Duyuruyu Kapat
Facebook Gözat
Twitter Gözat

Çanakkale kara savaşlarının 100. yılı

Konu, 'Serbest Kürsü' kısmında mehmetsunu tarafından paylaşıldı.

  1. mehmetsunu

    mehmetsunu İKONOKLAST

    Kayıt:
    28 Eylül 2011
    Mesajlar:
    3.391
    Beğeniler:
    6.437
    Şehir:
    kayseri
    Bisiklet:
    Cube
    Seviye:
    “O komutan karşımdaydı, ateş ettim ama vuramadım”

    mustafa_kemal-758x380.jpg
    Mustafa Kemal’in, ilk çıkarmanın yapıldığı gün cephane bittiği için geri çekilirken rastlayıp durdurarak, “Düşmandan kaçılmaz, süngü tak, yat!” emriyle yeniden savaşa döndürdüğü erata ilişkin o çok bilinen tablonun, yabancıların anlatımıyla nasıl birbirini tamamladığına çok şaşıracaksınız. Nigel Steel-Peter Hart’ın birlikte yazdığı “Gelibolu” adlı kitaptan izini sürdüğümüzde, çok ilginç bir bilgi karşımıza çıkıyor.
    Türk askeri süngü takıp yatınca duraksayan Avustralyalıların başında Yüzbaşı William Tulloch bulunmaktadır. Steel-Hart, “Tulloch, daha sonra, korkusuz bir Türk subayının 900 metre kadar ilerideki 261 rakımlı tepeden ateşi idare ettiğini gördüğünü bildirmişti. Ancak onu vurmayı başaramamıştı” diye yazıyor. O gün o saatte 261 rakımlı tepede ateşi yöneten en yüksek rütbeli komutan Mustafa Kemal idi. İhtimal ki, Tulloch’un ateş edip vuramadığı komutan oydu.

