toptancıdan aldığı erzaklar, Bursa'ya satılmak için giden ancak şansı yaver giderek müşteri bulamayan bir koç, oraklar, yabalar, kazmalar ve konu mankeni olan Karacabey'de vefat edip adam gibi şehir tabutu ile gömülmeyi vasiyet eden meftanın, ertesi gün içinde son yolculuğuna uğurlanacağı bir tabut.

    İşte bu tabut yüzünden otobüs şöförünün içini bir sıkıntı kaplamış, yolun başından beri ölümü ve öteki dünyayı düşünüp, dualar sıralıyordu. Esasında lanet herifin tekiydi ve normal şartlarda otobüs iyice dolduktan sonra, yolda bekleyen hiçbir yolcuyu almazdı. Ama bu akşamki psikolojisi değişikti ve nedense cehennem aklından çıkmıyordu. Zebaniler, ateş kuyuları, akşam sohbetlerinin en gözde konusu olan koca bir kazan, fokur fokur kaynayan katranın içinde 40 insanı barındırabilen, kafasını katrandan çıkarabilenlerin, zebanilerin elindeki kızgın gürzlerle eşek sudan gelinceye kadar köteklendikleri,içinde ölüm yerine ölümden kötü acılar olan bir kazan. Şimdi aklına bu kazan geldikçe ölümden korkuyordu. "Keşke" diyordu, "Bir - iki sevap işleyip hayır dua alsaydım. O celebin karısına hiç rastlamasaydım". Dudaklarını ısırıp düşünüyor ve bundan sonra melaike gibi bir adam olacağına yeminler ediyordu.

    İşte ettiği dualar kabul olmaya başlamış, zayıf farların ışığında, yolun kenarında duran zayıf, kara esvaplı bir adam belirmişti. Bu adamı ne yapıp yapıp otobüse alacak ve edeceği hayır dualarla şu kötü kazandan biraz olsun uzaklaşacaktı. Otobüsü durdurdu ve yolculara seslendi; "Sıkışalım beyler. Bu da Allah'ın kuludur. Kalmasın". Ancak otobüste, istenildiği kadar sıkışılsın, değil bir adam, bir çocuk için bile yer kalmamıştı. Adam bunu görünce çaresizlik içinde "Olsun, ben yukarı bagaja çıkar, orada giderim. Bir yolcu indiğinde de içeri girerim" teklifini yapmış, şöför de sevinerek kabul etmişti.

    Yeni yolcu, bagaja çıkan ince merdivenleri tırmanmaya başladığında otobüs hareket etmişti. Adam, yukarıda koçun yanına çömeldiğinde rüzgarla iyice keskinleşen soğuğun dayanılacak gibi olmadığını anlamıştı. Koçun dibine yatmaya çalıştı, olmadı. Küfelerden birini kendine siper aldı, olmadı. Bu arada Allah'tan yağış durmuş, gökte ay dede pis pis sırıtmaya başlamıştı. Adamın soluk ay ışığında gördüğü tabutun yanına gidip, içininde boş olmasına deli gibi sevinmesini, içine yatıp kapağını kapatarak sıcak sıcak uykuya dalmasını işte bu hava muhalefeti nedeniyle anlayışla karşılıyoruz.

    Adamımız yukarda mışıl mışıl uyuya dursun, şöförün duaları kabul oluyor, bir yolcu daha alıyordu. Bu sefer tecrübeli olduğundan "Yukarı çık. Bir yolcu daha var orada. İçeride yer yok"... diyerek yolcunun merdivene adım atmasını bekledi. Bu yeni genç yolcu, köydeki ailesini ziyarete gelmiş bir bilgisayar uzmanıydı (Sallamadan yapamıyorum galiba. O zaman bilgisayar yoktuki uzmanı olsun). Çoook iler görüşlü, ancak bir o kadar da korkak biriydi. Uzman yukarı çıkar çıkmaz etrafına bir göz attı ve beti benzi atıp bembeyaz kesildi. Şöförün bahsettiği "Yukarıdaki yolcu" demek bir mefta idi. Tabutun içinde upuzun yatan bir cesetle aynı mekanda yolculuk etmek, zaten korkak olan karakterini derinden yaralamış, korku ve soğuktan; ama daha çok korkudan dişleri birbirine vurmaya başlamıştı. Kendi kendine bu kadar korktuğunu itiraf edemeyen, dişlerinin takırdamasını soğuğa bağlayan uzman, çareyi otobüs şöförünün branda niyetine kullandığı bir köşede sarıp sarmaladığı beyaz Amerikan bezine iyice sarılmakta buldu. Amerikan bezine iyice sarılmak soğuğa iyi gelmişti. Ancak dişlerinin takırdaması geçmemişti. Bir ölüden bu kadar korkmanın anlamsız birşey olduğunu düşünen ve korkusunun üzerine gitmeye karar veren uzman, yarı emekleyerek, yarı sürünerek tabutun dibine kadar yaklaştı. Biraz bekledi. İşte, hiç birşey olmuyordu. "Ölüden korkacağına diriden kork" diyerek kendisinin de birgün öleceği aklına düşünce, "Allah korusun" diye mırıldanıp, sağ kulak memesini çekti. Bu geleneksel "Nazar değmesin" hareketinin devamı, sağ elin işaret parmağı ile tahtaya üç kez vurmaktır biliyorsunuz. Uzman da bu hareketin devamını kendine en yakın tahtada, yani tabutta yapıp içinde mışıl mışıl uyuyan sahte mefta (naylon ölü) uyanıp da etrafa bakmak için kapağı aralayınca da olan oldu.

