Duyuruyu Kapat
Facebook Gözat
Twitter Gözat

5-9 Ekim İzmir-Bodrum Turu

Konu, 'Şehirlerarası Gezi ve Tur Makaleleri-Fotoğrafları' kısmında five tarafından paylaşıldı.

  1. five

    five Bütün yıl hayal kurup birkaç hafta pedallayan...

    Yaş:
    45
    Kayıt:
    29 Temmuz 2005
    Mesajlar:
    1.007
    Beğeniler:
    1.635
    Şehir:
    İstanbul-Bostancı
    Bisiklet:
    Giant
    Seviye:
    Geçen sene iş arkadaşım Fatih, kardeşimin eşi Selahattin ve benim oluşturduğum 3 kişilik bir grup için planlamıştım bu turu 29 Ekim haftası. İzmir garajda başladığımız tur 3. günün sabahında Maydonoz Köy virajında Selahattin'in, çıkışa yeni başlarken attığı taklayla, bizim önce Kuşadası ve arkasından İzmir'e dönüp 2 hafta sonra da İstanbul'da sol kolunun dirsekten kırık olduğunun anlaşılması ile noktalanmıştı. Tam anlamıyla da içimizde kalmıştı.
    Bu senenin Haziran'ında Selahattin ve Fatih'in beni yalnız bırakmasıyla yaptığım Samsun-Sarp turu çok keyifli olmasına rağmen, geçen sene aklımda kalan turu tekrar yapmak için fırsat kollamaya başlamıştım. İş arkadaşım Fatih'le gün içinde sürekli bisiklet muhabbeti yapar haldeydik. Fatih full suspansion Bianchi'si ile vedalaşıp uzun araştırmalar sonucunda bir Trek 6500D almıştı. Bense çok önceden Corratec'e (Xtrail Cross) vurulup sonra P2'yi görüp sonunda hiçbir şey alamamış ve emektar Bianchi'me kalmıştım. (Tabi mali anlamda başka engeller de vardı.)
    Zaman olarak Ramazan Bayramı'ndan sonraki haftayı planladık Fatih'le. Geçen sene de 29 Ekim haftasıydı yine planımız. 4 Ekim'deki muhteşem R.E.M. konserinden sonra sabah 07:00'de çıktık Fatih'le yola. Bu sefer otobüs yerine Fatih'in arabasıyla yoldaydık. (Geçen sen İstanbul-İzmir arasında otobüslere bisiklet koyma konusunda epeyce bir sıkıntı çekmiştik. Bu sefer bunu yaşamak istemedik.)

