Duyuruyu Kapat
Facebook Gözat
Twitter Gözat

Bu cark iyi donmuyor

Konu, 'Serbest Kürsü' kısmında deutz tarafından paylaşıldı.

  1. deutz

    deutz Forum Demirbaşı

    Kayıt:
    4 Ağustos 2006
    Mesajlar:
    495
    Beğeniler:
    310
    Seviye:
    Forumda arattim ancak bulamadim,tekrarliyorsam kusura bakmayin...






    Atatürk ve Nuri Conker, birinin hazırladığı, ötekinin uyguladığı plan
    sonunda Florya Köşkü'nün tüm nöbetçilerini atlattılar ve köşkten
    kaçtılar. Altlarında, Nuri Conker'in bir arkadaşının arabası vardı.
    Eylül sonu akşamı sonbaharın tadını çıkararak, Çekmece'ye doğru
    gidiyorlardı.

    Birden Atatürk'ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye
    takıldı. Yaşlı bir adamdı bu. Sapanının sapına iyice yapışmış,
    toprakları yavaş yavaş deviriyordu. Fakat çiftin bir yanında öküz, bir
    yanında merkep vardı. Eşit güçlerle çekilmediği için sapan yalpa
    yapıyordu.

    Atatürk şoföre durmasını söyledi.

    İndiler. Köylüye seslendi:

    "Kolay gelsin Ağa!.."

    Köylü bu sese başını çevirmeden karşılık verdi:

    "Kolay gelsin"

    "İşler nasıl Ağa? Bu yıl mahsülden yüzünüz güldü mü?" Köylü isteksiz konuştu:

    "Tanrı'nın gücüne gitmesin bey, bu yıl yufkaydı mahsül. Kabahatin
    acığı bizde, acığı yukarda! Biz geç davrandık, yukarısı da rahmeti
    esirgedi."

    "Bakıyorum, sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu.
    Öküzün yok mu senin?"

    "Var olmasına vardı ya, hıdrellezde vergi memurları sattılar."

    "Hiç vergi memurları köylünün üretim aracını satar mı? Olmaz böyle
    şey! Muhtara şikayet etseydin..."

    Köylü güldü:

    "Muhtar başında deel miydi memurun, a bey?"

    Atatürk dudaklarını dişleri arasında ezerek konuştu:

    "Kaymakama gitseydin."

    Köylü iyice güldü.

    "Sen de benle gönül mü eyleyon beyim?" dedi.

    Atatürk konuşmayı sürdürdü.

    "E peki, İstanbul şuracıkta geleydin valiye anlataydın derdini...
    Onun işi bu değil mi?"

    Köylü Atatürk'ün saflığına inanmış iyiden iyiye gülüyordu. Konuşmanın
    tadını çıkardığı için keyiflenmişti de biraz. Kestirip attı:

    "Bırak şu sağarı Allasen, biz onun buralardan gelip geçtiğini çok
    gördük. Yakasına yapışsak acep derdimizi duyurabilir miyiz?"

    Atatürk sordu:

    "Adın ne senin Ağa?"

    "Halil... Köylük yerde sorsan, Halil Ağa derler..."

    "Demek varlıklısın?.. Ağa dediklerine göre."

    "Acık çiftimiz- çubuğumuz varken adımız ağa'ya çıkmış."

    "Peki Halil Ağa, bu senin işin beni bayağı meraklandırdı. Benim
    bildiğime göre, bir çiftçinin üretim aracı elinden alınmaz. Sen
    aldılar diyorsun. Hadi kaymakam şöyle, vali öyle diyelim; e peki bir
    başvekil İsmet Paşa var bilir misin?"

    "Bilmez olur muyum, beyim?"

    "Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul'a geliyor. Florya Köşkü'ne
    iniyor. Köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini
    dökseydin ona... Herhalde çaresini bulurdu."

    "Sen benim konuşmamdan hoşlaştın, gönül eyliyorsun. Ama bak şimci,
    tutalım gittim vardım, beni o kapıya koymazlar ya...Tutalım ki
    kodular, koskoca İsmet Paşa'mızı göstertmezler ya. Tut ki gösterdiler
    ya ona halimi nasıl yanacağım hele; o sağarın sağarı! Heç işitmez
    beni..."

    Nuri Conker, lafa karışmak istedi, Atatürk bir hareketiyle onu durdurdu.

    "E peki, bakalım bu dediğime ne bulacaksın!" dedi

    "Atatürk koca yaz şuracıkta oturup duruyordu. Gitseydin, çıksaydın
    önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya!.."