    Çanakkale Savaşları iki aşamada değerlendirilebilir. Bunlardan birincisi, 1. Dünya Savaşı’nın en kritik döneminde Marmara’ya geçip İstanbul’a ulaşmaya ve Osmanlı başkentini teslim almaya çalışan İngiliz ve Fransız donanmasının 18 Mart 1915′de Çanakkale Boğazı’nın karanlık sularına gömülmesiydi. Türk topçusu ve bahriyelisi Çanakkale Boğazı’nda bir destana imza attı. Nusret mayın gemisinin döşediği mayınlara çarpan ve en büyük gemileri denizin dibini boylayan İngiliz-Fransız donanması geri dönmek zorunda kaldı.
    Savaşın ikinci aşaması ise Çanakkale’yi denizden geçemeyeceğini anlayan İngiliz ve Fransız ordularının bu kez 25 Nisan 1915 günü Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yapmasıyla yaşandı.
    Hint ve A.N.Z.A.C (Avustralya-Yeni Zelanda Ordusu) birlikleriyle de desteklenen İngiliz ve Fransız orduları Gelibolu Yarımadası’ndaki Türk topçu bataryalarını susturmayı ve böylelikle donanmanın kalan bölümünün Çanakkale Boğazı’nı güle oynaya geçmesini sağlamaya çalıştılar. Düşman askeri Gelibolu Yarımadası’na çıktı çıkmasına ama belli noktalardan fazla ilerleyemedi… Korkunç siper savaşları yaşandı. Yarımadanın her bir karış toprağı, kanla sulandı. Ölüm pahasına vatanını savunan Türk askeri, düşmanın ilerlemesine izin vermedi. 9 ayı aşkın süre devam eden kanlı boğuşma sonrasında İngiliz Harp Kabinesi Gelibolu’dan çekilme kararı verdi. Çanakkale’de zafer Türk ordusunun olmuştu… canakkale-1915-Mehmetcik.jpg
    25 NİSAN – ÇIKARMA GÜNÜ
    Gelibolu yarımadasına asker çıkarmaya karar veren Müttefiklerin 25 Nisan 1915’te uygulamaya koyduğu plan, donanma ile kara kuvvetleri arasındaki koordinasyonun tam sağlanamamasından kaynaklanan bir dizi kopukluğun yol açtığı karmaşa içinde başladı. Çıkarma için belirlenen S, V, W, X ve Y kumsallarına 29. Tümen ve İngiliz Kraliyet Tümeni’ne bağlı birlikler çıkacaktı.
    Hamilton’un kurmayları çıkarmanın yapılacağı Morto Koyu’ndaki Hisarlık burnu kıyılarına S Kumsalı, Ertuğrul Koyu ve Seddülbahir iskelelerinin bulunduğu kesimeV Kumsalı, Tekke Koyu’na W Kumsalı, İkiz Koyu’na X Kumsalı, Zığındere ağzı kuzeyindeki Sarıtepe yöresine Y Kumsalı adını vermişti. Ayrıca Kumkale ve Bolayır/Saros sahilleri şaşırtmaca noktaları olacaktı.
    Kabatepe’ye Anzaklar çıkacak ama asıl çıkarma Seddülbahir, İlyas burnu ve Morto Koyu’na yapılacaktı. Hamilton, Türkleri geniş bir araziye yayılmaya zorlamayı, kuvvetlerini bölmeyi hedeflemişti. Ayrıca Kabatepe’nin kuzeyine yapılacak Anzak çıkarması ile Maltepe’ye ulaşma hedefi de vardı. Plan tutarsa, Türk yedek kuvvetleri asıl çıkarma noktasının belirleneceği ana kadar, güneydeki birliklere yardıma koşamayacaktı. Şaşırtmacalar sınırlı da olsa işe yaradı. Anadolu yakasına Fransızların yaptığı gösteriş çıkarmasının etkisi de buna dâhil. Çünkü Anadolu yakasındaki 15. Kolordu, 3 ve 11’nci tümenlerinin birliklerini sahil boyuna dağıttığından, ilk gün Gelibolu’dan gelen takviye kuvvet taleplerine kulaklarını tıkamak zorunda kalacaktı.
    İngiliz ve Fransız birliklerinin Gelibolu yarımadasına çıkarma harekâtı başladıktan bir süre sonra gelişmelere ilişkin bilgiler Liman von Sanders’in karargâhına akmaya başladı. Liman Paşa’yı saat 05.00’te uyandırdılar, müttefiklerin Kabatepe, Seddülbahir, Tekke burnu ve Morto Koyu’nda karaya çıktığını, Kumkale, Beşige Koyu ve Bolayır’da da her an çıkarma beklendiğini bildirdiler. Müttefiklerin asıl çıkarma noktasının Bolayır-Saros bölgesi olacağına takıntılı bir şekilde inanmakta olan Liman von Sanders, o bölgede karaya ayak basma girişimine dair bir bilgi olmadığı halde 4. Tümene derhal Bolayır’a hareket emri verdi. Karargâhta Liman von Sanders ile birlikte çalışan Alman Yüzbaşı Carl Mühlmann sonrasını şöyle anlatıyor:
    …Ne yazık ki Liman çok heyecanlandı ve karargâhta kalıp gerekli telefon bağlantılarını yapmak yerine atına atlayıp […] Bolayır yakınlarındaki tepelere çıktı. Maalesef bu yüzden, gelen bütün raporlar bir-iki saat gecikti ve bizimle karargâh arasındaki trafik daha da kötü bir hal aldı.