    1. Gün (5 Ekim 2008) - Gece sürüşü
    Akşam saatlerinde vardık İzmir Yelki'deki (Seferihisar'a 15 Km civarı) evlerine teyzemlerin. Akşam çayından sonraya kalamayacağımızı söyledik teyzeme. Sadece arabayı evlerinin (site içinde) önüne bırakıp akşam 17:300 civarı yola çıktık. Gidebildiğimiz kadar gidecektik. Geçen sene 2. gün sonunda Özdere'deydik.Bu sefer en fazla Ürkmez'e kadar gidebileceğimizi düşünmüştüm. Geçen seneden yolları bildiğimiz için akşam saatlerinde 20-25 km yol yapabileceğimizi hesaplamıştım. Güneş batıp hava iyice kararmış ve biz kendi farlarımızla yolumuzu aydınlatır hale gelmiştik. Gökyüzünde yıldızlar tek tek sayılır haldeydi ve yarım ay denizi parlatıyordu. Karanlığa alışmıştık ama soğuk rüzgar ince formalardan içimize işliyordu. Sularımız da bitmişti ve karanlıkta su alabileceğimiz bir yer arıyorduk. Doğaney'e gelirken tırmandığımız yokuşun sonunda geçen sene soluklandığımız İş Bankası sitesinin girişi vardı.Durup tuvaletini kullanmış ve su almıştık. Bu sefer de aynı ihtiyaçlar için durduğumuzda kapıdaki görevli su borusunun patladığını ve tuvaleti kullanamayacağımız söyledi. Su da yoktu yani. Biz susuzluktan kırılırken nereden su bulabileceğimizi sorduk. Bize oldukça yokuş olan tali yolun sonundaki Doğanbey köyünü tarif etti. Ama o yorgunlukla pek de gözmüz kesmedi o yokuşu. Mantıklı da gelmedi aynı yoldan gidip geri gelmek o karanlıkta. Görevliye sitedekilerin kullandığı bir market olup olmadığını sordu Fatih. Adam, site içine giren yolda, 250 m ileride bir market olduğunu söyledi. O anki hislerimizi tahmin edersiniz. Be adam, 250 metrede market var da niye bizi dağa bayıra gönderiyorsun. Epey sitem etttik kendisine. Bize, hemen çıkmamız tembihiyle izin verdi içeri girmemize. Marketten çikolata ve su aldıktan sonra görevliye teşekkür (!) ederek çıktık. İş Bankası Sitesi'nden Doğanbey'e doğru uzun bir inişi geçtik. Sitedeki markette kalacak yer sormuştuk. Bize Ürkmez'e gitmemiz gerektiğini söylemişlerdi. Yola devam ederkenbir arabanın dörtlülerini yakıp yolun kenarında durduğunu gördüm. Yanından hızla geçerken şöyle seslendi bir adam : "İleride durusan size otel tarif edeceğim." Karanlıkta uçarken ne söylediğini anlayabilmem biraz zaman aldı. İleride durdum. Adam bize bir otel tarif etti. Ama açıkcası yer arayacak gücümüz yoktu o saatte. Bulduğumuz ilk yerde kalacaktık. Birden Fatih durdu önümde. Nedenini sordum. "Köpek var." dedi. Ben göremiyordum. Fatih çöp kutusunun arkasında olduğunu söyledi. “Radar gibisin Fatih”, dedim. Sonra da sesini duydum köpeğin. Öne geçtim ve tesadüf köpekler bizi rahatsız etmeden geçebildik. Ürkmez'de Deniz Otel diye bir yer bulduk saat 21:30 civarında. Apar topar yerleştik otele. Duş alıp gece vakti karnımızı otelde doyurduktan sonra yattık.

    1. Gün : Yelki - Ürkmez
    Çıkış : 17:30
    Varış : 21:30
    Mesafe : 40,11 Km
    Yolda geçen süre: 2 saat 27 dakika
    Ortalama Hız : 16,88 Km/s
    Maks Hız : 46,57 Km/s

    Notlar :
    1. Aylı yıldızlı bir gecede deniz kıyısında (yüksekte tabi) bisiklete binmek ayrı bir keyifti.
    2. Fatih'e "Gerekirse dolmuşa biner gideriz." dediğimde bana "Dolmuş parası bütçede yok." dedi. Hesapları Fatih tutuyordu da :)

    [​IMG]