    Tam cesaretini toplayıp ölüden korkmamaya karar veren uzman, tabutun içinden çıkan bir elin kapağı kaldırmaya başladığını görünce, oracıkta korkudan hakkın rahmetine kavuştu. Tabuttan kafasını kaldırıp etrafına bakmaya çalışan adam ise bir de ne görsün; tabutun sahibi mefta, kefenler içinde yanına gelmiş, saygısızlığı için hesap soruyor... Adamı artık kimse tutamazdı. Canhıraş bir bağırtı kopararak, giden otobüsün tepesinden atlayıp kaçmaya başladı. Yere düştüğünde kırılan kolu, omuzu ve bacağına rağmen hem tarlalara doğru kaçıyor, hem de çığlıklar atarak "Destuuur... destuuur savulun" diye bağırıyordu. Adam kilometrelerce saatte 80'le koştu. Adamın haykırmalarına gıcık kapan çevre köylerin köpekleri de, adamın uzunca bir süre formda kalmasına yardımcı oldular.

    Uzman: Ölü bir uzman oldu. Bill Gates'in ülkemizden çıkmamasının nedenidir.

    Adam: Bir söylentiye göre hala koşoyormuş. Ancak tedavi olmadığı için kangren olan bacak ve kolunu yiyince ölen köpeklerin manevi desteğinden yoksun kalan adamın hızı iyice kesilmiş (Şimdiki hızı saatte 40 falanmış).

    Şöför: İlk aldığı adama "Nasıl olsa otobüsün yavaşladığı bir yerde inmiştir" diye kafayı takmadı. Ancak, uzmanın ölümü onu çok sarstı. Ölüye değmiş Amerikan bezinden çok tiksindiği için, yeni branda almak zorunda kaldı. Ateist oldu. Daha sonra celebin karısından olan gayri meşru beşizler tarafından birer kurşunla nallandı. Şimdi kazanın içinde.

    Bakkal: Ölünün üzerindeki Amerikan bezinin üzerine yattı. Yıkayıp, otobüs şöförüne fahiş bir fiyatla sattı. Sonradan çok ama çok zengiz oldu.

    Esas ölü: Nur içinde yatsın.

    Hilmi abi: Kendisinin bu hikayeyle ilgisi yoktur. Kamyon şöförüdür. Kendisini ramplarda, takviyeye bile düşmeden sollayıp giden tek bacaklı ve tek kollu adama gıcıktır.
     
  4. Serkan Çoban

    Serkan Çoban Forum Bağımlısı

    Yaş:
    30
    Kayıt:
    7 Temmuz 2008
    Mesajlar:
    731
    Beğeniler:
    1.097
    Şehir:
    Çanakkale/Yenice
    Bisiklet:
    Sedona
    Seviye:


    Sabırla okudum ama diyecek bir şey bulamadım... :rolleyes:
    İlgin ve emeğin için teşekkürler.

     
    Koray BASKIN bunu beğendi.
  5. Serkan Çoban

    Serkan Çoban Forum Bağımlısı

    Yaş:
    30
    Kayıt:
    7 Temmuz 2008
    Mesajlar:
    731
    Beğeniler:
    1.097
    Şehir:
    Çanakkale/Yenice
    Bisiklet:
    Sedona
    Seviye:
    Bu hikaye bazı yerlerde biraz farklı biçimlerde anlatılmış ama hepsinini özü aynı. Ben kendi duyduğum haliyle yazacağım:



    [​IMG]

    Köylünün biri bir gün tarlasına giderken bir kuyu görür ve yanına gider, eğilip bakar. Derin, dipsiz bir kuyudur. Tam o esnada kuyudan büyük bir yılan çıkar ve haliyle köylü korkup geriler. Yılan köylüye korkmamasını, kendisine zarar vermeyeceğini söyler ve ağzından bir altın bırakıverir kuyunun başına. Böylece yılanla köylü arasında bir dostluk kurulmuş olur. Köylü her gün yılanın bulunduğu kuyunun başına gelir, yılan da onun geldiğini görür ve kuyudan çıkarak bir altın verir. Günler bu şekilde geçmektedir...

    Derken yaşlı adam bir gün oldukça rahatsızlanır, yatağa düşer. Yataktan çıkamadığı için de yılana gidip altın alamaz artık. Birkaç gün sonra oğlunu yanına çağırır ve durumu anlatır. Kuyunun başına gidip yılana durumu anlatmasını ister.

    Oğlu denileni yapar, kuyuyu bulur ve biraz bekledikten sonra yılan çıkar. Oğul durumu anlatır ve yılan her zamanki gibi bir altını çıkarıp köylünün oğluna verir. Oğul ise şaşkınlık içinde altını alır ve eve döner.

    Köylünün oğlu eve geldiğinde şaşkınlığını üzerinden atar atmaz hinlik düşünmeye başlar. "Her gün o yılanın yanına gidip bir tane altın vermesini bekleyeceğime onu öldürür, kuyudaki altınların hepsini alırım!" diye aklından geçirir. Ertesi gün planını gerçekleştirmek üzere kuyunun başına gider ve yılan olacaklardan habersiz bir şekilde kuyudan çıkar. Çıkar çıkmasına ama bizim açgözlü oğlan arkasındaki baltayı indirir yılanın üzerine ve kuyruğunu kopartır! Yılan da can havliyle oğlanı sokar ve kuyuya girer. Köylünün açgözlü, hin fikirli oğlu zehirlenip oracıkta ölmüştür.

    Köylü, oğlunun gelmediğini görünce yataktan kalkıp aramaya çıkar. Kuyunun başına vardığında oğlunun cesedini görür ve yanına koşup ağlamaya başlar. Yılan da kuyudan çıkıp olanları anlatır. Köylü o üzüntüyle ve evlat acısıyla yılana hiçbir şey söylemeden evine döner. Günlerce yas tutar, üzülür.

    Bir süre sonra daha farklı düşünmeye başlar. Oğlunun hırsının buna sebep olduğunu ve bu yüzden hem oğlunu, hem de dostluğunu kaybetmiş olduğunu düşünerek kuyunun başına gider ve yılana seslenir. Köylü, "Olanları unutalım, yine eski güzel günlerimize dönelim." der yılana.