    Köylü iyice keyiflenmiş, gülüyordu.

    "Sen ne diyorsun bey?" dedi.

    "Mustafa Kemal Paşa Atatürk'ümüzün yüzünü görmek için Peygamber gücü
    gerek... Hem, tut ki gördük. Yiyip içmekten, işinden gücünden başını
    kaldırıp bizim öküzün arkasından mı seyirecek?.."

    Halil Ağa, sigarasının son nefesini ciğerlerine doldururken,
    Atatürk'ten yeni aldığı sigarayı da kulağının arkasına yerleştiriyor,
    çiftinin başına gitmeye hazırlanıyordu. Konuşacak bir şey de
    kalmamıştı. Atatürk köylünün omuzuna elini koyarak, "Senden hoşlandım
    Halil Ağa" dedi.

    "Bir gün köyüne de gelir, bir ayranını içerim. Açık yürekli bir
    vatandaşsın. Ama yine de sana söylüyorum, hakkını kimsede bırakma
    ara!.."

    Döndüler, arabaya bindiler. Halil Ağa, onları uğurladı.

    "Meraklanma beyim, evelallah heç kimse bizim hakkımıza el değdiremez.
    Fakat bu, Devlet Baba'ya borçtur. Ödenmesi gerek... Otomobil hareket
    etti. Atatürk'ün canı sıkılmıştı.

    "Bir uygun yerden dönelim, tadı kaçtı bu işin!.." dedi. Dönüş yolunda
    Atatürk konuşmuyor, sigara üstüne sigara yakıyordu. Yüzünde ince bir
    keder vardı.

    "Yahu çocuk, şu Halil Ağa'nın vergi borcundan öküzünü satmışız,
    merkeple çift sürüyor, hala da 'Devlet Baba' diyor. Ne mübarek millet,
    bu millet!.."

    Köşke döndüklerinde Atatürk yaverine emretti:

    "Şimdi" dedi: "İstanbul'da ne kadar bakan, milletvekili varsa hepsini
    telefonla bulacaksın!..

    Bu akşam kendilerini yemeğe bekliyorum. Ayrıca Vali Muhittin Üstündağ
    ile İsmet Paşa'yı bul, onlara da haber ver." Yaver odadan çıktı.
    Atatürk, Nuri Conker'e döndü:

    "Şimdi sen de arabayla çıkıp o Halil Ağa'ya gideceksin. Ona benim kim
    olduğumu söyleme. Tüccar, zengin bir adam filan dersin. 'Seni sevdi,
    sana öküz alıverecek' diye bir şeyler söyle, kandır. Kuşkulandırmadan
    al getir buraya."

    O akşam Atatürk'ün sofrasında Başbakan İsmet İnönü, bakanlar,
    milletvekilleri ve İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ'dan oluşan yirmi
    beş konuk vardı. Atatürk, "Bu akşam soframıza efendimiz gelecek" dedi.
    "Kendisine nasıl davranacağınızı çok merak ediyorum."

    Bir süre sonra içeri başyaver girdi ve Atatürk'ün kulağına bir şeyler söyledi.

    Atatürk "Buyursun!" dedi.

    Başyaver kapıyı açıp da Halil Ağa, gündüz konuştuğu beyin sofranın
    başında oturduğunu, yanı başında da İsmet Paşa'nın yer aldığını
    görünce, şaşkınlıktan dona kaldı. Dizlerinin bağı çözülmüştü. Atatürk
    onu görünce ayağa kalktı. Arkasından tüm konukları da ayağa kalktılar.
    Atatürk son konuğunu, "Hoş geldin Halil Ağa" diye karşıladıktan sonra
    kendisini sofradaki konuklarına tanıttı:

    "İşte beklediğimiz, Efendimiz" dedi.

    Nuri Conker, Halil Ağa'yı Atatürk'ün sağ başına oturttu, kendisi de
    yanındaki sandalyeye geçti. Atatürk, sofradakilere, o gün köşkten
    Conker'le birlikte nasıl kaçtığını, Halil Ağa'yı, bir yanında öküz,
    bir yanında merkeple çift sürerken nasıl gördüğünü, sigara yakmak
    bahanesiyle nasıl kendisi ile konuştuğunu ayrıntılı bir şekilde
    anlattıktan sonra şöyle dedi:

    "Şimdi gerisini Halil Ağa ile birlikte yanınızda tekrarlayacağız. Ben
    sorduklarımı baştan soracağım Halil Ağa da orada bana söylediklerini
    olduğu gibi tekrarlayacak."