    Sanders 27 Nisan’a kadar etkin hiçbir karar alamadan Bolayır’da vakit geçirecekti. Yaptığı yanlış hamlelerden biri de, yarımadanın güneyi ve Arıburnu ateşler içinde yanarken, hiçbir askeri harekâtın olmadığı –ancak savaş gemilerinin her an çıkarma yapacakmış gibi manevralarda bulunduğu- Bolayır’a bir tümen daha göndermek oldu. Sanders ancak 27-28 Nisan’da duruma hâkim olabilecek, Arıburnu ve Seddülbahir’de düşmanın karaya asker çıkarmaya devam ettiği anlaşılınca, gereksiz yere oraya mıhladığı 7. Tümen ve 4. Tümen’in birliklerinden bir bölümünü –Epey tereddütle de olsa- Bolayır’dan geri çağırarak güney kesimine sevk edecekti. cikartma.jpg
    ARIBURNU ÇIKARMASI
    Anzak destek gücüne sahip Albay Ewen Sinclair-Mac Lagan komutasındaki 3. Avustralya Tugayı, şafak sökmeden önce iki dalga halinde Kabatepe’nin kuzeyine [Z Kumsalı] çıkacak, mümkün olduğunca geniş bir cephede, sol kanadı 261 rakımlı tepenin ötelerine kadar uzanan Kavaktepe’ye kadar hızla ilerleyecekti. Emirde, gemilerden ayrılan filikaların birbirlerinden yaklaşık 140 metre arayı koruyarak yaklaşık 1.5 km’lik bir cephe oluşturması açıkça dile getirilmişti. Ay saat 02.57’de battı. Şafağa kadar ancak bir saatlik karanlık kalmıştı. Ay kaybolunca arkalarından filikaları çeken savaş gemileri saatte 5 mil hızla karaya doğru hareket ettiler. Onlarla birlikte istimbotlar da filikalarını almak için yanlarında hareket etmişlerdi.
    Saat 03.30’da kıyıdan 2.5 mil kadar uzaktayken gemilerden megafonla emir verildi. Filikalar ayrılıyor, çıkarma başlıyordu. Özellikle Batılı yazarların üzerinde çok durduğu karışıklık işte o sırada başladı. Karanlık nedeniyle filika kafileleri birbirini görmüyordu. Aradaki mesafeyi daha kısa tuttular, bu nedenle cephe 1.500 metre yerine 600 metreye indi. Çıkarmanın dayandırıldığı hesaplar ilk anda alt üst olmuştu. Kafileler belirlenen noktadan daha kuzeyde karaya çıkmıştı.
    Tartışmalar neredeyse 60 yıl sürdü. Sonunda; emirleri ‘sorgusuz-sualsiz’ yerine getirmekten hoşlanmayan bir astsubayın, filikalarda çektiği askerleri Kabatepe’den gelebilecek olası ateşten korumak için, kafileyi ve böylece tüm hattı bilerek kuzeye çektiğini daha o günlerde açıkladığı ortaya çıktı.
    Metcalf’in hareketinden kaynaklanan karmaşa her ne kadar uzun sürdüyse de, Kabatepe’nin hemen kuzeyindeki Türk savunma tahkimatının sağlamlığı bir hafta içinde iyice anlaşılıp Metcalf’in önsezisini doğruladığından, çıkarmayı bu tahkimattan uzak tutan “yanlışlık” ilahi bir takdir olarak görülmüş, konu geçiştirilmiştir.
    Artık ortalık aydınlanıyordu. Filikalar da iyice kıyıya yaklaşmıştı. Müthiş bir sessizlik hüküm sürüyordu. Birden sağanak gibi kurşun yağmaya başladı. Güneydeki sırtlarda bulunan Türk gözcü askerleri silah başı etmişti. Türkler çok ortalıkta görünmüyordu ama kurşunlar havada uçuşuyordu. Derken şarapnel ateşi de başladı.
    İlk çıkarma anında birbirine karışmış olan Avustralyalıların bölükleri dağılmış, manga ve takımlar subay ve astsubaylarından ayrı düşmüştü. İkinci dalga çıkarma hareketi biraz daha derli toplu oldu. Kıyıdaki sayıca az olan Türkler de gerilemeye başladı.
    Aynı anlarda… Türk cephesi…
    Arıburnu kıyılarını savunma görevi Albay Halil Sami Bey’in komuta ettiği 9. Tümen’e aitti. 27. Alay’ın 2. Taburu 12 km’lik cephede Kabatepe’nin her iki yanında başlayan ve düşman çıkarması için çok müsait görünen plaj bölgelerine asıl kuvvetini koymuştu. Gerçekte de Anzakların çıkmayı planladığı yer burasıydı. Anzakların önceden aklına bile getirmediği rota değişikliği, düşman askerinin 1,5 km kadar kuzeyde sarp arazi kesimine çıkmasına yol açmıştı. Kabatepe kumsalları yerine kendilerini Arıburnu’nda bulan Anzaklar, bu kıyıları gözetleyen topu topu iki mangadan ibaret küçük Türk birliğinin şiddetli ateşiyle karşılaştı. 27. Alay Komutanı Yarbay Şefik Bey, o hazin anları şöyle anlatır:
    “…Ben bir taraftan telefonla tümen komutanlığından emir bekliyordum. Gelmemişti. Alay harekete hazırlanınca telefon başına geçtim. Tümen karargâhında karşıma Hulusi Bey çıktı. “Düşman Arıburnu’na asker çıkarıyormuş, harekete hazırız” dedim. Aynen şu cevabı aldım: “Verilecek emre göre hareket edersiniz, bunu bekleyiniz.”
    …Hava oldukça açıldı. Neredeyse güneş doğacak, belki de doğmuştu ki yine seyrek atılan top sesleri geliyor fakat aralardaki (savunmadaki askerlerimizin hafif piyade silahlarının ateş sesinden kaynaklanan) hazin uğultular işitilmez olmuştu.”

