Duyuruyu Kapat
Facebook Gözat
Twitter Gözat

Bir Röportaj(Microsoft Life dergisi)Şebnem İyinam

Konu, 'Outdoor' kısmında Gürsel A. tarafından paylaşıldı.

  1. Gürsel A.

    Gürsel A. Bisikletkolik

    Kayıt:
    10 Eylül 2004
    Mesajlar:
    1.403
    Beğeniler:
    2.248
    Şehir:
    İstanbul
    Seviye:
    SINIRLARINI ANLAMAK…
    [​IMG]
    Dünyanın en zor macera yarışı kabul edilen Eco Challenge’a bu yıl katılan Türk ekibi, katılımcı 32 ekibin elenmesine rağmen, yarışı bitirebilen 44 takımdan biri oldu. Serdar Kılıç, Sinan Saran, Zeynep Atabay ve Gürsel Akay’dan oluşan EricsonTeam Turk, Malezya’nın Borneo adasında gece gündüz demeden ve hiç motorlu araç kullanmadan mücadele etti.

    Eco Challenge’ın adı Camel Trophy kadar popüler değil, ama galiba Camel Trophy’den çok daha zorlu bir yarış…
    Camel Trophy, Türkiye’de çok tanınıyor, ama son yıllarda bütün dünyada tartışılmaya başladı. Çünkü araçlarla ormanlara giriliyor ve birtakım tahribatlar yapılıyor. Gelen rtepkilerin artması sonucu, Land Rover firması araçlarını bu yarıştan çekme kararı aldı. Tepkiler sonucunda 2000 yılının Camel Trophy’si çoğunlukla okyanusta geçti, ama yine de denizde kullanılan motorlu araçlarla gerçekleşti. Belki de, büyük bir ihtimalle bundan böyle Camel Trophy hiç olmayacak. Eco Challenge insanın doğadaki fiziksel ve ruhsal dayanıklılığının sınırlarını zorluyor, hiç motorlu araç kullanılmıyor. Bizim araçlarımız bisiklet, kürek gibi şeyler.

    Eco Challenge’a katılmak, daha da doğrusu kendi sınırlarınızı test etmek nereden aklınıza geldi?
    Eco Challenge’ın adını duymuştuk, daha sonra Discovery Chanel’da yarışları izlemeye başladık. Ekip doğa sporlarına yatkın insanlardan oluşuyor. Ben çocukken izciydim, atletizmde milli oldum, sırıkla atladım, dağcılık yaptım, sualtıyla uğraştım, mağaralara girdim çıktım. Sonunda hobilerimden biri mesleğim, hatta yaşam biçimim haline dönüştü. Yeşil Bisiklet diye bir bisiklet merkezi oluştu. Dağcılıkla bisiklet merakım birleşti, dağ bisikletine yöneldim. Daha önce Camel trophy’ye birkaç kez katılıp ilk ona giren, geçen yıl da ilk üçe giren Zeynep Atabay’la konuşuyorduk. İlk olarak Fransızların Red Goluvaz (yazılışı!)’a katılalım fikri oluştu. Red Goluvaz da bu tür bir macera yarışı, ama orada da ekip dört kişiden olsa bile bir o kadar insan da o ekibe destek verebiliyor. Yorgun argın çadıra dönebiliyorsunuz ve çadıra döndüğünüzde o destek ekibi size yemek yapmış olabiliyor. Bu anlamda biraz daha insancıl bir yarış, Eco Challenge’ın daha vahşi bir tarafı var, insanı çok zorluyor. Yiyeceğinizi bile sırtınızda taşıyorsunuz. Açıkçası böyle bir yarışta insan kendiyle yarışıyor. Katılan diğer ekiplere de sorduk, yüzde 95’i için hedef yarışı bitirebilmekti, çünkü Eco Challenge tarzı yarışları bitirebilmek gerçekten büyük başarı olarak kabul ediliyor.