    2. Gün (6 Ekim 2008) - Çöp şiş
    Sabah ilk günün yorgunluğu ile 09:00'da çıkabildik ancak. Bugün için merak ettiğim şey Maydonoz Köy’ü geçip geçemeyeceğimizdi. Geçen sene burada kaza yapmıştı çünkü Selahattin. İnişi bitirip yokuşa başladığımızda Selahattin'in arkamda takla attığını görmüştüm. Maydonoz Köy'de bir evden yardım almış ve onların kamyonetiyle de Kuşadası'da hastaneye kadar gitmiştik. Hastanede film vs. çekildiği halde kolundaki kırık ancak İstanbul'da tespit edilebilmişti.
    Tam Maydonoz Köy'den geçerken aynı eve tekrar uğrayıp bize ettikleri yardım için teşekkür etmeyi düşündüm. Fatih'le de paylaştım düşüncemi. Edeceğimiz teşekkürün yanında Fatih'in geçen sene kamyonette unuttuğu güneş gözlüğünü de (hani hala hayattaysa) alabilir miyiz diyecektim. Evi görüp durduk. Aynen geçen sene olduğu gibi yolun olduğu kısımdan eve doğru inip kapıyı çaldım. Geçen sene karşılaştığım kadının eşi karşıladı beni. Konuyu anlattım ve öncelikle gördüğümüz yardım için çok çok teşekkür ettim. Bu arada gözlüğü de sormayı ihmal etmedim arada. Onlar da, birden ortaya çıkan ve kaynağını bilmedikleri ama kaliteli olduğunu fark ettikleri gözlüğün sahibini merak etmişler. Tabi arayan soran olmayınca da bizi Kuşadası’na götüren evin oğlu tarafında taksilerinde kullanılmaya başlanmış. "Mümkünse" diyerek ve telefonumuzu vererek ayrıldık. Ama geçen seneki yardımlarını da unutmadığımızı tekrar tekrar belirttik.
    Evet bu sene başarmış ve geçen sene tura son verdiğimiz noktayı geçmiştik. Geçen sene, kamyonetin arkasında Kuşadası'na giderken gördüğüm yanmış alanların siyahlığı gözüme çarptı yeniden. Geçen sene içim parçalanmıştı yanmış yerleri görünce. Bu sene biraz biraz siyahı yeşile (ağaç değil tabi ot) döndüren bitkileri görmeye başlamıştım. Yokuşlar bitip Gediz Deltası'nı yukarıdan gördüğümüzde karşımızdaki düz yol da ortaya çıkmıştı. Sonrasında ise biraz çıkış vardı.
    Düzlüğün ortasında, Pamucak-Kuşadası-Selçuk ayrımında bir çöpşişçi gördük. Zaten acıkmıştık hem de dinlenmiş oluruz dedik ve durduk. Bir buçuk çöpşiş siparişimizi verdikten sonra ben, klasik olarak, "Gazete var mı ?" diye sordum. Yemek yerken gazete okumayı çok severim. Aldığım cevap çok ilginçti. "Abi gazete yok internet var." Gerçekten de masanın birinde Windows Vista'lı son model bir Toshiba notebook, kablosuz modemle internete bağlıydı. Ben de oturup biraz gezindim gazete sitelerinde. Ama yemek yerken okuyamadığım için pek keyif vermedi tabi.
    Çöp şiş süperdi ve biz de çok acıkmıştık. Mideye indirmek fazla sürmedi. Dinlendik ve Kuşadası'na doğru yola devam ettik. Düzlükten eğime doğru geçerken sağda ata binilebilecek ve ATV ile safari yapılabilecek bir yer vardı. Yokuş biraz dikleşince orman işletmesinin yerine geldik. Uzaktan, ağaçtan ağaca atlayan sincapları gördüm. Çok şirinlerdi.
    Kuşadası'na varmamız çok sürmedi. Aslında geçtiğimiz bir iki dik yokuş vardı ama pek sorun çıkarmadı bize. Vakit henüz erken olduğu için Kuşadası'nda kalmadan Davutlar'a devam ettik. Yol boyu marketlerden çikolata takviyesi yapıyorduk suyla beraber. Kuşadası-Davutlar arası yol düzdü. Milli parka yaklaşmanın da verdiği bir heyecanla çeviriyordum pedalları. Yol boyu gördüğüm levhalar birbirine Lego misali birleşmiş yüzlerce siteyi gösteriyordu. "Sitelere isim bile bulamayacaklar bu gidişle" diye düşündüm. Davutlar'a geldiğimizde akşam olmuş ama güneş henüz batmamıştı. Merkezde bir tamirciye sorduk kalacak yerleri. Bize deniz tarafını tarif ettiler. Merkezden denize doğru giden yol önce tarlaların sonra da sitelerin içinden geçiyordu kıvrıla kıvrıla. Hafif de bir iniş vardı. Fatih "Bu inişler iyi de sabah aynen geri çıkacağız." dedi. "Olsun." dedim. "Allah'tan çok eğimli değil." Sahil tarafındaki sitelerin içinde bir o yana bir bu yana kalacak yer ararken bir otel bulduk. Resepsiyondaki güler yüzlü hanımefendiyle fiyat konusunu konuşuyorduk. Önce yemeksiz pazarlık yaparken Fatih yemekli ama nakit ödeme üzerinden bağladı işi. Ben de "Tamam bu fiyat ama kredi kartıyla ödeyelim, herkese de ne kadar güzel bir yerde kaldığımız anlatalım" dedim. Gülerek kabul etti. O akşam, bizim dışımızda restoranda Türk yoktu neredeyse. Emekliliklerini Türkiye'de turda geçiren İngiliz, Fransız , Hollandalı hatta Kore'liler vardı. Karnımızı, ucuza da doyurmanın verdiği iştahla, iyice yedik. Restoran sorumlusu abimizin de sayesinde su ve çay gibi ekstraları bedavaya getirdik. Bol site manzaralı odamızda duş alıp ertesi günkü zorlu parkuru düşünerek uykuya daldım.
    2. Gün : Ürkmez - Davutlar
    Çıkış : 09:00
    Varış : 18:00
    Mesafe : 86,71 Km
    Yolda geçen süre: 5 saat 3 dakika
    Ortalama Hız : 17,12 Km/s
    Maks Hız : 57,87 Km/s