    Yarbay Şefik Bey’in ısrarla istediği hareket emri saat 05.00’te verilir. 9. Tümen Komutanı Halil Sami Bey, İngilizlerin Arıburnu ve Kabatepe’ye asker çıkardıklarını belirterek, 27. Alay’dan düşmanı denize dökmek üzere derhal Kabatepe’ye hareket etmesini ister.
    İngilizlerin çıkarma yaptığını daha önce haber alan 9. Tümen Komutanı Halil Sami Bey’in bu emri vermekte geciktiği düşünülebilirse de, aslında tümeninin çok geniş sorumluluk alanındaki durumun biraz daha aydınlanmasına ihtiyaç duyması normaldi.
    27. Alay derhal iki koldan harekete geçti. Kanlı muharebelerin olduğu Düztepe-Conk Bayırı ekseninde bulunan perakende Türk birlikleri iki taburla Arıburnu’na çıktığı anlaşılan Anzakları oyalamaya çalışıyordu. Çıkarmanın başlamasından tam 3.5 saat sonra Yarbay Şefik Bey komutasındaki 27. Alay hiç duraksamadan yürüyüş kollarından açılıp düşmanın üzerine atıldı.
    Arıburnu’nun güneyinde durum bu iken, kuzeyde ise Kocaçimen’deki zayıf Türk kuvvetlerine karşı Anzakların ilerlemesi 27. Alay’ın kuzeyini tehdit ediyordu. 9. Tümen Komutanı Albay Halil Sami Bey, gelişen bu durum karşısında, Kurmay Yarbay Mustafa Kemal Bey komutasındaki ordu ihtiyatı olan 19. Tümen’den bir taburun emrine verilmesini talep etti.
    O ana kadar birliklerini alarma geçirip ihtiyatta (yedek) beklemekte olan 19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal Bey ise 9. Tümen Komutanı Halil Sami Bey’den gelen destek talebi üzerine inisiyatifi ele alıp, (İhtiyat birliği komutanı olarak bağlı bulunduğu) kolordu veya ordu komutanından emir beklemeksizin derhal harekete geçti. Tehlikeyi atlatmanın sadece bir taburluk yedek kuvvet göndermekle mümkün olmayacağı kanaatindeydi. Sonrasını Mustafa Kemal’in kendi günlüğünden takip edebiliriz. Ruşen Eşref’e verdiği röportajda önce bir durum değerlendirmesi yapan Mustafa Kemal Bey, ardından o çok bilinen ve “düşmandan kaçılmaz” cümlesiyle özdeşleşen tabloya işaret ediyor:
    …Benim kanaatime göre düşman çıkarma girişiminde bulunursa iki noktadan teşebbüs ederdi: Birincisi Seddülbahir, diğeri Kabatepe civarı. Ve benim bakış açıma göre, düşmanı karaya çıkarttırmadan bu sahil parçalarını doğrudan doğruya savunmak mümkündü. Bunun üzerine alaylarımı, böyle sahilden savunma yapabilecek bir şekilde yerleştirdim. Bu durum yaklaşık Şubat 1915[tir].
    Oysa 5. Ordu Komutanlığına atanan Liman von Sanders Gelibolu’ya gelir gelmez, Mustafa Kemal’in bu savunma düzenini değiştirmiştir. Sadece Yarbay Mustafa Kemal değil, Müstahkem Mevki Kurmay Başkanı Selahaddin Adil Bey de, Sanders’in bu savunma yaklaşımından şikâyetçidir. Yeniden çıkarma sabahına dönüyoruz:
    …Kocaçimen Tepesi’ni tasavvur buyurun: Kocaçimen yarımadanın en yüksek tepesidir. Orada denizde bulunan gemilerden ve zırhlılardan başka hiçbir şey görmedim.
    …Alay ve batarya kumandanına efradı tamamen toplayıp küçük bir istirahat vermelerini söyledim. Denizden gizlenmiş olarak on dakika kadar dinlenecekler, sonra beni takip edeceklerdi.
    Ben de orada bir Abdal geçidi vardır, o Abdal geçidinden Conkbayırı’na gidecektim. Yanımda yaverim, emir subayım ve baştabip ile oralarda tekrar bulduğumuz tümen cebel topçu taburu kumandanı olduğu halde evvelâ atlı olarak yürümeye teşebbüs ettik, fakat arazi müsait değildi. Hayvanları bıraktık, yaya olarak Conkbayırı’na vardık. Burada tesadüf ettiğimiz sahne en enteresan bir sahnedir. Ve vakanın en mühim anı bence budur.
    Bu esnada Conkbayırı’nın güneyindeki 261 rakımlı tepeden, sahilin gözetlenmesinin sağlanmasıyla görevli olarak oralarda bulunan bir müfreze erlerinin Conkbayırı’na doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm. Size şu konuşmayı aynen okuyacağım!
    Bizzat bu erlerin önüne çıkarak:
    -Niçin kaçıyorsunuz? dedim.
    - Efendim düşman! dediler.
    - Nerede?
    - İşte, diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.
    Gerçekten de düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve tam serbestlikle ileriye doğru yürüyordu.
    Şimdi vaziyeti düşünün: Ben kuvvetlerimi bırakmışım, efrat on dakika istirahat etsin diye… Düşman da bu tepeye gelmiş… Demek ki düşman bana, benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman, benim bulunduğum yere gelse, kuvvetlerim çok kötü duruma düşecekti.
    O zaman artık bir mantık yürütme midir, yoksa refleks ile midir, bunu bilmiyorum. Kaçan erlere:
    - Düşmandan kaçılmaz, dedim.
    - Cephanemiz kalmadı, dediler.
    - Cephaneniz yoksa süngünüz var, dedim.
    Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım.
    Aynı zamanda Conkbayırı’na doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile cebel bataryasının yetişebilen efradının “marş marş”la benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir subayını geriye gönderdim. Bu erat süngü takıp yere yatınca düşman efradı da yere yattı. Kazandığımız an bu andır.