    Dağcılıkta olduğu gibi anakamp gibi oluşumlar var mıydı?
    Söz konusu değil. Yarış non-stop. Kamp kurmak aslında size kalmış bir şey, ama belli zamanda belli noktalarda olmak zorundasınız. Dört saat uyursanız, on takım sizi geçebilir. Yanımızda üstü örtülü, özel hamaklar taşıdık. Ağaç bulabilirsek ağaçlara kurup yatabiliyorduk, ama her yerde uygun ağaç yoktu, hamakları kumun üzerinde koyup yattığımız da oldu.

    Hava şartları nasıldı?
    Borneo tropik bir iklime sahip. Gündüzleri 30 derece civarındaydı, geceleri 25’e iniyordu, ama müthiş bir nem vardı. Durduğumuz yerde şakır şakır terliyorduk, bütün ekipler biraz zorlandı.

    Bu tür yarışlara herkes katılabilir mi, yoksa düzenli bir spor geçmişi gerekiyor mu?
    Sporcu geçmiş önemli tabii. Sporcu olmayıp da bu yarışı bitirebilmek gerçekten çok zor. Açıkçası son yıllarda vaktim olmuyor, çok düzenli spor yapamıyordum, düzenli olarak bisiklete biniyordum, bir de gitmeden kürek antrenmanları yapmıştık. . Bu ekip geçen yıl Patagonya’daki yarışlara katılmış ve elenmişti. Çünkü üç gün boyunca ağızlarına tek lokma koymadan ilerlemek zorunda kalmışlar. İçlerinden Kenan mide kanaması geçirince yarışma doktoru yarışmasına izin vermemiş. Yarışın özel kurallarından biri de ekip olarak finiş’e girmek. Hatta yarışma sırasında aranızda 90 metreden fazla mesafe kalmamalı. Bu belki biraz görsel açıdan da önemli, mücadele sırasında helikopterler devamlı çekim yapıyordu. Bu yılki yarışta bisiklet ağırlıklı etaplar söz konusu olunca ekibe ben dahil oldum. Deneyimsizdim, ama geçen yılki yarış da karlar buzullar arasında geçmişti. Sonuçta, bu yıl farklı bir iklimde geçiyordu.

    Eco Challenge’a katılan diğer ekipler nasıldı?
    Bu yıl çok deneyimli ekipler elendi. John Howard diye yeni Zelandalı bir adam var, girdiği her yarışta ekibi birinci ya da ikinci oluyor, ama bu yıl ayakları öyle yara olmuş ki, yarışma doktoru yarışmasına izin vermedi ve diskalifiye oldular. Eco Challenge’a katılan ekipler dört kişiden oluşuyor, fakat takımda en az bir kişinin karşı cinsten olması gerekiyor. Geçen yıla kadar katılan takımlar üç erkek bir kadından oluşuyordu, ama geçen yıl üç kadın bir erkekten oluşan bir takım vardı ve az daha birinci oluyorlardı. Yarışın sonuna doğru üç saat uyudular diye dördüncü oldular. Dereceye de girdiler, para ödülü de kazandılar. Bu yıl Malezya’daki yarışta iki üç tane böyle takımlar vardı, üç kadın bir erkek. Singapurlu böyle bir takımla bir müddet beraber yol aldık. Onlara hamaklarımızı bıraktık. Üç kadın bir erkekten oluşan bir diğer takım da Playboy Extreme ’di. Üç kadın da hakikaten Playboy dergisinin Ayın Playboy Güzeli olarak poz vermişler. Onlar bisikletli etapta yarış dışı kaldılar. Bisikletleri kırılmış, tamir edebilmek için dört saat uğraştıktan sonra 70 kilometre yokuş yukarı yolu bisikletlerini ittirerek yürümek zorunda kalmışlar, sonuç olarak bisiklet etabını bitirmeleri gereken saatte bitiremediler.