    [​IMG]


    3. Gün (7 Ekim 2008) - 0m-900m-0m
    Milli park geçişi
    Sabah yine hareket saati 09:00'u bulmuştu. Kahvaltı yaptk ama Fatih de ben de biraz hafif kaldığını düşündük bizim için. Davutlar'ın kıyısına indiğimizde deniz muhteşem görünüyordu. Mavilik çok davetkardı. Kıyı boyunca yaya yolu ve bisiklet yolu olarak ayrılmış kesimden keyifli keyifli ilerlemeye devam ettik. Dikkatimi çeken (Bostancı sahil yolunda hiç göremediğimiz) yaya yolunda sadece yayaların bisiklet yolunda da sadece bisikletlerin olmasıydı. Yol Davutlar ile Güzelçamlı'yı kıyıdan birbirine bağlıyordu. Bir gün önce tekrar geriye döneceğimizi düşündüğümüz hafif inişli yolu da böylece geçmiş oluyorduk sahilden. Güzelçamlı'ya varıp sahilden ana yola doğru yukarı çıkmaya başladık. Ana yola vardığımızda tam karşısına çıktığımız nokta bir çorbacıydı. 24 saat açık olduğu yazıyordu girişte. Ama bir bar havası veren içki şişeleri de dikkati çekiyordu Amerikan bar şeklindeki tezgahın arkasında. Hemen mercimek çorbalarımızı söyledik. Gelen çorbaların kasesi küçük bir leğen büyüklüğündeydi neredeyse.  Gerçi bu çorbayı daha sonra mumla arayacaktık ama... Yola devam edip son bir su takviyesiyle milli parkın yolunu tuttuk. Normal şartlarda çantalarımızı çifter çifter çikolata ile doldururduk ama bu sefer unuttuk ve yanımızda su haricinde hiç bir şey olmadan girişe kadar geldik. Millli park girişinde biletlerimizi (5 YTL kişi başı) alırken, daha önceden bildiğim, askeri bölge sebebiyle girilemeyen noktalardan geçip geçemeyeceğimizi sordum. Düşüncem, jandarma karakoluna kimlik bilgilerimizi verip o kısımdan geçerek yarımadanın kıyısını dolaşmaktı. Girişteki görevliler böyle bir geçişin mümkün olmadığını, bu geçişe izin verilmedeğini ve tek yolun kanyon bölgesine girerek arka tarafa geçmek olduğunu söylediler. Milli parkla ilgili broşürü de elimize verip yolun bu kısmını bize kroki üzerinde gösterdiler.
    Forumda bu konuda daha önce araştırma yapmış ve bu bölümü geçen arkadaşların yazılarını okumuştum. Ama açıkçası geçişleri hakkında pek de detaylı bir bilgi alamamıştım. Fotoğraflar da biri iki tane olunca tam bir fikrim oluşmamıştı açıkçası. Aklımda kalan, üniversite yıllarında kız arkadaşımla (şimdiki eşimle) milli parka gelip burada biraz yürüyüş yaptığımız ve stabilize bir yoldan manzaralı bir noktaya kadar çıktığımızdı.
    Fatih’le, hafta içi olduğu için iyice ıssız olan milli parkın boş yolunda pedallara başmaya başladık. Doğanın ve denizin muhteşemliği karşısında çok keyifli bir şeklide ilerliyorduk. Yol denizden yüksekte olduğu için manzara muhteşem görünüyordu. Manzaralı noktalarda durup fotoğraflar çekiyor ve temiz havayı içimize çekiyorduk. Yoldan devam ederken, bir manzara noktasının tahta verandasında durup biraz soluklandık ve muhteşem manzarayı fotoğrafladık. Fatih de ben de çok kevif alıyorduk ortamdan. Fatih’e ilerideki koyda (Kalamaki) deniz molası verip daha sonra kanyona girmeyi önerdim. Saat 12:00 civarına yaklaşıyordu. Fatih önce tamam dedi ama kanyonun ayrımına geldiğimizde, yolu da bilmediğimiz için, denize girmeyi daha sonraya bırakıp kanyon yoluna döndük.