    “NAMLUNUN UCUNDAYDI AMA VURAMADIM”
    Arıburnu’ndaki çıkarma sırasında yaşananları yabancı kaynaklarla karşılaştırarak okumak, çok ilginç bilgileri karşılaştırma olanağı sağlıyor. Bu bölümde, Steel-Hart’ın verdiği önemli bir bilgiyi aktarmak gerekiyor. Çünkü anlatılanlar hem Mustafa Kemal’in anlattıklarıyla bire bir örtüşüyor hem de çok önemli birkaç detay içeriyor. Çünkü Mustafa Kemal’in“Düşmandan kaçılmaz” diyerek durdurduğu küçük müfrezedekilerin de, kovalayanların da kim olduğu ayrıntılarıyla ortaya çıkıyor:
    …Avustralyalılar sol kanatta tepeleri aşarak hızla Conkbayırı’na doğru yürüyorlardı.
    …Yüzbaşı Tulloch, Russell Tepesi’nden [Merkeztepe] Boyun Mevkii’ne, oradan da kuzeye doğru Düztepe ve 261 rakımlı tepeye doğru yola devam etti. Avustralyalıların ilerlemesi karşısında Türkler geri çekildiler.
    …Tulloch’un adamları 261 rakımlı tepenin yamaçlarına ancak saat 09.00’da varabildiler. Onlar ilerlerken Mustafa Kemal de Kocaçimen Tepe yakınlarına gelmişti. Denizdeki gemilerden başka bir şey göremeyen Mustafa Kemal, askerlerine durma emri verdi. Sonra tek başına Conkbayırı yönünde ilerleyerek Avustralya saldırısının kuzey kanadını görmeye çalıştı. Orada 261 rakımlı tepeden çekilmekte olan Türk askerlerine rastladı. Askerlerin cephane kalmadığı yolundaki itirazlarını dinlemeyerek süngü taktırıp, yere yatmalarını emretti. Blöfünde başarılı oldu ve Tulloch ile askerlerini durdurdu. Tulloch ve askerleri durdular ve bir daha ilerleme hızını yakalayamadılar.
    Yüzbaşı William Tulloch daha sonra, korkusuz bir Türk subayının 900 metre kadar ilerideki 261 rakımlı tepeden ateşi idare ettiğini gördüğünü bildirmişti. Ancak onu vurmayı başaramamıştı.