    Yılanın bir an duraklar ve cevabını verir; "Bende bu kuyruk acısı, sende de bu evlat acısı varken biz artık seninle dost olamayız."
     
  6. Serkan Çoban

    Serkan Çoban Forum Bağımlısı

    Yaş:
    30
    Kayıt:
    7 Temmuz 2008
    Mesajlar:
    731
    Beğeniler:
    1.097
    Şehir:
    Çanakkale/Yenice
    Bisiklet:
    Sedona
    Seviye:
    [​IMG]

    Evin minik faresi, duvardaki çatlaktan bakarken çiftçi ve eşinin mutfakta bir paketi açtıklarını gördü. Kendi kendine: İçinde hangi yiyecek var acaba?” diye düşündü. Bir süre sonra gördüğü paketin bir fare kapanı olduğunu anladığında yıkılmıştı. “Evde bir fare kapanı var! Evde bir fare kapanı var!” diye bağırarak telaşla bahçeye fırladı.

    Minik fareyi telaş içinde gören tavuk, umursamaz ve bilgiç bir tavırla başını kaldırdı ve gıdakladı: “Zavallı farecik… Bu senin sorunun benim değil. Bana bir zararı olamaz küçücük kapanın” dedi.

    Tavuktan destek bulamayan farecik bu sefer telaşla domuzun yanına koştu ve” Evde bir fare kapanı var! Evde bir fare kapanı var!” diye adeta çırpındı. Domuz anlayışla karşıladı ama” Çok üzgünüm fare kardeş ama dua etmekten başka yapacağım bir şey yok. Dualarımda olacağından emin ol” dedi.

    Minik fare çaresizlik içinde ineğe döndü ve , “Evde bir fare kapanı var, evde bir fare kapanı var!” dedi. İnek; Bak fare kardeş, senin için üzgünüm ama beni ilgilendirmiyor.” dedi.

    Sonunda farecik, başı önde umutsuz şekilde eve döndü. Çiftçinin fare tuzağı ile bir gün tek başına karşılaşmak zorunda olduğunu anladı.
    O gece evin içinde sanki ölüm sessizliği vardı. Minik farecik aç ve susuzdu. Tam yorgunluktan gözleri kapanacaktı ki birden bir ses duyuldu. Gecenin sessizliğini bölen gürültü, fare kapanından geliyordu.

    Çiftçinin karısı, ne yakalandığını görmek için yatağından fırladı ve mutfağa koştu. Karanlıkta kapana, zehirli bir yılanın kuyruğunun kısıldığını fark edememişti. Kuyruğu kapana kısılan yılanın canı yanıyordu ve aniden çiftçinin karısını ısırdı. Çiftçi, karısını apar topar doktora götürdü. Doktor, zehri temizledi sardı. Çiftçi karısını eve getirdi, yatırdı. Karısının ateşi yükseldi ve bir türlü düşmüyordu. Kadıncağız ateş ve ter içinde kıvranıp duruyordu.

    Böyle durumlarda taze tavuk suyunun gerekli olduğunu herkes bilir, çiftçi de bıçağını alıp bahçeye koştu. Karısı taze tavuk suyu çorbasını içti, biraz kendine geldi. Karısının hastalığını duyan komşular ziyarete geldiler. Onlara ikram etmek için çiftçi domuzunu kesti. Çiftçinin karısı gittikçe kötüye gidiyordu. Yılan, belli ki çok zehirliydi. Birkaç gün sonra çiftçinin karısı iyileşemedi ve öldü.
    Cenazesine çok sayıda kişi gelince hepsine yeterli et sağlamak için çiftçi ineği mezbahaya yolladı.

    Fare tüm bu olanları büyük üzüntü ile duvardaki deliğinden izledi.
     
  7. Niyazi ALTUN

    Niyazi ALTUN Forum Bağımlısı

    Kayıt:
    4 Mayıs 2010
    Mesajlar:
    646
    Beğeniler:
    483
    Bisiklet:
    Trek
    Seviye:
    İnsan Kalbiyle Duyar

    Bir gün Newyork’ta bir grup iş arkadaşı yemek molasında dışarıya çıkarlar gruptakilerden biri kızılderilidir Yolda insan kalabalığısiren sesleri çalışma yapan işçilerin çıkardığı gürültü ve araçların korna sesleri arasında ilerlerken Kızılderili kulağına cırcır böceği sesinin geldiğini söyler ve etrafına bakınmaya başlar.Arkadaşları bu kadar gürültü arasında bu sesi duyamayacağını kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam ederler
    Aralarından bir tanesi inanmasa da kızılderiliyle birlikte cırcır böceğini aramaya başlar.
    Kızılderili caddenin karşısına doğru yürür;arkadaşı da arkasından takip eder ve binaların arasında birkaç tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir cırcır böceği bulurlar.
    Arkadaşı kızılderiliye:”Senin insanüstü güçlerin var!Bu sesi nasıl duydun?” diye sorar Kızılderili ise bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya gerek olmadığını söyleyerek arkadaşına kendisini izlemesini söyler.
    Kaldırıma geri dönerler ve Kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırıma yuvarlayarak atar.
    Birçok insan bozuk para sesininceplerinden düşen bir para olduğunu düşünerek sesin geldiği yöne doğru bakar aranmaya başlar.
    Kızılderili arkadaşına dönerek “Gördün mü?” der.
    Önemli olan nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğine bağlıdırHer şeyi ona göre duyar görür ve hissedersin.
     
  8. Serkan Çoban

    Serkan Çoban Forum Bağımlısı

    Yaş:
    30
    Kayıt:
    7 Temmuz 2008
    Mesajlar:
    731
    Beğeniler:
    1.097
    Şehir:
    Çanakkale/Yenice
    Bisiklet:
    Sedona
    Seviye:


    Çok güzel, çok anlamlı bir hikaye; teşekkür eder, devamının gelmesini dilerim.


