Duyuruyu Kapat
Facebook Gözat
Twitter Gözat

Balkan Bisiklet turu 17/6 - 3/7/2016 3. gün: Ohrid - Elbasan - Tiran

Konu, 'Uluslararası Gezi ve Tur Makaleleri-Fotoğrafları' kısmında five tarafından paylaşıldı.

  1. five

    five Bütün yıl hayal kurup birkaç hafta pedallayan...

    Yaş:
    45
    Kayıt:
    29 Temmuz 2005
    Mesajlar:
    1.007
    Beğeniler:
    1.635
    Şehir:
    İstanbul-Bostancı
    Bisiklet:
    Giant
    Seviye:
    3. Gün : Ohrid- Elbasan-Tiran
    Bugün turumuzun en uzun etabını geçecektik. Ve ilk sınır geçişini… Akşam vardığımız Ohrid Gölü’nün kıyısından karşı kıyılara sola doğru baktığımızda Arnavutluk topraklarını görüyorduk. Arnavutluk hakkında, ciddi bir negatif ön yargı oluşturacak seviyede şeyler okumuştum. Yolların kötü olduğu, insanların kötü olduğu, her şeyin kötü ve eski olduğu, dolaysıyla görmeye gerek olmadığı bir ülke olması hakkında. Neredeyse Gürcistan’a giderken bize söylenen “Aman dikkatli olun!” cümlesinin yüklendiği tüm anlamlarla aynı…
    Sabah, kaldığımız evden ana yola çıktığımızda ilk karşımıza çıkan “pekara”da yani fırın ya da pastane (ki pastadan çok hamur işleri yoğunlukta) doyurduk karnımızı poğaça ve meyve suyu ikilisiyle. Sonra da merkezdeki kavşaktan sağa, Ohrid Gölünün kuzeyinden geçen yolu kat ederek önce Struga, sonra da gölün tam karşısındaki sınır bölgesine ulaşacaktık. İlk 25 km. miz oldukça düz profilliydi. Ama yolların genel karakteristiği ile kenarlarda neredeyse hiç boşluk yoktu “emniyet şeridi” niyetine.
    Hava, “Bir önceki günü unutun. Bugün çok güzel olacağım.” diyordu. Az bulutlu, bol güneşli… Struga’ya gelmeden verdiğimiz küçük bir molada havada bir uçak gördüm. Uçak giderek büyüdü ve üzerimize doğru gelmeye başladı. İnişe geçti. “Ne oluyor ?” diye düşünürken tam arkamızda bir hava alanı olduğunu fark ettik. Kafalar tam yukarı bakar vaziyette uçağın tam tepemizden geçmesini ve inişini izledik uzun bir süre. Ve yine fark ettik ki Ohrid hava alanına oldukça sık uçak iniyor. Yani benim beklediğimden daha sıkça…
    Struga’nın göl kıyısı yoluna yönelmedik. İçerideki ana yoldan devam etmemiz gerekiyordu çünkü içerideki yol sınıra doğru giden yoldu. Diğer yol haritada bu yola paralel görünse de aralarında ciddi bir irtifa farkı vardı. Mola verdiğimiz köprünün üzerinden aşağıda akan berrak suyu izlemeye başladım. Birden, bir yılanın suyun içinde hareket ettiğini gördüm. Boyu 1.5 metreden fazlaydı ve su yılanı değildi. Bildiğimiz açık alacalı renkli bir kara yılanı, dibindeki taşların sayılabileceği kadar berrak suda s’ler çizerek suyun akış yönünün tersine ilerliyordu. Kısa süre sonra da karşı kıyıdaki çalılığın arasında karaya çıkarak gözden kayboldu. Şaşırtıcı bir andı bizim için çünkü şehir içi sayabileceğimiz bir yerde böyle bir manzara beklemiyorduk.
    Struga, Ohrid Gölü’nün tam kuzeyinde bulunan bir yerleşim yeriydi. Bundan sonra yol artık yükselmeye başlayacak ve kolayca tahmin edilebileceği gibi :) en yüksek noktasında da sınır kapıları bulunacaktı.
    Yolun düz kısımları geride kalmıştı. Yemyeşil bir rotada keyifli keyifli pedal basıyorduk. Etrafın yeşilliğine hayran kalmıştım. İki de bir fotoğraf ve video çekmek için duruyorduk. İyice dikleşen yol da artık yokuş bitsin hissiyatı uyandırıyordu. Bir de sınır geçişi ve yeni bir ülke merakı… Nihayet sınır binalarını gördük. Artık Makedonya’ya turun son gününe kadar veda ediyorduk. Makedon ve Arnavut sınır kapılarından sorunsuz ve sorgusuz bir şekilde geçtik. Ne “Nereye gidiyorsunuz ?” diyen oldu ne de “Ne kadar paranız var ?” diyen…