    Kanyon girişi demirle araç geçişlerine kapatılmıştı. Önünde park etmiş bir araç olduğunu görünce bizden önce gezmeye gelenler olduğunu anladık. Bisikletleri kenardaki duvarın aralığından dikkatlice geçirip taşlı çakıllı zeminde ilerlemeye başladık. Aslına bakarsanız zemin pek iyi işaretler vermiyordu bize. Ama ben, o eski zamandan hatırımda kalan stabilize yol düşüncesiyle ileride biraz daha düzeleceğini sanıyordum. Fatih de yolu beğenmemişti ilk dakikada. Zaten kendisi asfalt düzden dişliye dönüp tekerlekler biraz daha sesli dönmeye başladığında şikayet ediyordu yoldan. Burası ise, şimdiye kadar hep asfalt üzerinde olduğumuz için, yeni bir dünyaydı. Biraz ileride daha iyi olacak, biraz ileride düzelecek derken biz ciddi ciddi takır tukur sesler arasında taşlardan taşlara zıplar bir biçimde hafifçe dikleşen yolda en küçük viteslerde ilerlemeye çalışıyorduk. Kenarda, girişten itibaren 100’er metre arayla mesafe tabelaları vardı. Ne kadar ilerlediğimizi bu tabelelardan, ne kadar güçlükle ilerlediğimizi de bu tabelaları görme seyrekliğimizden anlamaya başlamıştım. Zaten bu tabelalar da bir süre sonra birer km aralıkla görünür olmuşlardı.
    Yol giderek dikleşmeye başladı. Artık bisiklet üzerinde ilerlemek iyice zorlaşmıştı. Bu sırada yolda 4 kişiden oluşan, aile olduklarını düşündüğüm bir turist grubu gördük. Onlar da taşlı kayalı dar yolda ilerlerken zaman zaman dinleniyorlardı. Yanlarından taşların üzerinden zıplaya zıplaya ilerlemeye çalıştığımız görünce şaşırdılar tabi. Azmimizi de takdir ettiler.
    Fatih’in lastikleri Trek’in orijinallarine göre bir kademe inceydi. Benimkilerse Michelin’in country rock modeli. Benim lastiklerin yüzeyi daha düz ve dişsiz olduğu için taş ve kaya parçalarının üzerinden geçerken kayıyordum. Fatih’de lastiklerinin bu yola uygun olmadığından şikayet ediyordu. Bilseydim bu yoldan gelmezdim diyordu. Ki ben de aynısını söylüyordum ona. Böyle olduğunu bilseydim geriye döner Söke üzerinden geçerdik arka tarafa. Bu arada hem yükseliyor hem de girişte aldğımız krokiden ne kadar daha yükseleceğimizi hesap etmeye çalışıyorduk. Krokide bulunduğumuz yeri tahmin edip, gösterilen eş yükselti eğrilerinden de devam eden yolun eğimini çıkarmaya çalışıyorduk. Artık bisiklet üzerinde ilerlemeye çalışmanın manasız olduğunu düşündüğümüz anda bisikletlerden inip yürümeye başladık. Tam suyumuzun iyice azaldığı bir zamanda da bir çeşme gördük ki tam bir çölde vaha bulma vakasıydı. Hemen var olan bütün matara ve ekstra pet şişleri doldurduk. Dinlendik. Yola devam etmek için birbirimize baktığımızda ikimiz de artık geri dönülecek noktayı çoktan geçmiş olduğumuzu biliyorduk.
    Yol hala dikti ve hala çok kötüydü. Hatta o kadar kötüydü ki, televizyonda gördüğüm bir çok dağ bisikleti yarışının daha düzgün zeminlerde yapıldığını düşündüm. Ağaçların arasında olduğumuz için nerede olduğumuz kestimek güçtü ama yolun dönüşlerini krokiye uydurarak şu kadar kaldı bu kadar kaldı diyorduk. Tabi bu ölçü arka tarafa geçmek içindi yolu bitirmek için değil. Krokide yazan yolun 15 km olduğuydu ve biz daha 6. km civarındadık. Birden denizin maviliği karşımızda çıktı. Fatih’e müjdeyi verdim : “Arka tarafa geçtik Fatih.” dedim. Dedim ama bir terslik olduğunun da farkındaydım. Normal şartarda görmemiz gereken Lagün’ü göremiyordum. Karşımda açık deniz ve büyük bir ada vardı. Kısa süre sonra yanıldığımı ve hala yarımadanın kuzey kısmına bakıyor olduğumuzu anladım. “Fatih” dedim. “Biz hala kuzeydeyiz. Güneye geçemedik.” Bu, şevkimizin biraz daha krılmasına sebep oldu. O çok güzel doğa ve manzara içinde biz itmeye çalıştığımız ve her metrede biraz daha ağırlaştığını hissettiğimiz yüklü bisikletlerimizle biraz daha zorlanıyorduk. Yanımıza yiyecek bir şeyin olmaması da sıkıntı yaratıyordu. Özellikle Fatih’te 
    Bu şekilde devam ederken 7. Km’yi de geçtik. Orta yaşlı bir turist çifti görüp daha ne kadar mesafe olduğunu sordum. Aslında oralara kadar gelmiş olmalarına da şaşırmadım değil hani. Bana 8. Km’ye kadar devam ettiklerini ve çıkışın sürdüğünü söylediler. Bu da tuz biber oldu bize. Çık çık bitmiyor bir yol. Berbat mı berbat. Manzara ve çevre güzel ama karnımız aç. Suyumuz yine tükendi. Çünkü ondan başka tüketecek bir şeyimiz yok. Ama kurşun asker gibi “İleri İleri hep ileri.” Bu yol bir şekilde bitecek ama sabrımız sanki yoldan daha önce bitecek gibi. Tabi molalar da buna paralel sıklaşınca yol da daha bitmez olmuştu. Su bitti, sabrımız bitti. Tam bu noktada bir çeşme daha gördük. İşte dedim bu bir işaret. Tabi böyle demedim ama deseydim bunu derdim  Yine su takviyesi, yine depoyu doldurduk. Sular da ortalama bir memba suyu kadar lezzetliydi.
    Bisikletlerimizin üzerindeki hız göstergeleri neredeyse bir şey göstermiyordu. Ortalama hız 5 km bile değildi. Yolun ve zeminin biraz daha “düzgün” bir hale geldiğinde bisiklete binmek biraz daha hızlı ilerlememizi sağlıyordu. Tabi kısa bir süre için.
    Yolun eğiminin azalmasından yokuşun sonlarına geldiğimizi anladık. Biraz daha ilerleyince de hem yolun en üst seviyesindeki levhayla hem de bu noktadan görülen muhteşem manzarayla karşılaştık. “Karaoluk Gediği Rakım : 900 m.” Evet bundan sonrası inişti ama asıl olay karşılaştığımız aslında karşılaşmayı beklediğim manzaraydı. Dil Gölü Lagün’ü bütün muhteşemliği ile karşımızda duruyordu. Şunu da bilirdum ki bu manzara ancak bu noktadan bu kadar muhteşem görünebilirdi. Büyük Menderes Deltası’nın neden daha sonradan Dilek Yarımadası milli parkına katıldığını da böylece anlamış olduk. Delta ve lagün gölünün harika manzarası yanı sıra aşağıda Doğanbey köyünü de görüyorduk. Evet orada duruyordu ama daha gitmemiz gereken 6 km.lik bir iniş vardı. Tabi yol dağın bu tarafında daha da kırıcı bir hal almış ve taşların büyüklükleri de artmıştı. Tek ve büyük farkı artık inişe geçmekti. Bisiklet üzerinde daha hızlı hareket edebileceğimizi düşünerek atladık bisikletlere. Önde ben arkada Fatih düşmemek için büyük bir konsantrasyonla bisiklet üzerinde durmaya çalışıyorduk. Fatih’in bisikletinde ön amotisör vardı ama benimkinde yoktu. O yüzden, taşların üzerinde zıplarken kollarım daha da katılaşıyordu. Ve ön tarafın da elimde kalma tehlikesi vardı. Ne de olsa eski bisiklet...