     
    Niyazi ALTUN bunu beğendi.
  9. Serkan Çoban

    Serkan Çoban Forum Bağımlısı

    Yaş:
    30
    Kayıt:
    7 Temmuz 2008
    Mesajlar:
    731
    Beğeniler:
    1.097
    Şehir:
    Çanakkale/Yenice
    Bisiklet:
    Sedona
    Seviye:
    [​IMG]


    Yıllar önce bir ayakkabı şirketinin sahibi pazar araştırması yapmak üzere Afrika’ya aralıklı olarak iki pazarlamacı gönderdi. Birinci pazarlamacı araştırmasını bitirdikten sonra patronunu arayıp şöyle dedi:
    “Burada bizim için hiçbir fırsat yok, çünkü hiç kimse ayakkabı giymiyor!”

    Birkaç ay sonra giden ikinci pazarlamacı ise patronunu arayıp heyecenla:
    “Afrika’da inanılmaz fırsatlar var. Burada hiç kimsenin ayakkabısı yok! dedi…
     
  10. Niyazi ALTUN

    Niyazi ALTUN Forum Bağımlısı

    Kayıt:
    4 Mayıs 2010
    Mesajlar:
    646
    Beğeniler:
    483
    Bisiklet:
    Trek
    Seviye:
    Adam, akşam geç bir saatte işinden döndüğünde beş yaşındaki oğlunu, kapıda kendisini beklerken bulur.

    Çok yorgun ve perişandır.
    Çocuk heyecanla sorar:

    - Baba, bir soru sorabilir miyim?
    - Tabii ki sor bakalım ama kolay olsun.
    - Bir saate kaç lira kazanıyorsun?

    Baba, çok sinirlenir ve oğluna kızar.

    - Seni ilgilendirmeyen işlerle ne diye uğraşıyorsun? Kaçsa kaç, sana ne?

    Oğlan tekrar sorar:

    - Sadece bilmek istiyorum, babacım. N'olur söyle, bir saatte kaç para kazanıyorsun?

    - Peki o zaman. Madem çok merak ediyorsun, söylüyorum.

    Saatte 50 lira kazanıyorum. Mutlu oldun mu şimdi?

    Çocuk birden çok üzülür, bu cevapla küçük belki de büyük hayalleri yıkılmış gibidir. Hemen kendini toparlayıp babasına sorar:

    - Baba, bana 25 lira borç verebilir misin?
    Baba yine sinirlenir ve şöyle der:

    - Eğer saçma sapan bir şey ya da oyuncak almak için bu parayı istiyorsan derhal odana git bakalım

    ve düşün! baban bütün gün sen, o saçma sapan, ne olduğu belirsiz şeyi al diye para kazanmıyor.

    Böyle düşündüğün için yazıklar olsun sana!

    Küçük oğlan sessizce odasına gider ve yavaşça kapısını kapatır. Baba ise daha da çıldırmış olarak kendi kendine söylenir.

    Sırf para alabilmek için bana böyle sorular sormaya nasıl cüret eder, diye düşünür.
    Bir, bir buçuk saat geçmiştir ki baba artık sakinleşmiştir ve mantıklı olarak düşünmeye başlar.

    Belki de gerçekten alması gereken çok önemli bir
    ihtiyacı vardır diye hayıflanır.

    Bugüne kadar oğlunun kendisinden hiç para istemediğini hatırlar.

    Doğru oğlunun odasına gider. Kapıyı açar ve oğluna sorar:

    - Uyudun mu oğlum?

    - Hayır, diye cevap verir oğlan.

    Baba devam eder...

    - Çok yorgundum, o yüzden sana karşı biraz haksızlık ettiğimi düşündüm ve işte al, istediğin 25 lira.
    Çocuk, sevinçle yatağında zıplar. Parayı alırken babasına sarılıp 'sağol babacım, yaşasın' der ve heyecanla yastığının altındaki buruşuk paraları çıkarıp, saymaya başlar.

    Baba, oğlunun zaten parası olduğunu fark edince yeniden sinirlenir.

    Çocuktek tek paraları sayarken, baba hiddetle sorar:

    - Madem paran vardı neden benden istedin?

    - Çünkü yeterince param yoktu da ondan. Ama şimdi tamam. İstediğimi satın alabilirim artık. Yaşasın!

    Ve çocuk babasının şaşkın bakışları üzerinde, devam eder:

    - Babacım, şimdi 50 liram var ve senin bir saatini satın almak istiyorum.

    Yarın eve erken gel ki birlikte yemek yiyip harika zaman geçirelim.
    Baba çökmüştür, oğluna sarılır ve onun kendisini affetmesini ister.
    :in:
     
  11. Niyazi ALTUN

    Niyazi ALTUN Forum Bağımlısı

    Kayıt:
    4 Mayıs 2010
    Mesajlar:
    646
    Beğeniler:
    483
    Bisiklet:
    Trek
    Seviye:
    Bir zamanlar, büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın dört eşi varmış.



    Kral en çok dördüncü eşini sever, bir dediğini iki etmez, her şeyin en güzelini, en iyisini ona verirmiş.


    Kral üçüncü eşini de çok severmiş. Bu güzelliğin bir gün kendisini terk edebileceğinden korktuğu için, onu çok kıskanır,üzerine titrermiş.


    Kral ikinci eşini de severmiş. Kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi, ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulunur, sorunun çözümünde ona destek verirmiş.



    Kraliçe olan birinci eşiymiş kralın. Onu en çok seven, karşılık beklemeden seven,sağlığına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen, kral bu eşini hiç sevmez ve onunla hiç ilgilenmezmiş.



    Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış.

    Yakında öleceğini anladığı ve öldükten sonra yalnız kalmaktan çok korktuğu için, eşlerinden hangisinin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek

    istemiş.



    En çok sevdiği dördüncü eşine, "Ölüm yolculuğunda bana eşlik etmek ister misin?" diye

    sorduğunda, aldığı yanıt kalbine bir bıçak gibi saplanan, kısa ve net, "Mümkün değil!" olmuş.