    Hava açık ve güneşli olduğu için Ohrid Gölü çok güzel bir manzara sunuyordu bize. “Artık Arnavutluk’tayız.” diye çığlık attık birbirimize. Nedendir bilinmez Arnavutluk’a gidiyor oluşumuz bende de Gökalp’te de inceden bir gerginlik yaratıyordu.. Aslında sebepsiz değil, tam karşılığıyla bir ön yargı sebebiyle. “Yolları şöyle !”, “İnsanları böyle !”, “Aman şuna dikkat edin !”, “Amman kendinize mukayyet olun !”, “Arnavutluk şöyleymiş, ortamlar böyleymiş.”, “Ben gittim şöyleydi.” O kadar fazla yazı ve yorum okumuştum ki önyargım neredeyse somut bir varlık haline gelmişti ve yanımda taşıyordum. Aslında benzer bir durumu Gürcistan’da yaşamış ve insanların aslında ne kadar farklı, ne kadar iyiliksever olduklarını yaşayarak görmüştük. Burada da benzer süreci 2 günlük zaman diliminde yasayacaktık.
    Sınırı geçtikten kısa süre sonra ilk gözüme çarpan, daha önceki tur yazılarından ve genel olarak Arnavutluk’la ilgili gezi yazılarından gördüğümüz “korugan”lardı. Bunlar, İkinci Dünya Savaşı zamanında Almanlar’a karşı savunma amacıyla yapılmış beton yapılardı. Gözümüzün görebildiği geniş alanda 3-5 tane küçük 1 tane de daha büyük “korugan” vardı. Ana yoldan içeride ama yürüme mesafesinde bulunan bir korugan grubunun yakınında durduk. Gökalp, yakından görmek ve fotoğraflamak amacıyla, “Abi ben gidiyorum.” dedi. Ben bisikletlerin yanında, ana yolda kaldım. Yakınımızda da bir polis arabası ve iki polis vardı. Bize şöyle bir bakış attılar uzaktan ama herhangi bir soru/sorgu olmadı. Zaten sınırı yeni geçmişiz. “Ne gerek var bir daha kontrol etmeye ?” diye düşünmüş olabilirler. Gökalp’in gidip gelmesi bir 15 dakikayı aldı. Ben de içimden bir daha tekrar ettim. “Vay be ! Arnavutluk’tayız !”
    Bundan sonrası hep inişti. :) Bulunduğumuz yerden itibaren yaklaşık 1000 m’den 100 m. irtifaya, arada küçük çıkışlar olmak kaydıyla, inecektik. Ama yol oldukça dar ve trafik yoğundu. Dik inişli ilk bölümden sonra Shkumbin Nehri vadisinden devan eden yol çok keyifliydi. Nehir yatağına paralel olması sebebiyle bol kıvrımlı olan yol zaman zaman demiryolu ile kesişiyordu. Tabi hemzemin olarak değil. Yüksek köprü ve viyadük geçişleriyle etkileyici manzaralar ardarda geliyordu.
    “Lavazh”… Bu yazıyı, levhayı, tabelayı, Arnavutluk’a girdiğimiz ilk andan İşkodra sonrası çıkışımıza, ilk kilometreden son kilometreye kadar her yerde gördük, görmeye alıştık, görmeyince de eksikliğini hissettik. “Bu ‘Lavazh’ da ne ola ?” derseniz “Oto yıkama” derim. Makedonya sınırından Arnavuluk’a girdikten sonra inişten itibaren görmeye başladık “Lavazh”ları. Buradakiler suyu bol bulduklarından olsa gerek, hortumun ucunu hafif yukarıya çevirip, suya, eğik atış yaptırarak, tabi suyu da sonsuz akıtarak bekliyorlardı müşterilerini. Ama yan yana, dip dibe, insanda “Hangisine girsem ?” duygusu yaratacak kadar fazla sayıdalardı. Daha sonra trafikteki araç sayısı görünce ihtiyaç olduğunu düşünsek bile yine de ülkenin bir sınır kapısından girip diğerinden çıkana kadar en çok göreceniz şeyin “Lavazh” olması da ilginçti. Bir de “Gomisteri” var ki ilk duyduğumda şiveli söylenen bir kelime sanmıştım ama sonunda Gökalp’le “lastikçi” olduğuna kanaat getirdik.