    Bana kalırsa, Tulloch’un hedef aldığı ama vurmayı başaramadığı Türk komutanın Yarbay Mustafa Kemal olma ihtimali epeyce yüksek. Çünkü o gün, o saatte, o mevkide “ateşi idare eden” en yüksek rütbeli subay o idi. Keşke bu tahminimin doğru olup olmadığını kesinleştirebilecek çok net bir bilgiye sahip olabilseydim.
    Saat 10.00’da başlayarak 57. Alay’ın tüm birlikleri savaşa girdikten sonra Tulloch ve adamları hem ileri mevzilerinden hem de Düztepe’deki ileri karakollarından atılmıştı.
    “SİZE ÖLMEYİ EMREDİYORUM”
    Şimdi tekrar Mustafa Kemal Bey’in anılarına dönebiliriz.
    Kaçmakta olan küçük Türk müfrezesi süngü takıp yere yatınca, düşmanın ilerlemesi duraksamıştı. Yarbay Mustafa Kemal’in haber gönderdiği 19. Tümen’in mola vermiş birlikleri de, marş marş’la koşar adım geliyordu:
    …Kolun başında bulunan bölük yetişti. Bu bölüğe cephanesiz bölüğü takviye edip [düşmana] ateş açmasını emrettim. Yanıma gelmiş olan 57. Alay 2. Tabur kumandanı Yüzbaşı Ata Efendi’ye bütün taburlarıyla bu bölüğü takviye ederek 261 rakımlı tepe üzerinden düşmana taarruz etmesini emrettim. Cebel bataryasına su yatağında mevzi aldırarak düşman piyadesi üzerine ateş açtırdım. Dereye saptığından biraz geciken diğer bir tabur, kumandanı üzerinden açılarak taarruza katıldı. Bundan sonra idi ki alay kumandanına bütün alayı ile benim işaret ettiğim yönlerden düşmana taarruz etmesini emrettim.
    Yarbay Mustafa Kemal’in o gün ve daha sonra çarpışmaları yönettiği yer,“Kemalyeri” olarak adlandırılır… Bugün Gelibolu Milli Parkı’nda savaş bölgelerini ziyaret edenler için, Kemalyeri özel önem taşır. O küçücük alan, Türk milletine bir kahramanın, büyük bir komutanın, büyük bir liderin armağan edildiğine dair işaretlerin ilk ortaya çıktığı yerdir…
    Mustafa-Kemal-canakkale-siperde-1915-300x283.jpg
     
    Osman Yener, Dide, Antecurs ve 1 kişi daha bunu beğendi.
  2. faruk akkaya

    faruk akkaya Aktif Üye

    Kayıt:
    1 Eylül 2012
    Mesajlar:
    147
    Beğeniler:
    367
    Şehir:
    Babaeski
    Bisiklet:
    Trek
    Seviye:
    Bu hikayeyi ilk kez karşı taraftan duymuş oldum. Çok güzelmiş. Ancak bu seneki törenlerin tarihiyle ilgili kafamda soru işaretleri var. Deniz zaferinin tarihi meşhur 18 mart. Kara savaşları ise 25 Nisan'da başlıyor. Bugün ise 24 Nisan. Yani neyi ne zaman andığımızı anlamadım. Sanırım törenin bu tarihte yapılmasının nedeni Ermeni soykırım iddialarının 100. yılını gölgede bırakmak. Bana göre bu durum, şehitlerin anısına yapılan büyük bir saygısızlık. Anma töreni alakasız bir konuda dış politika hamlesi olarak kullanılmamalı. Anma törenini nispet yapmak için değil, gerçekten anmak için yapmalıydık.
     
    Antecurs bunu beğendi.