    Çocukken bisikletimizin lastiğinin patlaması kabusumuzdu. Bu tür yarışlarda da önemli oluyor mu?
    Yeni bisikletlerin teknolojisi biraz gelişti tabii. Lastik patlarsa tekerleği sökmek üç saniye, lastiği dışarı almak 10 saniye. Tamir etmek çok kolay artık. Hepsi beş dakikayı geçmez. Başka önlemler de alabilirsiniz. Lastiğin içine yeşil bir sıvı sıkılıyor, o lastik bir daha patlamıyor. Özel bir şerit de kaplayabilirsiniz, o lastik de yüzde 90 patlamıyor. Lastik patlaması korkulacak bir şey değil, korkulacak şey tekerleğin ya da bisikletin kırılması olabilir.

    Sizin sponsorunuz Ericsson’dı, ama katılabilmek için Eco Challenge’ın mali portresi nedir?
    Çok büyük paralar gerekiyor. Kişisel olarak o parayı verebilecek insanlar var tabii, ama bizim için pek mümkün değil. Sadece katılım ücreti 12.500 dolar. Takım başına 10.000 dolar da malzeme tutuyor. Diğer masraflar, yol paraları da bir 10.000 doları buluyor.

    Bir Türk takımı olarak, malzeme konusunda dünya standardının ne kadar yakınında ya da ne kadar uzağındaydınız?
    Açıkçası malzeme sorunumuz olmadı hiç. Bisikletlerimiz vardı zaten, Türkiye’de bulunamayan malzemeleri de Amerika’dan aldık. Ama yarışa uygun her şeyi aldığımızı da söyleyemem. Kanoda kullandığımız kürekler bizim raftingte kullandığımız küreklerdi. Onların standart boyu, küreği yere koyduğunuzda ucu çenenize geliyorsa doğru ölçü, ama şişme botlarda kullanılan kürekler için. Bizim yarıştıklarımız daracık, ilkel, tahta kanolardı, içine oturmak zorundaydık. İçine oturunca küreğin boyu uzun geldi. Bu tür bir iki malzeme sorunumuz oldu. Ayakkabılarımız iyiydi, çünkü onları bu tür yarışlara katılan insanlar yapmış. Dallara, çalılara takılmasın diye bağcıkları özel dizayn edilmiş.

    Yarış boyunca kuru yiyecekler mi tercih ettiniz?
    Power bar türü şeyler var, çikolataya benzer ama değil tabii ki .Bazı yiyeceklerimiz yurtdışından alındı. Sırf enerji veren, sırf protein, vitamin içeren barlar bunlar. Kurutulmuş et götürdük yanımızda, bir nevi pastırma, tabii fındık fıstık, kuru incir türü şeyler de vardı. Bir de bize özgü bir şey var, cevizli sucuk. Üzümden yapılıyor. Üzüm şekeri normal şekerden çok daha iyi bir şeker. Normal şeker kan şekerini birden yükseltip sonra da düşürüyor, doğru bir şey değil. Bunun dışında bozulmayan Alman ekmeklerinden götürdük, kek türü şeyler de vardı, hindistan cevizli.

    Günlerce süren bir yarış, suyu da hep yanınızda mı taşıdınız?
    Suyu temiz bulduğumuz derelerden doldurup dezenfekte ediyorduk. Bu iş için birtakım damlalar, haplar var. Suyun içine atıyor, bir süre bekledikten sonra da içiyorduk. Eğer bir köyden geçiyorsak musluktan dolduruyor, yine de dezenfekte ediyorduk. Suyla ilgili sorunumuz olmadığını düşünüyorum, ama yine de sonradan birtakım hastalıklar çıktı.

    Siz de geçirdiniz mi?
    Birincisi ayaklarım şişti, ikincisi geldikten on gün sonra ateşli bir hastalık geçirdim. Şu an hala araştırılıyor, ama bulaşıcı olmadığı söyleniyor. (Not: Hastalık Leptospirosis çıktı..Kısa bir tedaviden sonra iyileştim)Yarışma esnasında üçüncü gün ayaklarımız yara oldu, ama sadece bizim değil, hemen hemen herkesin. Çoraplarımız ıslanıyordu, bazen sudan, çamurdan, bazen de terden. Islanan deri hemen yara oluyor, yaralar yarış sonuna kadar devam etti, topallaya topallaya yarıştık.