    Genelde Avrupa ülkelerinde yollarda görülen araçlar, o ülkede üretilen ya da eski veya şimdiki siyasi ya da ekonomik yakınlıkların sonucunda belirli markalara yoğunlaşmış şekilde gösteriyordu kendini. Fransız arabaları, Alman arabaları, ispanya’da Seat, Çekya’da (ilk defa kullandım. :) ) Skoda, Türkiye’de Tofaş, Fiat, Renault vb. Arnavutluk’ta (bildiğim kadarıyla) bir araç üretimi olmaması ve daha sonra öğrendiğimiz şekliyle Avrupa ülkelerine göçler sonucunda o kadar farklı marka ve modelde araç vardı ki yollarda gerçekten şaşırtıcı şeylerle karşılaşıyorduk. (En son Kosova’da gördüğümüz siyah Londra taksisi ile tavana vurmuştuk.) Her markanın hem çok eski hem de son modelleri yollardaydı. Her ne kadar son modeller de olsa hepsinin bir yerlerinden mutlaka bir ses geliyordu. Mercedes, BMW, Audi ama ya balata ya da triger kayışı gıcırtısı…
    Librazhd’dan devam edip Elbasan’a yöneldik. Yemek molamız Elbasan’daydı ve doğal olarak yiyeceğimiz şey de “Elbasan Tava”olacaktı. Bu yemeğin adını ilk duyduğumda “El” ve “Basmak” kelimeleriyle ilgili olduğunu düşünmüştüm. Uzun bir süre böyle düşünmeye devam ettim. Ta ki Arnavutluk’ta bu isimde bir şehir olduğunu ve bu yemeğin de buralara ait bir yemek olduğu öğrenene kadar. Yemek molamız 90. Km.’de olunca, yorgunluk ve enerji azlığı da had safhaya çıkmıştı. Sonunda Elbasan’a varabildik ve hemen şehrin merkezine yöneldik. Uzun ve geniş bir cadde vardı merkezde ve bu caddenin kenarına dizilmiş sıra sıra kafeler. Ama bir restoran yoktu görünürde. Klasik olduğu üzere, yoldan birini çevirip soralım dedik. Genç bir arkadaşın yanında durup merhabalaştık. Bisikletli olunca klasik olarak mevzu nereden geldiğimiz ve nereye gittiğimize geldi. Türk olduğumuzu öğrenince de o an Fransa’da devam etmekte olan Avrupa Kupası maçlarına... Arnavutluk, 2016’da ilk kez Avrupa kupasına katılıyordu ve dün geceki maçta da Romanya’yı 1-0 yenerek ilk galibiyetlerini almışlardı. Bayram olmuş Arnavutluk’ta. Gece de bu yolda parti verilmiş. Yol sorduğumuz genç arkadaş da golü atan futbolcunun arkadaşı olduğundan ve beraber futbol oynadıklarından bahsetti. Nihayet konu yemeğe gelebilmişti. Kendisine yemek ve özellikle “Elbasan Tava” yemek için yer sorduğumuzda önce bir yer tarif etmeye çalıştı ama sonra “Ben size yerini göstereyim.” deyip bizimle yürümeye başladı. Yaklaşık 500 m. cadde üzerinde yürüdükten sonra, çok da muntazam olmayan bir parkın girişinin yanından içeri uzanan yürüme yolunu işaret etti. Yolun hemen yanından portakal renkli binayı kast ederek orada yiyebileceğimizi söyledi. Kendisine çok teşekkür ederek portakal renkli yapıya yöneldik. Önünden geçsek burası bir restoran (hadi lokanta diyelim) demezdik. Bisikletlerimizi, dışarıda, ama gözümüzün önünde olacak bir yere kilitleyip içeri girdik. Bildiğimiz bir lokanta formatında ama içeride sahibinden başka kimsenin olmadığı bir yerdi. Masaya oturup direkt “Elbasan tava” dedik adama. Zaten kurt gibi açtık. Masaya su ve salata niyetine bir şeyler geldi. İçecek olarak, genelde Cola Zero içtiğimiz halde, sadece normal Cola bulduk ve onu sipariş ettik. İçinde fazla bir malzemenin olmadığı soğutucu dolapta sadece 2 adet kutu kola bulunuyordu. Onlar