    Halil Ağa'ya döndü:

    "Bak beri, Halil Ağa" dedi. "Sen bu akşam benim baş misafirimsin.
    Senin açık sözlülüğünü pek çok beğendiğimi bugün söyledim.
    Konuşmamızdan sonra sana hiçbir zarar gelmeyecek. Öküzünü de alacağım.
    Ama şimdi ben tarlada sorduklarımı baştan soracağım, sen de orada
    söylediklerini aynen tekrarlayacaksın. İşte soruyorum:

    'Bakıyorum sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu.
    Öküzün yok mu senin?" Halil Ağa dudakları titreyerek Atatürk'ün
    ayağına kapanacak oldu. Atatürk önledi:

    "Yoo, bak böyle şey istemem. Soruyorum cevap ver."

    Soru - cevap valiye kadar aynen tekrarlandı. Sofradakiler, soluk
    almadan konuşmayı izliyorlardı. Ürkütücü sorulara gelmişti sıra.
    Atatürk sordu:

    "Peki İstanbul şuracıkta, gideydin valiye, anlataydın derdini, onun
    işi bu değil mi?"

    Vali Muhittin Üstündağ, Hali Ağa'nın ancak iki metre ötesinden
    kendisine bakıyordu. Nasıl desin? Ter basmıştı iyice, işi
    savuşturmanın yoluna kaçtı:

    "Vali paşamızı biz görüp dururuz buralarda. Eteğine düşsek derdimizi
    duyurabilir miyiz ki..."

    "Olmadı bu, Halil Ağa... Bana dediğin gibi, dosdoğru..."

    "Böyle demedik mi beyim?.."

    "Ya, ben mi yanlış anladım?.. Dur soralım bakalım Nuri'ye. Nuri,böyle
    mi dedi bize Halil Ağa?"

    Nuri Conker karşılık verdi. "Hayır Paşam!.."

    "Gördün mü?.. Demek aklında yanlış kalmış. Hani bir şey dediydin sen,
    vali neden duymazmış?.. Aynen bana söylediğin gibi söyle."

    Halil Ağa kekeleyerek konuştu:

    "Köylük yerinde bizim dilimiz sağar demeye alışmıştır, paşam" dedi.
    "Kusura kalma gayri..."

    Atatürk gülmeye başladı:

    "Diplomatsın ki, yaman diplomatsın, Halil Ağa... Ama şimdi
    diplomatlık sırası değil, doğruyu konuşacağız... Söyle bana, orada
    dediğin gibi..."

    Halil Ağa gözünü yumup, başını yere eğdi:

    "Şaşırmışım, ağzımdan yanlışlıkla 'Bırak bu sağarı' diye bir laf kaçırmışım..."

    Sofrada gülüşmeler başlamıştı.

    "Hadi buna da oldu diyelim. Geçelim gerisine:

    "E, peki bir Başvekil İsmet Paşa var, bilir misin?"

    Halil Ağa İsmet Paşa'nın yüzüne baktı ve gözlerini yere indirdi:

    "Şanlı İsmet Paşamız bilinmez olur mu hiç? O bugüne bugün..."

    Atatürk Halil Ağa'yı durdurdu.

    "Bırak şimdi övgüleri" dedi. "Ben lafın gerisini getireyim: Tamam
    öyleyse, hemen her hafta İstanbul'a geliyor, Florya Köşkü'ne iniyor,
    köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin
    ona. Herhalde bir çaresini bulurdu."

    Halil Ağa yine kaçamak yanıt verdi:

    "Kapıya koymazlar ya bizi, koysalar da şanlı paşamıza öküzümüzü mü
    yanacağız!.."

    Atatürk'ün sesi iyice sertleşti:

    "Beni uğraştırma, Halil Ağa" dedi. "Erkek adam sözünü yalamaz. Ne
    dediysen, tıpkısını tekrarlayacaksın!.."

    Halil Ağa ürktü, toparlandı. Başını yine yere gömüp konuştu:

    "Şanlı Paşamıza da sağar dedikti ya..."

    "Yalnız sağar değil, 'sağarın sağarı' değil miydi?"

    Halil Ağa yere eğik başını acıyla salladı:

    "Öyle dedikti paşam, doğrusun!.." diyebildi.

    Atatürk, İsmet Paşa konusunda daha fazla ısrar etmedi, sözü kendine getirdi.

    "Son soruyu sorayım şimdi" dedi. "Bunun da karşılığını ver, öküzünü al git."

    "Koca yaz şuracıkta Atatürk oturmuyor mu? Gitseydin, çıksaydın önüne,
    anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya?"