    Böyle bir yarışı sürdürmek bir tür delilik hali değil mi?
    O anda insana pek öyle gelmiyor, sonradan düşündüğünüzde biraz tuhaf tabii. 120 kilometrelik rafting etabında iki gün kürek çekmiştik, devrilip batıyorduk, kayaya çarptık, su almayalım diye çatlağa tahta kıymık tıkadık. O etap bitti, 30 kilometre yol yürüyeceksiniz dediler, kürekleri, can yeleklerini sırtınıza alıp yürüdük. Çoraplarımıza kum işlemişti. Orman etabından sonra medikal yardım yapıldı. O gün doktor üç yüz tane ayağa bakmış. Normal yaralara kumun yaptıkları da eklendi, ayaklarımız nokta nokta kanıyordu.. öğleden sonra başlamıştık, gece yarısına kadar sürdü yürüyüş. Hiç uyumadan tekrar yola çıktık, tekrar kanoları alıp iki gün boyunca tekrar kürek çektik. Sonra bir mağaraya girdik, ordan bir dağın sırtına çıktık. Ordan bir uçurumu aştık, ipe gerili olarak kaydık. Altımız boşluktu. Sonra 130 metre dik iniş yapmak en zevklisiydi. Kanolara atladık, bir türlü açık denize çıkamadık. Gelgit olayı yüzünden denizin ortasında kano karaya oturuyordu. Ayaklarımız suya batınca çok yanıyordu, mercanlar çok keskindi zaten yaralı ayaklarımızı kesiyordu. O gün sabaha karşı bir küçük adaya vardık,. Öğlene mecburi sualtı dalışı koymuşlardı. Sonra da dört buçuk saat kesintisiz kürek çekip finish’e vardık.

    Etapları bitirdiğinizde veya başlarken bir sonraki etapta neyle karşı karşıya kalacağınızı biliyor muydunuz?
    Belli değildi. Bir harita veriyorlardı, şu noktadan bu noktaya gideceksiniz diyorlardı. (Koordinatlarla)Yanınızda şu şu malzemeler olmak zorunda diyorlardı. Bilgi veriliyordu, ama genel olarak neyle karşılaşacağımızı bilmiyorduk. Yarış başlamadan önce, güvenlik ekipmanları ve sağlıkla ilgili ekipman, yara bandının sayısına kadar tek tek kontrol edildi. Dalış brovelerimiz, malzememiz tek tek kontrol edildiği gibi, bir takım testlerden de geçmiştik.

    Yarışmaktan bıktığınız anlar olmadı mı?
    Gerçekten bıktıran, zorlayan anlar oldu. Düşünün günlerce çok dik eğimli bir tepeye çıkıyorsunuz, ama tepenin zemini çamur. Daha adım atattığınız anda kayıyorsunuz. Çıkmak için ağaçlara tutunmak zorundasınız. İnmek için de bir ağacı gözünüze kestiriyorsunuz, o ağaca hamle yapıp, tutunup kayarken öbür ağaca tutunuyorsunuz, derken öbür ağaca. Tarzan gibi bir ağaçtan bir ağaca. Ellerimin derisi hissini kaybetti, yeni yeni hissetmeye başladı. İnsan bir yere kadar sabrediyor, bir yerden sonra isyan etmek istiyor. Aklınızdan “Yeter bitsin artık şu” diye düşünceler geçmiyor değil. Burada Zeynep Atabay gibi bu yarışa katılabilecek başka bir kadın yok benim çevremde, sporcu bir geçmişi olma bile müthiş bir dayanıklılığı ve gücü var.

    Ekibinizin yaş ortalaması kaçtı?
    Takım kaptanımız serdar 32 yaşında, Zeynep 30, sinan da 35. Ben kırk yaşındayım, bir anlamda onların abileri gibi. Sinan Saran, Amerika’da büyümüş yetişmiş bir pilot. THY’de pilot ama daha önce Amerikan Ordusu’nda helikopter pilotluğu yapmış.