    "Hayatim boyunca seni sevdim, sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin?" sorusunu üçüncü eşi, "Hayır, hayat çok güzel. Sen ölünce ben yeniden evleneceğim." diye yanıtlamış ve kral bir kez daha yıkılmış.



    "Her sorunumda, her zaman yanımda olan, bana yardim eden sendin. Bu sorunumda da bana yardımcı olur musun?" sorusuna karşı, ikinci esinden, "Bu sorunun için bir şey yapamam. Olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder, güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım." karşılığını almış.



    Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral birinci eşinin sesiyle irkilmiş:

    "Nereye gidersen git, seninle olurum, seni takip ederim."



    "Ah!" diye inlemiş kral; "Keşke bir şansım daha olsaydı..."

    =============================================

    Aslında gerçek Yaşamda hepimiz dört eşliyiz...



    Dördüncü eşimiz "vücudumuz"! Onun güzel görünmesi için ne kadar zaman, kaynak ve çaba harcarsak harcayalım, öldüğümüzde bizi terk edecektir.



    Üçüncü eşimiz "sahip olduğumuz servet ve statümüz"! Ölür ölmez başkalarına yar olacaktır.



    İkinci eşimiz "ailemiz ve dostlarımız"! Tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey, bu dünyadan gözleri yaşlı bizi uğurlamak olacaktır.


    Ve birinci eş... "ruhumuz"!
     
    Mustafae, SBF, Tolga Yücel ve 5 kişi daha bunu beğendi.
  12. Ali Menemen

    Ali Menemen Onursal Üye

    Kayıt:
    20 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    2.959
    Beğeniler:
    2.997
    Bisiklet:
    Sedona
    Seviye:
    Bir lokma sizi aç bırakmaz ama onu doyurur...

    [​IMG]
     
  13. Serkan Çoban

    Serkan Çoban Forum Bağımlısı

    Yaş:
    30
    Kayıt:
    7 Temmuz 2008
    Mesajlar:
    731
    Beğeniler:
    1.097
    Şehir:
    Çanakkale/Yenice
    Bisiklet:
    Sedona
    Seviye:

    Bu hikayeyi bugün başka bir yerde okudum ve buraya yazmak için girdim. Sizin tarafınızdan yazılmış olduğunu görünce hem şaşırdım hem de sevindim.

    Bu anlamlı hikaye için, ilginiz ve emeğiniz için teşekkürler. :in:
     
    Niyazi ALTUN bunu beğendi.
  14. Serkan Çoban

    Serkan Çoban Forum Bağımlısı

    Yaş:
    30
    Kayıt:
    7 Temmuz 2008
    Mesajlar:
    731
    Beğeniler:
    1.097
    Şehir:
    Çanakkale/Yenice
    Bisiklet:
    Sedona
    Seviye:
    [​IMG]

    Günün birinde uzaklarda bir köyde çocuğu doğmadan kocası ölmüş ve tek başına yaşayan hamile bir kadın kendisine arkadaş olması için dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar.

    Gelincik vefalıdır. Kadının yanından bir an bile ayrılmaz.

    Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da zamanla oldukça uysallaşır. Birkaç ay sonra kadının çocuğu doğar. Tek başına tüm zorluklara göğüs görmek ve yavrusuna bakmak zorundadır.

    Günler geçer ve kadın bir gün birkaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak zorunda kalır. Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve gelir. Gelinciği ve kanlı ağzını görür.

    Anne çıldırmışçasına gelinciğe saldırır ve oracıkta hayvanı öldürür.

    Tam o sırada içerdeki odadan bir bebek sesi duyulur. Anne odaya yönelir ve odada beşiği, beşiğin içindeki bebeği ve bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür...


    Einstein'in söylediği rivayet edilen bir söz var:
    "İnsanlardaki önyargıyı parçalamak benim için atomu parçalamaktan çok daha zor!"
     
  15. Serkan Çoban

    Serkan Çoban Forum Bağımlısı

    Yaş:
    30
    Kayıt:
    7 Temmuz 2008
    Mesajlar:
    731
    Beğeniler:
    1.097
    Şehir:
    Çanakkale/Yenice
    Bisiklet:
    Sedona
    Seviye:
    [​IMG]

    Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
    "O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
    Demeyeceksin işte.
    Yaşarsın çünkü.
    Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
    Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
    Ve zaten genellikle o daha az sever seni, senin onu sevdiğinden.
    Çok sevmezsen, çok acımazsın.
    Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
    Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...
    Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
    Senin değillermiş gibi davranacaksın.
    Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
    Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
    Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
    Paldır küldür yürüyebileceksin.
    İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
    Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
    Gökyüzünü sahipleneceksin,
    Güneşi, ayı, yıldızları...
    Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
    "O benim." diyeceksin.
    Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin...
    Mesela gökkuşağı senin olacak.
    İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
    Mesela turuncuya, ya da pembeye…
    Ya da cennete ait olacaksın.
    Çok sahiplenmeden,
    Çok ait olmadan yaşayacaksın.
    Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
    Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
    İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak...


    CAN YÜCEL
     
  16. Niyazi ALTUN

    Niyazi ALTUN Forum Bağımlısı

    Kayıt:
    4 Mayıs 2010
    Mesajlar:
    646
    Beğeniler:
    483
    Bisiklet:
    Trek
    Seviye:
    AŞKA DAİR

    Dünya yaratılmadan önce, iyi ve kötü huylar ne yapacaklarını bilmez vaziyette dolanıyorlarmış. Bir gün toplanmışlar ve her zamankıinden daha fazla canları sıkkın oturuyorlarken; Saflık ortaya bir fikir atmış: "Neden saklambaç oynamıyoruz?"..