    "Hiç bırakır mı Aslan Paşam benim!.. Erip erişir de tarlama dek
    gelir, halimi dinler."

    "Bırak bunları Halil Ağa, dediğini tekrarla." Halil Ağa birden diklendi.

    Her şeyi göze almış insanların yiğitliği içinde doğruldu. Atatürk'ün
    gözlerinin içlerine bakarak konuştu.

    "İşte bunu demem Paşam" dedi. "Ağzıma ataş doldur, işte bunu demem!"

    Atatürk gülmeye başladı:

    "Zorlatacak bizi bu Halil Ağa, laf anlamıyor." dedi. "Mustafa Kemal
    Paşa Atatürk'ümüzün yüzünü görmek için, Peygamber gücü gerek demiştin,
    yanılmıyorsam. 'Görsem de, işinden gücünden, yiyip içmekten başını
    kaldıracak da bizim öküzün arkasından mı seğirtecek' demiştin." Halil
    Ağa'nın gözlerinden yaşlar inmeye başladı. Taş kesilmiş, duruyordu.
    Atatürk konuşmasını içtenlikle sürdürdü:

    "'Atatürk de işi içkiye vurmuş, sarhoşun biri' demeye getirdin ya
    fazla üstelemeyeyim" dedi.

    "Şimdi bak beni dinle, Halil Ağa... Seni şu kadar üzmemin sebebi,
    şunu anlatmak içindi: Şu gördüğün altı bay hükümet... Yani, biri
    Başbakan, ötekiler de Bakan! Memlekete göz kulak olacak, işleri evirip
    çevirecekler diye bu makama getirilmişler. Bir kanun gerekti mi, bu
    baylar hemen sıvanırlar, İsviçre'den mi olur, İtalya'dan mı olur,
    Fransa'dan mı, velhasıl neredense, bir kanun buluştururlar, Türkçe'ye
    çevirtirler, sonra basıp imzayı gönderirler Büyük Millet Meclisi'ne...
    Bu Millet Meclisi dediğim, şu altı baştan senin yanına kadar olan
    beyler. Kanun bunlara gelir. Bunlar da 'hükümet elbette incelemiş,
    gerekeni düşünmüştür, benim ayrıca zorlanmama gerek yok' derler ve
    kaldırırlar parmaklarını, olur sana bir kanun!.. Ama sonra bir vergi
    memuru gelir, vergi borcundan Halil Ağa'nın öküzünü çeker, satar...
    Halil Ağa da tarlasını bir yanda merkep, bir yanda öküz, ırgalana
    ırgalana sürmeye çalışır. Ama üretim düşermiş, ekim zorlaşırmış, kimin
    umurunda... Sonra ben bunları görürüm, içim kan ağlar, işitirim,
    tasalanırım! E, hakça söyle bakalım şimdi Halil Ağa... Sen benim
    yerimde olsan, efkar dağıtmak için, bunları bu beylerle konuşmak için
    içmez misin? Ama sonra da Halil Ağa tutar, sana 'sarhoş' der..."

    Halil Ağa'nın dili çözülmüştü:

    "Öyle diyen yok haşa!.. Dinden çıkmak gibidir... Buldun mu bunu,
    hacısı da içer, hocası da içer..."

    Atatürk sordu:

    "Peki sen de içer misin?"

    "Hiç bulunur da içilmez olur mu, Paşam?.. İçeriz ki, tıpkı şerbet gibi!.."

    Atatürk hizmet edenlere işaret etti, kadehleri doldurttu. Kendi
    kadehini Halil Ağa'ya uzattı:

    "Hadi bakalım Halil Ağa" dedi. "Sağlığına içelim."

    Halil Ağa, "Koca Allah, benim ömrümden de sana pay düşürsün Paşam,
    sağlık düşürsün" dedikten sonra Halil Ağa, edeple başını kenara
    çevirdi, eline verilen kadehi bir yudumda boşaltıverdi. Yüzü kızarmış,
    gözleri parlıyordu. Ellerini dizlerinin üzerine koyarak Atatürk'e
    döndü:

    "Yunan'ı denize döktün Paşam, bayrağımızı başucumuza diktin. Benim
    gibi bir köylü parçasını sofrana alıp içirdin, sana duaya bilem dilim
    dönmez ki... Nideyim ben şimdi? Bırak ki oh paşam, ayağını öpem..."

