Duyuruyu Kapat
Facebook Gözat
Twitter Gözat

Bisikletli bir deliyi çöllere düşüren Afrika hayali

Konu, 'Basında ve Medyada Bisiklet' kısmında ulas tarafından paylaşıldı.

  1. ulas

    ulas Admin

    Kayıt:
    5 Mayıs 2006
    Mesajlar:
    3.905
    Beğeniler:
    9.806
    Şehir:
    İstanbul
    Bisiklet:
    Geotech
    Seviye:
    Çöl yolculuğumuza başlayalı daha bir saat geçmemişti ki, Salim beni çılgına çevirecek o soruyu sordu: ‘’Sende su var mı?’’ Bu soruyu duyunca sinirden Türkçe bağırıp çağırmaya başladım.‘’Lan çöle gidiyoruz, her şeyi biz ayarlayacağız, sen hiçbir şeye karışma dediniz bana. Yiyecekleri unut, battaniyeleri unut, suyu nasıl unutursun lan! Çöle gidiyoruz oğlum çöleee!"

    [​IMG]

    Çocukluğumdan beri hep en zor ve en deli şeylerin peşinden koşarım. Çok hayal kurar ve bu hayalleri gerçekleştirmenin bir yolunu bulmaya çalışırım. Geçtiğimiz yıllarda, bisikletle Türkiye’nin çevresini beş parasız, 8.5 ay ,10 bin km pedal çevirerek dolaştıktan sonra hayalini kurduğum başka bir yolculuk için hazırlık yapmaya başlamıştım. Bu hayalimi çevremdekilere anlattığımda her zamanki gibi "Senden adam olmaz, manyağın önde gidenisin" gibi tepkiler aldım. Benim beynim biraz farklı çalışıyor. Birisi bana "Manyaksın, delisin’’ dediğinde, iltifat ettiğini düşünürüm. Aklı başında, normal insanlar gibi bir hayat yaşamayı denedim/deniyorum ama hep bir şeyler eksik kalıyor. Bu yüzden içinde bulunduğumuz çemberin dışındaki bilinmezlik, beni daha çok cezbediyor…

    [​IMG]

    Birçok bisikletli gezgin Avrupa’ya, Güney Amerika’ya, Asya’ya giderken ben Afrika’ya gitmek istiyordum. Niyetim birkaç Afrika ülkesini dolaşmak değildi, 54 ülkenin tamamını, yaklaşık 80 bin km’yi bisikletimle karış karış pedallamak istiyordum. Hiç vakit kaybetmeden hazırlıklara ve araştırmalara başladım. Yaptığım araştırmalar sonucunda daha önce Afrika’ya giden bisikletli gezginler olduğunu gördüm ama 54 ülkenin tamamını dolaşan bisikletli bir gezgine rastlamadım. Sadece Riaan Manser adında Güney Afrika’lı bir gezginin koca kıtanın etrafını bisikletiyle dolaştığını öğrendim. Bir de Peter Gostelow adlı başka bir gezgin vardı, yıllardır Afrika’da pedal çeviriyor ve hala yollarda. İkisi de benim kahramanım olmuşlardı. Çünkü hayallerimin bir kısmını onlar gerçekleştiriyordu. Hele Peter’ın çektiği muhteşem fotoğraflar beni yollara düşürmek için hunharca kırbaçlıyordu. Ne olursa olsun artık ben de büyük Afrika yolculuğuma başlayacaktım. Hazırlıklarımı tamamlamak üzereydim, sponsor da bulmuştum.

    [​IMG]

    Bir gün antrenman yaparken telefonum çaldı. Arayan TRT’den bir yapımcı arkadaşımdı. ‘’Hasan, yarın müsaitsen görüşelim mi?’’ diye sordu, ‘’Evet’’ dedim. Arkadaşımla Taksim’de buluştuk ve bana rededeceğim bir teklifte bulundu: ‘’Bisikletle tekrar Türkiye’yi dolaş biz de senin belgeselini çekelim’’ dedi. İçimde bağırarak beni maceraya çağıran bir Afrika canavarı vardı, bu yüzden teklifi kabul etmedim. Bir hafta sonra arkadaşım yine aradı, yine buluştuk, yine aynı teklifi sundu ve ben yine kabul etmedim. Arkadaşım üçüncü defa aradığında rededemeyeceğim bir teklifte bulundu: ‘’Önce Türkiye’yi bir kez daha dolaş, ardından Afrika’ya da birlikte gideriz’’ dedi. Bu defa kabul ettim. Başladık ‘’Yoldaki Haber’’ programının çekimlerini yapmaya. İlk bölümü Artvin’de çektik. Program montaj aşamasındayken Van depremi oldu, oraya koştum. Ardından babamı kaybettim. Aksilikler bir türlü bitmek bilmiyordu. Annem, lütfen bizi yalnız bırakma, yanımızda kal deyince artık program çekimlerine de gitmedim. Afrika hayalimi de ‘’Bir gün mutlaka’’ diyerek katlayıp, yüreğimin en kuytu köşesinde sakladım…