da geldikten sonra dolapta başka kola kalmadı. Hani “Birer kola daha.” desek yoktu… Sonunda o büyük an geldi. Elbasan tavalarımız, ki tava ile alakası da yok güveçte, masaya teşrif etti. Kısaca tarif etmek gerekirse Elbasan tava pişirilmiş etin beşamel sos ve kaşarla fırınlanmasından oluşan enfes bir lezzet. Biz de onu mideye indirmek konusunda pek çekingen davranmadık. Yemek bitti. Hesap yine komikti. Toplam 23 Tl. karşılığı bir parayı fazlası ile ödeyip caddeye geri döndük. Caddenin yanında boylu boyunca Osmanlı döneminden kalma bir kale duvarı uzanıyordu. Kale oldukça iyi korunmuş bir haldeydi.
    Elbasan’dan bir an önce çıkıp yola devam etmemiz gerekiyordu çünkü artık öğleden sonranın akşama dönen saatlerindeydik ve önümüzde 60 km.lik bir yol vardı Tiran’a kadar. Ve meşhur Elbasan-Tiran yolu… MapMyRide’daki yol profili 13 km.lik bir 2. kategori bir tırmanış olduğunu gösteriyordu. Daha önceki turların yazılarından ve internetteki ilgili yazılardan okuduğum kadarıyla Elbasan-Tiran yolu, dar olması ve yoğun trafiğinden dolayı tehlikeli yollar sıralamasında üst sıralarda yer alıyordu. Ve yine okuduğum kadarıyla, yakın zamanda Elbasan-Tiran arasında bir otoyol hizmete girmişti. Ben de gözümü bu yola dikmiştim açıkçası. Otoyolun kenarındaki emniyet şeridinin olması bile bize “emniyet” sağlayabilirdi. Şimdiye kadarki yolun dar ve yoğun halini, kenarında en ufak boşlukların olmadığını görünce, daha da yoğun olması çok muhtemel yol için alternatifleri değerlendirmeye çalışıyordum. Tabi ki polis, otoyol gişesi vb. faktörler bu yolu kullanmamıza engel olacaktı ama “güvenlik ve az yokuş” mu yoksa “yoğun trafik” mi deyince ilki ağır basıyordu.
    Elbasan’dan çıktık. Tiran levhası istikametine devam ettik. Etrafa baka baka otoyol girişini bulmaya çalışıyorduk. Bu arayış fazla sürmedi. Klasik bir otoban yeşili ile gösterilen Tiran istikametine girince pedalları daha da güçlü basmaya başladık. Otobana girdiğimiz andan itibaren de yol tırmanmaya başladı. “Hani burası daha az eğimli olacaktı ?” diye düşünürken bulduk kendimiz. Bir yandan da “Şimdi başımızda bir polis bitiverirse.” diye ürke ürke devam ediyorduk yola. Hava kapatıp yağmur atıştırmaya başladı. Yağmurlukları giydik. Çok fazla mola vermeden bir an önce gidelim istiyordum hep bir polis beklentisi içinde olarak. Ama “En fazla geri döndürürler” diye düşünüyordum. Polise dert anlatma kısmını biraz hafife alıyordum doğrusu. Daha önce yaptığım yol incelemesinden bu yolun devamında bir tünel olduğunu biliyordum. Aklımdan da “Tünele girersek artık bizi geri döndürmezler. Devam ettirirler.” diye geçiriyordum. Böyle böyle tünele vardık. Tünele girince, doğrusu rahatladım. Tünel içindeki geniş bir alanda mola amaçlı durduk. Mola süresi, biraz da tünele girmenin verdiği rahatlıkla biraz uzadı. Tam bu sırada, otobanlardaki tünellerde bulunan ve acil durumda kullanılmak üzere belirli aralıklarla yerleştirilen telefonlardan en yakınımızda olan biri çalmaya başladı. Önce pek anlam veremedim ama sonra, o ana kadarki “Ulan bizi ne zaman sobeleyecekler acaba ?” düşüncesiyle bizimle ilgili olduğunu düşündüm. Ama hiç kimse “Beyefendi telefon size” ya da “Şu telefona bakar mısın ?” demediği için açmadım. :) Ama kıllanmadım da değil hani. “Gökalp’e dönüp, “Hadi ufak ufak yola düşelim.” dedim. Tünelin