    Hepsi bu fikri beğenmiş. Çılgınlık bağırmış."Ben ebe olmak ve saymak istiyorum"...Baska hiç kimse çılgınlığı arayacak kadar çıldırmadığı için, Çılgınlık bir ağaca yaslanmış ve saymaya başlamış.1,2,3,..

    O saydıkça iyi huylarla kötü huylar saklanacak yer aramışlar. Şefkat Ay'ın boynuzuna asılmış; İhanet çöp yığınının içine girmiş; Sevgi bulutların arasına kıvrılmış; Yalan bir taşın altına saklanacağını söylemiş ama yalan söylemiş çünkü gölün dibine saklanmış; Tutku dünyanın merkeizne gitmiş; Para Hırsı bir çuvalın içine girerken çuvalı yırtmış.Aşk; kararsız olduğu gibi, nereye saklanacağını da bilmiyormuş.(Aşkı saklamak zordur )Ve çılgınlık 100'ü saydığı anda; Aşk sıçrayıp güllerin arasına girmiş ve saklanmış..

    Ve Çılgınlık bağırmış.. "Önüm, arkam, sağım, solum sobe,geliyorum!" İlk önce Tembelliği görmüş, çünkü saklanacak enerjisi yokmuş.Sonra Şefkati ayın boynuzunda, İhaneti çöplerin arasında, Sevgiyi bulutların arasında, Yalanı gölün dibinde ve Tutkuyu dünyanın merkezinde birer birer bulmuş.Sadece biri hariç. Umutsuzluğa kapılan Çılgınlığın kulağına Haset fısıldamış: "Aşkı bulamıyorsun, çünkü o güllerin arasında saklanıyor."

    Çılgınlık çatal şeklinde bir sopa almış ve güllerin arasına saklamış, ta ki yürek burkan bir haykırış onu durdurana kadar. Ve haykırıştan sonra, Aşk elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış. Parmaklarıyla kapadığı yüzünden sicim gibi kan akıyormuş. Çılgınlık, Aşkı bulayım derken, heyacandan Aşkın gözlerini kör etmiş.. "Ne yaptım ben?!!" diye bağırmış."Seni kör ettim. nasıl onarabilirim? Aşk cevap vermiş: "Gözlerimi geri veremezsin. Ama benim için bir şey yapmak istersen, benim klavuzum olabilirsin"..

    İşte o günden beri Aşkın gözü kördür ve Çılgınlık da her zaman onun yanındadır...
     
    Furkan köleoğlu ve Serkan Çoban bunu beğendi.
  17. Niyazi ALTUN

    Niyazi ALTUN Forum Bağımlısı

    Kayıt:
    4 Mayıs 2010
    Mesajlar:
    646
    Beğeniler:
    483
    Bisiklet:
    Trek
    Seviye:
    Sevgili dostlar;
    Kanatlanıp uçsak bile kaderden ve yazgımızdan kaçamayacağımızı bilmemiz gerekir.
    Özellikle ölüm ve evliligin mutlaka kader olduguna iman eden biri olarak, taa çocukluğumdan beri aklımın köşesinde olan ve ibretle dolu bir hikayeyi sizlerle paylaşmak istedim.
    Çocukluk günlerimden bana kalan bu hikayeleri sizlere aktarırken, sürç-ü lisan edecek olursam affola..


    Padişah ve Evlilik :

    Vakt-i zamanında padişahın biri 40 yaşlarına gelmesine rağmen henüz evlenememiş ve çok mutsuzdur.
    Bütün ülke halkı ve ülke zenginligi emrinde olmasına ragmen, hiçbir şeyden zevk alamaz hale gelmiştir ve dünyasına küsmüştür.

    Sarayda emrinde olan herkes ve ülke halkı padişahın bu durumuna çok üzülmekte ama ellerinden birşey gelmemektedir.
    Padişahın evlenebilmesi için ne yapılırsa yapılsın padişah hiç bir kız veya kadında karar kılmaz, beğenmez ve bir türlü evlenemez.

    Birgün canı çok sıkılır ve vezirini yanına çağırarak kendisinin atını ve yanında kendisine yetecek kadar da azık hazırlanmasını emreder.
    Vezir sorar; Padişahım hayrola nereye gideceksiniz, nedir bu hazırlıklar böyle ?
    Padişah der ki; bir müddet kendimi dağa taşa vurup yalnız kalmak istiyorum, artık bu duruma katlanamıyorum.
    Biraz kendimle başbaşa kalmak istiyorum, bir müddet beni aramayın der.
    Vezir'in padişaha itiraz edecek hali yoktur, hemen hazırlıkları yaptırır ve padişahı yolcular.