    [​IMG] [​IMG]

    Geçen yıl arkadaşım bir gece vakti mesaj gönderdi, ‘’Hasan, yarın sabah bir Van kahvaltısı yapalım mı?’’ Bu arkadaşım beni her aradığında işin perde arkasını az çok tahmin edebiliyorum. ‘’Tamam’’ dedim ve sabah buluştuk. Daha kahvaltıya başlamadan çantasından çıkardığı sözleşmeyi uzattı, ‘’İmzalayacaksın’’ dedi. Daha önce sözleşme imzalamamıştık bu yüzden televizyon programının zoraki bir bağlayıcılığı yoktu. Neyse sözleşmeyi itiraz etmeden imzaladım ve çekimlere başladık. Tam 30 bölüm ‘’Yoldaki Haber’’i çektik. İlk defa bir haber programı sunucusu bisikletle seyircinin karşısına çıkıyordu. Kamuoyundan çok güzel dönüşler oldu, reytingler yüksek ve ilgi yoğundu. Ama ne var ki, benim içimdeki Afrika canavarı bir türlü susmak bilmiyordu.

    [​IMG]

    İçimdeki bu sesi az da olsa susturmak için Afrika’ya, dünyanın en büyük sıcak çölü Sahra’ya gitmeye karar verdim. Çekimlere ara verdiğimiz bir gün, İstanbu’a döner dönmez soluğu bilet acentesinde aldım. Artık elimde bir biletim vardı ve yolculuğa çıkma vaktiydi. Bu defa bisiklet olmayacaktı, sadece çöl, develer ve ben olacaktık. İki haftalık kısa bir keşif turu diyebiliriz… Önce Casablanka’ya uçtum, havalimanında kiraladığım bir arabayla Cezayir ve Fas sınırında bulunan Merzouga’ya geçtim. Sahra Çölü’nün kızıl ve sarımsı kumları bütün ihtişamıyla tam karşımda duruyordu. Oradaki yerli rehberlerle görüşüp çölde tek başıma, bir haftalık bir yolculuk yapmak istediğimi söyledim. Onlar da ‘’Deli misin?’’ bakışlarını üzerime iliştirdiler. Önce bir rehberi ikna ettim. Bana iki deve ve çölde bir hafta beni idare edecek kadar yiyecek ve içecek verecekti. Pazarlığımızı yaptık tam ödemeye geçecektik ki, adamdan işkillendim. Çünkü herkes çöle rehbersiz gitmememi söylerken bu adam hemen kabul etmişti. Bunun üzerine ‘’Bir dk bekle, arkadaşımı arayacağım’’ deyip dışarı çıktım ve yolda tanıştığım başka bir rehberi aradım. Bulunduğum yere 15 km uzaklıkta olduğunu söyledi ve adresini verdi. Ben de az önceki rehbere elveda bile demeden arabaya atladığım gibi diğer rehberin yanına vardım.

    [​IMG]

    Çöle tek başıma gitmek istiyordum. Bir hafta boyunca uçsuz bucaksız çölde nereye gideceğimi bilmeden yürümek, sessizliğin sesini dinlemek, yıldızları izlemek ve develerimle konuşmak istiyordum. Bunu rehbere anlattığımda, suratının asıldığını, yüzünü ekşittiğini farkettim. Nedenini sorduğumda ise ‘’Seni rehbersiz çöle gönderemeyiz. Burası kralıkla yönetilen bir ülke. Olur da başına bir iş gelirse develerin kulağındaki küpelerden kime ait olduğu öğrenilir ve senin yüzünden bütün her şeyimizi kaybederiz. Cezaevinde yatmak istemiyorum. Yanlışlıkla Cezayire geçersen yine benim başım belaya girecek. Bu yüzden sana rehber vermek zorundayım’’ dedi. "O halde bir şartla rehber kabul ediyorum" dedim ve bana İngilizce bilen bir rehber vermesini söyledim. Kabul etti, anlaştık ve ertesi sabah yeni rehberim Salim’le çöllere düştük. Yanımızda iki deve vardı. Bir devenin sırtında yiyecek ve içeceklerimiz, diğer devenin sırtında ise battaniyelerimiz vardı. Sözde rehberim İngilizce biliyordu ama ona yumurtayı anlatırken tavuk taklidi yaparak gıdaklamak zorunda kalmıştım. Neyse yine çat pat anlaşabiliyorduk hem fazla konuşmaya da ihtiyacımız yoktu, etrafta kumlar ve tepedeki kızgın güneşten başka hiçbir şey görünmüyordu.