    Eller sürekli frende inerken, ben biraz daha hızlanıp Fatih’le arayı açmıştım. Tam merak edip durduğumda telefonum çaldı. Arayan Fatih’ti. Yorgun ve hafif kızgın bir sesle lastiğinin patladığını söyledi. Hemen geri döndüm ve işe koyuldum. Daha önce de yolda (Doğu Karadeniz turunda) lastiğim patladğı için tecrübeliydim. Hemen bisikleti düzgün bir yerde ters çevirip lastiği çıkardım ve yamaladım. Biraz sonra harekete hazırdık. Hala inmemiz gereken uzun bir yol vardı ama açlık o kadar bastımıştı ki... Yolun eğimi artıyor, taşlar daha da sivri hale geliyor ve yol bitmiyordu. Oysa görüyorduk ulaşmamız gereken yeri. Aslında tam olarak da nerde kalabileceğimiz bilmiyorduk. Ama önce yemek yemeyi hayal ediyorduk. Eski Doğanbey Köyü’nün manzarası da iniş boyunca bize eşlik ediyordu. Daha önceden öğrendiğim kadarıyla, tıpkı Fethiye’deki Kayaköy gibi, burası da terkedilen bir Rum köyüydü. Burada da, ünlü ve zengin kişiler ev alıp restore ettiriyorlardı.
    Çok güzel manzaralar eşliğinde ve bitsin artık nidalarımızla birlikte yolun bu berbat ve berbat olduğu kadar muhteşem olan kesimini tamamladık ve eski Doğanbey’i yenisine bağlayan asfalt yola çıktık. Neredeyse yolu öpecek duruma gelmiştik. Hem yolun asfalt oluşu hem de eğimli yolda 60 km’ye çıkmamız bizi keyiflendirmişti. Tabi bu keyif çabuk bitti. Ana yolla birleştik ve Doğanbey’in içine doğru yol almaya başladık.
    Artık akşam olmaya başlamıştı. Durduğumuz yerlerde kalacak bir yer var mı diye soruyorduk ve aldığımız cevap köyde var olan bir pansiyondu. Önce karnımız doyuralım dedik ve küçük bir köftecide durduk. Gerçekten küçücük bir yerdi. Hemen oturduk ve köfteciye birer buçuk dedik. Kokular ve sesler bize nefis bir şeyler hazırlandığını söylüyordu. Biraz sonra muhteşem bir köfte muhteşem bir ayranla servis edildi. Biz de muhteşem bir şekilde mideye indirdik. Şimdilerde bu köftenin tadını anlata anlata bitiremiyoruz.
    Karnımız doyurduktan sonra sıra tatlıya gelmişti. Fatih, biraz tatlı düşkünü olduğundan ve çevrede tatlı niyetine yenilebilecek şeyler sadece yakındaki köy bakkalında bulunduğundan bakkalın yolunu tuttuk. Fatih bakkaldan bir poşet istedi ve eline geçeni doldurmaya başladı. Ondan da, bundan da, ben bunu severim, sen bunu seversin derken poşet doldu tabi. Bakkalın gözleri de açıldı. Fatih’in deyimiyle bi haftalık cirosunu yaptı bizden.
    Kalacak yer problemimizi çözebileceğimiz tek yer olan pansiyona doğru ilerlemeye başladık. Baktık ki pansiyon kapalı, Fatih karşıdaki lokantaya sormaya gitti. Oradakiler pansiyonla ilgilenen kişileri aradı. 10 dakika geçtikten sonra bir genç mopedle geldi ve pansiyonun kapısını bize açtı. Fiyatını konuştuk, anlaştık ve aynen geriye gitti. Pansiyon da Fatih’le bana kaldı. Meğer burasıyla ilgilenen kişiler aynı zamanda Karine’deki gazinoyu da işletiyorlarmış ve gündüzleri oarada bulunuyorlarmış. Karine de yolun sonu. Bu sefer gidemedik ama mutlaka gideceğim bir yer.
    Odaya yerleşip duş olaylarını hallettikten sonra karşıdaki lokantada daha önceden siparişini verdiğimiz çayı içtik. O köfteden sonra içtiğimiz çay da süper oldu. Pansiyona döndüğümüzde önce Fatih yattı, ben de Karine’den gelen gençlerle gece 00:00’a kadar sohbet edip daha sonra da yattım.
    [​IMG]