uzunluğu 2.750 m. civarındaydı. Biz de sanırım ortalarındaydık. Birden yanımda bir pick up durdu. Polis arabası olmadığı belliydi. Sanırım karayollarına ait bir araçtı. Adam bize doğru bakıyordu ama bir şey söylemiyordu. Tavrından “Oğlum siz n’aapıyorsunuz ?” dediğini anlayabiliyordum. Ben de “Salağa yatmak” deyiminin doruklarına çıkarak adama İngilizce “Tiran’a gidiyoruz.” dedim. Sanki adam bilmiyordu ama ben böyle en saf halimle söylersem yırtarız diye düşündüm. Gerçekten öyle de oldu. Adam elini kaldırıp “Az öte git.” manasında salladı. Bizden istediği şey tünelin duvarına yakın olan tretuvara çıkmamız, yolu terk etmemizdi. İkiletmeden çıktık tretuvara ve daha yavaş olmak kaydıyla oradan ilerlemeye başladık. Zaten tünel aydınlatmasında da bir sorun yoktu. Normalde az aydınlatılmış tünellerde bunu yapmazdım çünkü orası yekpare bir kaldırımdan ziyade üzerine beton bloklar konmuş bir oluk yapısındaydı. Bazen bu beton blokların kırıldığını veya yerlerinden oynadığını görüyorduk başka tünellerde. Bisikletle, görmeden üzerinde geçmek ciddi yaralanmalara sebep olurdu. Neyse ki burada bir sorun yoktu.
    Tünelden çıkış bizim için inişin başlangıcı demekti ama hesap etmediğim bir durum vardı. Tünelden sonra yol kısa sürede eski yollar birleşiyordu. Yani otobanın gerisi henüz yapım aşamasındaydı. Eski yola birleşmiş olsak da inişte olduğumuz için bir problem olmadan ilerledik. Yol artık düz bir şekilde Tiran’a yaklaşıyordu. Haritadan konum kontrolleri yapa yapa Tiran’ın kenar mahallelerinden merkezine doğru yöneldik. İşlek caddelerden birinde ilerlerken yol sorduğumuz iki bisikletli gençle “Türküz, doğruyuz, turdayız.” minvalinde konuştuk. Onlar da Türkiye’ye doğru tur yapmak istiyorlarmış. Hedefleri İzmir’di. Tur ve bisiklet muhabbeti koyulaşınca isimlerini de öğrendik : Ervin ve Lendi. Genç görünüyorlardı ama aslında okul bitmiş iş hayatındalardı. Biri sürekli ben 32 yaşındayım deme ihtiyacı hissetti bize. Kendisini genç gördüğümüz anlayınca. :)
    Bize bisikletle eşlik ettiler ve Tiran’ın merkezinde, Avrupa kupası için hazırlanmış fan zone’e götürdüler. Fotoğraf ve maç sohbetleri sonrası kalacak yer konusunu da kendilerine danıştık. Sağ olsunlar ekonomik olarak bize uyacak bir yeri düşünüp bizimle birlikte oraya kadar geldiler. Bizi götürdükleri yer otel-hostel karışımı güzel ve konforlu bir yerdi. Fiyatı da uygundu. Kahvaltı da dahil. :) Zaten kahvaltıda çay olduğunu öğrenince olay bitmişti. Ervin ve Lendi’ye çok teşekkür edip onlarla vedalaştık.
    Bisikletleri koyabileceğimiz kapalı garajı bulmamız biraz zaman aldı. Gözümüzün önündeki garaj girişini bulamadığımız için resepsiyonda görevli kız gelip eliyle önünde durduğumuz kapıyı gösterdi. Biraz mahcup da olsak buranı yabancısı olmamız kurtardı bizi. Ya da biz öyle sandık. Odaya girip duş faslını tamamladıktan sonra dışarı çıkıp biraz dolaşalım dedik. İskender Bey anıtının olduğu meydana doğru yürüdük. Savaş tarihi müzesinin önünde fotoğraf çektirdik gece vakti. Meydandaki Ethem Bey cami ve yanındaki saat kulesi de heybetli görünüyordu. Dev M&M’lerin tavana asılmış gibi göründüğü anıt da görülmeye değerdi. Yemek faslı da bu arada hal olmuştu. Aç da değildik. Tam uyunacak zamandı. 150 km.yi de devirmiştik ki bu da ayrıca yeterince iyi bir bahaneydi yatıp uyumak için.