    [​IMG]

    Çöl yolculuğumuza başlayalı daha bir saat geçmemişti ki, Salim beni çılgına çevirecek o soruyu sordu: ‘’Sende su var mı?’’ Bu soruyu duyunca sinirden Türkçe bağırıp çağırmaya başladım.‘’Lan çöle gidiyoruz, her şeyi biz ayarlayacağız, sen hiçbir şeye karışma dediniz bana. Yiyecekleri unut, battaniyeleri unut, suyu nasıl unutursun lan! Çöle gidiyoruz oğlum çöleee’
    Tek kelime İngilizce konuşmadan, bu şekilde Salim’e kızınca ‘’No panic, no panic’’ diyerek beni sakinleştirmeye çalıştı ve cebinden çıkardığı telefonla birilerini aradı. 15 dk sonra kumlarda patinaj yaparak gelen bir motosikletli bize yaklaşık 40 litre su getirdi. Su bidonlarını develere yükleyip yola devam ettik. Salim Berberiydi. Berberice, Fransızca, Arapça ve çat pat İngilizce konuşuyordu. Ama çölün ve develerin dilini çok iyi biliyordu. Gergin başlayan yolculuğumuz iki gün sonra iyi bir arkadaşlığa dönüştü. Uçsuz bucaksız çölde Salim’in rehberliğinde yürüdük yürüdük yürüdük. Gördüğümüz vahalarda palmiye ağaçlarının altında dinledik, birlikte yemek yaptık, nane çayı içtik, kitap okuduk. Kendimi uzun zamandır hiç bu kadar huzurlu hissetmemiştim.

    [​IMG]

    Yolculuğumuzun üçüncü günü ciddi bir soğuk algınlığına yakalandım. Çünkü gündüz hava sıcaklığı 40 dereceyi bulurken gece 10 dereceye kadar düşüyordu. Ani sıcaklık değişikliği ateşimin yükselmesine ve solunum güçlüğü çekmeme sebep olmuştu. Hasta halde çölde yol alırken bir de kum fırtınasına yakalandık. Göz gözü görmüyordu. Berberilerin giyindiği kıyafetlerin ne işe yaradığını kum fırtınasına yakalanınca öğrendim. Başımdaki sarıkla ağzımı ve burnumu kapatarak kumdan korunmaya çalışıyordum, gayet işe yarıyordu. Ama çok zor nefes alıyordum. Saatlerce fırtınayla cebelleştik ve karanlık çökerken bir Berberi çadırına sığındık. Salim çadır sakinlerini tanıyordu. Hemen bana nane çayı hazırladılar. Bir demlik çayı içmeme rağmen titremeye ve solunum güçlüğü çekmeye devam ediyordum. Ateşim de baya yükselmişti. Soğuk soğuk terler döküyordum. Fırtına biraz dinince, Salim’e geri dönmemiz gerektiğini, bu halde yola devam edemeyeceğimi söyledim. O da, ‘’Şimdi yola çıkarsak 12 saat yürümemiz gerekir, en iyisi yardım çağırayım’’ dedi. Telefonuna baktı ama şebeke çekmiyordu. Koca çölün ortasında mahsur kalmıştık. Salim, belki telefon çeker umuduyla yüksek bir kum tepesine çıkacağını söyledi ve gitti. Yarım saat sonra döndüğünde yüzü gülüyordu. Telefonun çekeceği noktayı bulmuş ve yardım çağırmıştı. İki saat sonra yardım ekipleri Atv motorlarla gelip beni aldılar. Önce yakın bir kasabaya gidip ilaç aldık ardından arabayla 45 dk’lık bir yolculuktan sonra otele vardık…

    [​IMG]

    Delilik ehliyetim Sahra Çölü’nde geçerliliğini yitirmişti. Çöl yolculuğu bildiğimiz hiçbir yolculuğa benzemiyordu ve asla şakaya gelmezdi. Benim için müthiş bir deneyim oldu. ne var ki, İstanbul’a döndükten sonra içimdeki Afrika canavarı sessizliğe gömülmesi gerekirken daha da yüksek sesle beni Afrika’ya çağırmaya devam etti. Bütün kıtayı bisikletimle dolaşma hayalini hala yüreğimin en kuytu köşesinde saklamaya devam ediyorum. ‘’Bir gün mutlaka’’ bu yolculuğa çıkacağımı da biliyorum. En iyisi o gün gelene kadar teselliyi İstanbul’da arayayım dedim ve Berberi kıyafetlerimi giyinerek bisikletimle İstanbul’u dolaşmaya çıktım.


    [​IMG]
    Bu aykırı İstanbul yolculuğuna aykırı fotoğrafçı Ufuk Kıray ve sevgili eşi Ebru Gavaz Kıray da eşlik etti. İnsanların şaşkın bakışları arasında, içindeki Afrika özlemini gidermeye çalışan ‘’Çakma Berberi’’, bisikletinin pedalını İstanbul sokaklarında çevirdi, çevirdi, çevirdi…

    Bisikletli bir deliyi çöllere düşüren Afrika hayali - Hürriyet Seyahat