    Tehlike anları için alınan önlemler nelerdi?
    Yarışma boyunca güvenlik çok çok iyiydi. Bisiklet etabında virajı alamayan bir yarışmacının gössüne bir ağacın dalı girmiş. Anında helikopterle kurtarıldı. Zaten yanınızda telsiz ve uydudan yer belirleyen GPS(doğru mu?) aleti var, fakat onlar mühürlü ve naylona sarılı. Normal koşulda kullanmak yasak, onları kullanmış olmak diskalifiye nedeni. Ne zaman ki bir problem var, “Gelin bizi alın” diyebilme imkanınız var, ama tıbbi yardım aldığınız anda zaten yarış dışısınız. Klasman dışı, yarışın dışında kalıp da yarışmaya devam edenler oluyor, zevkine yarışmayı sürdürüyorlar. Bazen aralarından bir kişi yaralanmış, bazen de devam edemeyecek kadar yorulmuş olabiliyor. Böyle klasman dışı bir izin de var.

    Genel olarak nasıl bir felsefeye yatkın olanlar Eco Challenge tarzı yarışları tercih ediyor? Felsefesi var mı bu yarışın?
    Kurallardan en güzeli, çevreye kesinlikle çöp atmamaktı, bulurlarsa diskalifiye ediliyordunuz. Yediğimiz şeylerden birtakım çöpler çıkınca, torbalara koyuyorduk. O yüzden çöplerimizi yanımızda, zaman zaman cebimizde taşıdık. Açıkçası yarışın en etkileyici yanlarından biri de şuydu: “Öldüm, bittim, çok yorgunum, bana kimse dokunmasın” dediğim bir anda, bir fırtına haberi geldi. Fırtına çıkarsa adaya vardığımız halde adada kalacağız ve geri kalacağız düşüncesiyle, parmağımı bile kıpırdatamam didiğim halde üstüne altı saat kürek çektim. İnsan o anda sınırlarının ne olduğunu bilemiyor. Yarışa katılırken ayak uydurabilmek konusunda çok şüpheliydim. Ama ben artık biliyorum ki, “Öldüm, bittim” dedikten sonra bile bir beş saat daha giderim. Bunu dağcılık yaparken hissetmiştim, ama bu derece dayanabileceğimi bilmiyordum. İnsanın dayanıklılığı 35-45 yaşlarında maksimuma ulaşıyormuş. Biraz düzenli spor yapanlar için geçerli tabii.

    Yarış sonrasında kontrolden geçtiniz mi, vücudunuzda neler olup bittiğini öğrenebildiniz mi?
    Biraz tahribat olmuştur eminim, ama tahribatı önlemenin yolları da var. Adalelerde hacim azalması olabilir, ama biz protein barları yedik, karbonhidrat alıyorduk, sanırım bunu minimuma indirebildik.

    Yarış esnasında doping kontrolleri yapıldı mı?
    Doping yasak, tesadüfen karavana çağrılıp “Gel senin kanına bakacağız” diyebiliyorlar. Ama bu yarışa katılan insanların yüzde 99’u böyle bir şeye yeltenmez. Eco Challenge’ın internet sayfasına girin, şu şu ilaçlar yasaktır, bunları taşımanız bile yasaktır diye uzun bir listeyle karşılaşırsınız. Böyle bir şey yapan yoktur diyemem belki, ama o yarışa katılıp da böyle bir şeye tenezzül eden biri olacağını pek tahmin etmiyorum. Yürümemiz gereken bir etap vardı, bir müddet karayolundan geçtik. Yürümek yerine birileri arabaya binmiştir diye aklımdan bile geçmiyor, çühnkü o yarışa gelen insan kendinle mücadele ediyor. Katılanların çoğu da sırf katılmak için geliyor, derece için değil. Bunu düşünen insan, arabaya bineyim de üçkağıt yapayım demiyor.