    Halil Ağa Atatürk'ün ayağını öpmek için davranınca, Atatürk onu
    sıkıca tuttu ve bu hareketi yapmasını önledi. Halil Ağa bu kez,
    Atatürk'ün ellerine sarıldı, ellerini öpmeye başladı: "Bayrağımız gibi
    sen de başımızdan eksik olma inşallah! Sana her kim düşman ise, onun
    yeri senin ayağının altı olsun!.. Gayri bana izin, koca Paşam!.."

    "Yemek yemedin!.."

    "Yemek kolay... Meraklanır çocuklar, ben köyüme döneyim."

    Atatürk Nuri Conker'e işaret etti.

    Conker kalkıp Halil Ağa'nın yanına geldi, kalktı Halil Ağa, önce
    Atatürk'ü, sonra sofradakileri selamlayıp kapıya doğru edeple geri
    geri çekildi. Kapı kapandığı zaman Atatürk sofradaki öteki konuklarına
    döndü:

    "Efendimizin halini gördünüz mü beyler?" dedi. "Devlet size böyle
    davransa, siz ne yaparsınız? Mübarek millet bu, adam millet bu...
    Şimdi bu adam milletin karşısında 'adam olmak,' bize düşüyor!.."

    Sofrada kesin bir sessizlik vardı. Kimse gözlerini Atatürk'ten
    ayıramıyordu:

    "Halil Ağa'nın öküzünü satıp, üretimini aksatan kanunu ya biz yaptık
    ya da bizim yaptığımız kanun yanlış yorumlanarak Halil Ağa'nın öküzünü
    satıyor. İkisi de bence birbirinden farksız... Böyle bir kanun
    yaptıksa, memleket çıkarlarına aykırıdır. Nasıl yaparız, nasıl
    yapmışız bunu? Eğer yaptığımız kanun doğru da, yorumlaması yanlış
    oluyorsa, o zaman sormak lazım. Hükümet nasıl bir yönetim içindedir?
    Sonra unutmayın ki, olay İstanbul'da geçiyor. Bunun Van'ı var,
    Bitlis'i var, kıyı bucak ilçesi var; acaba oralarda neler oluyor? Bu
    çark iyi dönmüyor beyefendiler!.."

    Derleyen: Hanri Benazus - Bütün Dünya

    Kaynak: İsmet Bozdağ'ın "Atatürk'ün Sofrası" kitabı.

    Hasan Rıza Soyak, Behçet Kemal Çağlar ve Kasım Gülek'in anıları

    NOT: Bu yazıyı elektronik posta ile yollandı. Yollayan kişinin şöyle
    bir notu da var: "Bu cark iyi dönmüyor beyfendiler!" diyebilecek
    iradelere ihtiyaç duyuyorsak bugün bu iradelerin ayakta durmasını
    sağlayacak desteği de verebilmeliyiz. Yüce Atatürk ve Halil Ağa'nın
    hikayesi... Zaman zaman kaybettiğimiz, sahip çıkamadığımız,
    hayatımızda fazla yer veremediğimiz ama milletimizin özünde olan ve de
    asla yitip gitmeyecek değerlerimizin varlığını anımsatan bir anı. Bu
    kitapçıkla sizlere yalnız sağduyuyu, anlayışı, fedakarlığı,
    çalışkanlığı, mütevazılığı, emeğe saygıyı, şevkati ve erdemi değil;
    geçmişimizi, yarınlar için umut dolu dileklerimizi de armağan etmek
    istiyoruz. Hayatımızın her anını, Cumhuriyetimiz'in o ilk
    dönemlerindeki "berraklık" ile yaşamanızı diliyoruz!..
     
    gizer ve Burak Meşe bunu beğendi.
  2. Burak Meşe

    Burak Meşe Forum Demirbaşı

    Kayıt:
    19 Ocak 2007
    Mesajlar:
    597
    Beğeniler:
    281
    Şehir:
    İdealtepe-İstanbul
    Seviye:
    Çok güzel bir hikaye. Ne yazık ki şu an ki durum bu hikayedekinden daha kötü.
     
  3. Ozge Deniz

    Ozge Deniz Bisikletkolik

    Kayıt:
    11 Kasım 2006
    Mesajlar:
    1.002
    Beğeniler:
    342
    Şehir:
    Izmir
    Seviye:
    paylaşım için teşekkürler.güzelmiş...
     
  4. Cemowski

    Cemowski Kıdemli Üye

    Kayıt:
    28 Ocak 2007
    Mesajlar:
    290
    Beğeniler:
    122
    Şehir:
    İzmir
    Seviye:
    Güzel bir hikaye paylaşım için teşekkürler. :)