    3.gün : Ohrid- Elbasan-Tiran

    Mesafe :151 km
    Yolda geçen süre : 08:48 saat
    Ortalama Hız : 15.76 km/s
    Maksimum Hız : 52.11km/s

    Ortalama Eğim – Çıkış : %3
    Maksimum Eğim – Çıkış : %9
    Ortalama Eğim – İniş : %-3
    Maksimum Eğim – İniş : %-11






    [​IMG]
    Ohrid-Elbasan-Tiran MapMyRide linki
    Ohrid-Elbasan-Tiran
    Sabah saatlerinde Ohrid Gölü
    [​IMG]
    [​IMG]
    Arnavutluk sınırına doğru yükselen yol
    [​IMG]
    Sınır geçişi sonrası tepeden Ohrid
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    Gökalp koruganlara giderken.
    [​IMG]
    [​IMG]
    Yoldan manzaralar
    [​IMG]
    [​IMG]
    Librazhd’ın içinde
    [​IMG]
    [​IMG]
    Elbasan’a doğru
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    Elbasan tava
    [​IMG]
    Gökalp üzerine düşen ağır sorumluluğu yerine getirmenin verdiği huşu içinde :)
    [​IMG]
    Osmanı kalesi ve saat kulesi
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    Elbasan-Tiran arasındaki otoyol tünelinde dinlenme molası :)
    [​IMG]
    Tiran’da bize çok yardımcı olan Lendi ve Ervin
    [​IMG]
    [​IMG]
    Gökalp Tiran fanzone’da
    [​IMG]
    Tiran savaş tarihi müzesi
    [​IMG]
    [​IMG]
    İskender Bey anıtı
    [​IMG]
    Ethem Bey cami
    [​IMG]
    Tavana asılmış dev M&M’ler :)
    [​IMG]
    [​IMG]
    Gökalp’ten fotoğraflar
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    Koruganlara yakından bakış.
    [​IMG]
    [​IMG]
    Arnavutlar maç seyrediyor.
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
     
  2. Cüneyt HOCAOĞLU

    Cüneyt HOCAOĞLU Bisikletkolik

    Kayıt:
    9 Mart 2011
    Mesajlar:
    1.354
    Beğeniler:
    1.498
    Şehir:
    Ankara/Eryaman
    Bisiklet:
    Trek
    Seviye:
    3. Gün içinde güzel anlatımınız ve güzel resimler için tebrik ediyorum, ayaklarınıza sağlık
     
    five bunu beğendi.