    Padişah artık atı ile başbaşadır, nereye gittigini dahi bilmeden kendisini yollara vurur.
    Epey gün dağlarda ormanlarda dolanıp durur. Bu gezintisinin dördüncü gününde dağlarda dolaşırken; Bir manzara ile karşılaşır.
    Hemen az ileride çok yaşlı, nur yüzlü bir ihtiyar görür, bu ihtiyar kişi yerde oturmuş ve hayvan derisi üzerine birşeyler karalamaktadır.
    Yaşlı adam padişahı görür görmez hemen yazdığı şeyleri saklamaya çalışır.
    Yaşlı adamın bu telaşı padişahın dikkatini çeker ve hemen adamın yanına yanaşır.
    Padişah at üstünde, adam yerde çömemiş vaziyette... Padişah seslenir adama.
    Heyy sen ne yazıyordun bakayım diye sorar.
    Fakat yaşlı adam kendinden emin bir tavır ve cesaretle padişahın kim olduğunu bilmeden cevap verir... Sanane be adam, seni ilgilendirmez.
    Padişah hiddetlenir ve yaşlı adama tekrar seslenir;
    Ben padişahım, sorduğum soruyu cevapla hemen, ne yazıyordun söyle hemen der.
    Yaşlı adam yine takmaz padişahı... söyleyemem sırdır der.
    padişah kılıcını çekip atından iner ve yaşlı adamın tepesinde durur.
    Son kez soruyorum, eğer beni cevaplamazsan boynunu uçururum der.
    Yaşlı adam bakar durum vahim, etme eyleme oğul, ben ne yazdığımı söylersem zaten yaşayamaz ölürüm diye cevaplar.
    Padişah üsteler... eğer sen söylemezsen yine öleceksin ver şu yazdığın şeyleri bana okuyacağım der.
    Yaşlı adam bakar çare kalmamıştır.. Padişaha sırrını açıklamaya karar verir, dur oğul anlatayım der.
    Padişah bekliyorum hadi çabuk anlat ..!! diye bağırır.
    Yaşlı adam cevap verir... oğul ben kaderleri yazmakla görevlendirilmiştim onları yazıyordum.
    Padişah bu cevaba hem şaşırır hem kızar..
    Sen benimle dalgamı geçiyorsun bre gafil diye yaşlı adama bağırır.
    Kaderleri yazmak ne ola ki; bu işle nasıl sen görevlendirilirsin diye sitem eder.
    Yaşlı adam cevaplar... yemin ederimki ben bu işle görevlendirilmiştim der.
    Ancak kimin kaderini önceden açıklayacak olursam ardından ölürüm, bu sebeple fazla soru sorma bana diye yalvarır.
    Padişah daha da meraklanarak bağırır.. hadi bakalım o zaman söylede öğreneyim, ben hala bekarım kaderimde hangi kadın var, kiminle evleneceğim ben diye sorar adama.
    Yaşlı adam der ki ; ama bu sırrı açıklarsam yaşayamam...
    Padişah, ben onu bunu bilmem söylemezsen ben kelleni uçuracağım zaten der.
    Yaşlı adam naçar bir durumdadır... ve sırrı açıklamaya karar verir.
    Padişaha der ki ; dur bakalım senin için bana ne emredilmişti ve ne yazmıştım birlikte bakalım.
    Padişah tamam hadi söylede bir an önce kaderimin kim olduğunu öğreneyim der.
    Yaşlı adam önceden yazmış olduğu deri parçalarını karıştırır ve padişaha ait olanı bulur.
    ve okumaya başlar... senin kaderin filan obada çobanlık yapan falan kişinin yeni doğmuş kırk günlük kızıdır der..
    Padişah dahada gür bir sesle.. Sen delimisin be adam, benim gibi kırk yaşında birinin kaderi nasıl yeni doğmuş bir bebek olabilir der.
    Yaşlı adam... valla bana emredilen ne ise ben onu yazmakla mükellefim, kaderinde ne varsa onu göreceksin der.
    Padişah iyice zıvanadan çıkar ve ben böyle bir kadere razı gelemem, kırk günlük bir kız benim kaderim olamaz diye bağırır ve ardından ekler.
    Ben şimdi gidip benim kaderim olarak yazılan o kızı ellerimle öldüreyim de gör bakalım kader nasıl engellenirmiş der.
    ve padişah atına atladığı gibi tozu dumana katarak yaşlı adamın yanından uzaklaşır.
    Yaşlı adam ise vermemesi gereken bir sırrı açıkladığı için padişahın ardından yere yığılıp ölür.
    Padişah kendisine tarif edilen obaya gelir... yüksek bir tepeden obayı inceler ve sonunda obaya iner.
    Tarif edilen adamın çadırının hangisi olduğunu sorar etraftan birine.
    verilen tarife uyan çadırı bulur ve içeri girer, çadırda kimse yoktur.
    Aile resi olan adam çobanlık yapmak için yayladadır, karısı ise dere kenarında çamaşır yıkamaya gitmiştir.
    Çadırın içinde bir beşik vardır ve içinde yeni doğmuş bir kız çocuğu uyumaktadır.
    Padişah; bana kader olarak yazılan kız çocuğu bu olmalı herhalde deyip, kaderinden kurtulmak için kızı öldürmeye karar verir.
    Kuşağıdan kamasını çıkardığı gibi uyuyan kızın gögsünden başlayıp, göbegine kadar olan bölümü keser ve hemen çadırı terk edip gider.
    Kızın bağırsakları bile dışarıya çıkmıştır, aradan fazla bir süre geçmeden kızın annesi çadıra döner ve gördügü manzara karşısında kanı tutulur.
    Çadırdan fırlayıp yardım ister etraftan.. koşarlar birileri yardımına hemen.
    O zamanlar doktor hastane filan olmadığından, kızın bağırsaklarını tekrar karnının içine toplayıp çuvaldız ile egreti olarak dikerler.
    Öldürmeyen Allah öldürmemiştir, Kızın kaderine varması için yaşaması gerekmektedir ve kız kurtulur.
    Padişahta artık sarayına dönmüştür... epey zaman geçer padişah artık neredeyse 60 yaşlarına varmıştır ve henüz bekardır.
    Birgün dere kenarına inen padişahın, gördügü manzara karşısında dili tutulmuştur.
    Aman yarabbi dere kenarında bir kız var, yaşı 18-20 arası.
    Padişah kızın güzelligini görür görmez onunla evlenmeyi düşünür ve kafasına koyar. (Kader olacak ya, Allah güzel göstermiştir gözüne)
    Padişah kıza yanaşır ve benimle evlenmeni istiyorum, ben padişahım der.
    Kız boyun eger padişaha, karşı durması mümkün degildir, nasıl emrederseniz padişahım der.
    Padişah kızın, 20 yıla yakın önce elleriyle öldürmeye çalıştığı kız olduğunu bilemez haliyle.
    Padişah kıza der ki; hemen anneni, babanı bilgilendir seni onlardan isteyeceğim ve karım olacaksın.
    Neyse söz uzamadan, kızın ailesinden ister kızı padişah ve evlenmeleri için hazırlıklar yapılır.
    Bütün ülke bayram yerine dönmüştür, artık padişahları evlenecektir.
    Dügün dernek kurulur ve sonunda padişah evlenir.
    Gerdek gecesi gece karanlığında hanımına yanaşır, ve ona sarılır
    Fakat birşey padişahın dikkatini çekmiştir... kızın vücudunda gögsünden göbegine kadar bazı topluklar ve büzülmeler vardır.
    Hemen sorar; nedir senin vücudundaki bu izler der hanımına.
    Hanımı cevaplar; sorma padişahım.. ben daha kırk günlük bir bebek iken, zalimin biri çadırımıza girip benim beni bıçakla öldürmeye çalışmış, ama Rabbim öldürmemiş der.
    Padişah bunu duyar duymaz yatağından fırlayıp, hemen seccadesini serip namaza durur.
    Ve namaza başlamadan , şu sözleri mırıldanır YARATICI'sına ...
    Eyy Rabbim; senin yazmış olduğun kaderden kaçılamayacağını bilemedim, beni affet diye yalvarır.
    ve sabaha kadar kendisini affetmesi için Allah'ına secde eder padişah.
     