    O sırada insan insanı tanıyabiliyor mu, ilişkiler değişiyor mu?
    Aslında ortam çok zorlayıcı, yani sabrınızı deniyor, psikolojinizi deniyor. Fiziksel zorluklarından başka şeyler de ağır basıyor. Orada insan ilişkileri su yüzüne çıkıyor, şehirde görmediğiniz özellikler birdenbire ortaya çıkabiliyor, daha sinirli olabiliyor insan, alıngan olabiliyor. Bizim aramızda çok büyük sorunlar olmadı, sadece “Bu yol mu doğru, şu yol mu? Şöyle yapsak daha iyi olur, böyle yapsak daha iyi olur,” gibi tartışmalar yaşadık tabii. Bir de “Şimdi uyumalı mı, uyumamalı mı?”

    Kendi kendinize de konuştunuz mu?
    Ona fırsat olmadı. Biz 11 günde toplam 15 saat uyuduk. Dinlenirken bile uyurgezer halde dinleniyorduk. Bir gece ormanda yol alamaz olmuştuk, artık uyumamız gerektiğini anladık. Neredeyse 40 derecelik eğimli bir yere hamak kurmak zorunda kaldım. Zemin çamurdu, hamağın ucunu boyum yettiği kadar yukarı bağlayabilmiştim, yine de baş aşağı duruyordum. Derede elimi yüzümü yıkayıp öyle yatayım dedim. Yıkadım, ama attığım ilk adımda yine yere yapıştım, her yerim çamur oldu yine. Ben de şöyle bir sıvayıp yattım uyudum, ama çok da rahat uykular değildi bunlar.

    Birinci gelen takımın özelliği neydi?
    Onlar bizim 11 günde bitirdiğimiz yarışı altı günde bitirdiler. Peşlerinde iki takım onları hemen diplerinden takip ettiği için, aradaki yarım sattlik mesafeyi kapatmamak üzere yarıştılar. Onların yaşadığı gerilimi tahmin edemiyorum. Ekipten birinin yazısını okudum, yürümek gereken yerlerde bile koşmak zorunda kaldık diyor. Biraz dursalar, öbür takım geçecek onları. İlk beşe girenler büyük para kazandılar aynı zamanda. Havai’de yapılan Iron Man diye bir yarış daha var, dünyadaki çok zor yarışlardan biri kabul ediliyor. Çok uzun mesafe yüzülüyor, neredeyse maraton kadar koşuluyor, ama deniyor ki Eco Challenge’a katılanlar her sabah kahvaltısında bir Iron Man bitiriyor. Camel Trophy falan bizimkinin yanında hiçbir şey değil deniyor.

    Günlük hayatınızda böyle bir mücadeleden geçmiş olmayı nerelerde uygulayabilirsiniz?
    Hayatımda bir daha, kürek çekerken ormandaki maymunları nerede göreceğim? Ancak televizyonda. Bunu yaşamak gerçekten hoş bir duygu. İşin zorlukları yanında bir de güzellikleri vardı tabii. Sabaha karşı arkanızda güneş doğuyor, denizdesiniz, kürek çekiyorsunuz. Bir bakıyorsunuz, denizin altında müthiş renkte mercanlar, karşınızda birtakım tropik adalar, deniz turkuvaz renginde, çok hoş görüntüler. Nehirde kürek çekiyorsunuz, bir taraftan güneş batıyor, müthiş bir gökyüzü oluşuyor, ormandan hayatınızda duymadığınız sesler geliyor, kuşlar, maymunlar ağaçtan ağaca atlıyor. İnsanın hatırlayacağı güzel şeyler kalıyor. Bir de mental ve fiziksel sınırlarını anlamak tabii. Eskiden boğazda kürek çekiyorduk. Bir gün Dragos’tan Ortaköy’e gitmiştik, az mesafe değil demiştik. Biz onun üç dört katını aştık. Şu anda “Gel kanoyla Adalar’dan Karadeniz kıyısında bir kıyı kasabasına gideceğiz” deseler, “Buyrun gidelim” derim, ama önceden diyemezdim.