  18. Serkan Çoban

    Serkan Çoban Forum Bağımlısı

    Yaş:
    30
    Kayıt:
    7 Temmuz 2008
    Mesajlar:
    731
    Beğeniler:
    1.097
    Şehir:
    Çanakkale/Yenice
    Bisiklet:
    Sedona
    Seviye:

    Ben de bu hikayeyi yıllar önce yaşlı bir akrabamızdan dinlemiştim.
    Gerçekten olacağın önüne geçilmiyor...

    Teşekkürler, selamlar...

     
  19. Serkan Çoban

    Serkan Çoban Forum Bağımlısı

    Yaş:
    30
    Kayıt:
    7 Temmuz 2008
    Mesajlar:
    731
    Beğeniler:
    1.097
    Şehir:
    Çanakkale/Yenice
    Bisiklet:
    Sedona
    Seviye:
    [​IMG]

    Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir.
    Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak
    Daha güzel, hatta mükemmel olurdu.
    Nasıl mı?
    Camide uyanıyorsunuz.
    Bir tahta sandık içerisinde,
    Herkes karşınızda saf durmuş,
    İyiliğinize dua ediyor
    Ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette.
    Tabuttan doğruluyorsunuz,
    Yaşlı, olgun ve ağırbaşlı olarak.
    Herkes etrafınızda, büyük bir itibar,
    İltifatlar, çocuklar, torunlar hepsi hazır.
    Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
    Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor,
    Aylık veya üç ayda bir maaşınızı alıyorsunuz.
    Ne güzel, hazır maaş, hazır ev...
    Altmışlı yaşlara kadar her şey garanti,
    Huzur içinde yaşıyorsunuz.
    Sağlığınız gittikçe düzeliyor,
    Kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz.
    Bir gün çalışmak istiyorsunuz
    Ve işe ilk başladığınız gün
    Size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket
    Ve altın kol saati veriyor patronunuz...
    Ve Genel Müdürlük veya
    Bunun gibi yüksek bir makamdan,
    Tecrübeli bir insan olarak işe başlıyorsunuz.
    Herkes karşınızda elpençe divan...
    Vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler de başlıyor.
    Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.
    Diğer hormonal aktiviteler artıyor,
    Fevkalade... Aman ne güzel günler başlıyor...
    Derken bir gün patron size
    Artık üniversiteye gitsen daha iyi olur diyor.
    Bu arada babanız ortaya çıkmış,
    "Fazla çalıştın" diyor.
    "Artık eve dön, işi bırak,
    Okumaya başla, harçlığın benden olsun..."
    Keyfe bakar mısınız?
    Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor.
    Ekmek elden, su gölden bir dönem başlıyor.
    Partiler, diskotekler, kızların sayısı artıyor.
    Derken anne ve babanız sizi götürüp getirmeye başlıyor,
    Araba kullanma derdi de yok artık...
    Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar,
    "Evde otur, keyfine bak, oyuncaklarınla oyna" diyorlar...
    Mamanız ağzınıza veriliyor,
    Zaman zaman altınızı bile temizliyorlar,
    Hatta bu durum alışkanlık yaratıyor
    Ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.
    Derken anneniz bir gün size süt verme kararını alıyor
    Ve başka bir keyifli dönem başlıyor.
    Mama artık her yerde,
    Her an ve en taze şeklinde hazır.
    Bir gün karanlık, ılık ve sıcak bir ortama giriyorsunuz.
    Beslenmek için ağzınızı açmaya dahi gerek yok,
    Bir kordondan besleniyor,
    Sıcacık, yumuşacık,
    Gürültü ve patırtısız bir ortamda yaşıyorsunuz.
    Küçülüyor, küçülüyor,
    Ufacık bir hücre halini alıyorsunuz.
    Ve günün birinde müthiş keyifli bir orgazm ile hayatınız bitiyor...




    Can YÜCEL
     
  20. Serkan Çoban

    Serkan Çoban Forum Bağımlısı

    Yaş:
    30
    Kayıt:
    7 Temmuz 2008
    Mesajlar:
    731
    Beğeniler:
    1.097
    Şehir:
    Çanakkale/Yenice
    Bisiklet:
    Sedona
    Seviye:
    [​IMG]

    Uzakdoğu'da yetişen bir tür bambu ağacı olan Moso, dikildikten sonra, beş yıl boyunca, en ideal şartlar altında dahi hiçbir gelişme göstermez.

    Sonra sihirli bir el dokunmuş gibi, birdenbire günde 40-45 cm kadar büyümeye başlar ve nihayet altı hafta içinde yaklaşık 27 metrelik boyuna ulaşır.

    Aslında sihir değildir yaşanan...
    Moso ağacının duruyormuş gibi yapıp birdenbire hızla büyümesinin sebebi, beş yıl boyunca toprağa sabırla saldığı yüzlerce metrelik kökleridir…
     
    Selami53, Tolga Yücel ve Burçak Erbil bunu beğendi.