    3. Gün : Davutlar – Doğanbey
    Çıkış : 09:00
    Varış : 18:30
    Mesafe : 30,08 Km
    Yolda geçen süre: 4 saat 22 dakika
    Ortalama Hız : 8,94 Km/s
    Maks Hız : 59,02 Km/s



    [​IMG]

    4. Gün (8 Ekim 2008) - Bu yerin adı neydi ?
    Sabah, önceki günün yorgunluğundan çok “vay be nasıl geçtik ama” sı ön plandaydı bizim için. Tatsız tarafı da Fatih’in ön lastiğinin de patlamış olduğunu görmemizdi. Neyse ki daha yola çıkmamış, sadece pansiyonda bisikletleri yüklüyorduk. Mekan uygun olduğu için hızlıca yamadık lastiği bu sırada da pansiyonda görevli gençlerle sohbet ettik.
    Kahvaltı için nerede duracağımız bir sonraki soru olmuştu bize. Hava ve yol harika olunca (hele önceki günle karşılaştırlaştırılmayacak kadar iyi olunca) keyifle yol alıyorduk. Yol, Büyük Menderes Deltası’nın ortasına doğru ilerliyordu. İlk durağımız Tuzburgazı’ydı. Adı da hoşuma gitmişti. İlk uzun metrajlı turumuz olan, Marmaris – Kaş arasında, Fethiye’den çıktıktan sonra, bir köy kahvesinde durup tost yemiştik. O tostun tadı hala damağımdaydı. Köyden geçerken sağda bakkal ve yanında da kahveyi görünce yine aklıma tost yemek geldi ve Fatih’e durmayı teklif ettim. Kahveci hemen yolun kenarındaydı ve mutlaka size aktarmam gereken konuşma geçti aramızda :
    Biz : Merhaba, tost yapıyor musunuz ?
    Kahveci : Yaparız. Ama sadece sucuklu ?
    Biz : Niye ? Kaşar yok mu ?
    Kahveci : Yok.
    Biz : (Hemen yandaki bakkalı işaret ederek) Bakkaldan alırız.
    Kahveci : Bakkalda da yok.
    Biz : Niye ?
    Kahveci : Olsa ben alırım. Köyde kaşar yok.

    Bu, bizi dumur eden cevaptan sonra, kahveci ile bakkaldan alacağımız herhangi bir peynirle tost yapması konusunda anlaştık. İşte bu sırada, yol (ve iş arkadaşım) Fatih’ten beni dumurdan dumura sürükleyen o soru geldi. Fatih, kahvecinin yapacağı tostun büyüklüğünü ve kendine yetip yetmeyeceğini öğrenmek amaçlı aşağıdaki soruyu sordu ? (Zorunlu not : İkimiz de bilgisayar mühendisiyiz.)

    Fatih : Abi, formatı nasıl ?
    Kahveci : (Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme ile 2 saniye kadar kısa devre yaptı. )
    Ben : Fatih format ?

    Kahveci Fatih’in bir şey öğrenmek istediğini anladı ama kelimeyi kapamadığı için en sonunda şu cümleyi kurdu :
    Kahveci : Yaparım yarım ekmeğe, koyarım önünüze yersiniz.

    Biz Fatih’le gülerek ahaliden biraz daha uzaktaki bir masaya yerleştik. Gülmeye devam ediyorduk. Ben yine eski bir gazete bulup okumaya koyuldum. Bir süre sonra tostlar geldi. Ama ne tostlar ? Yarım ekmek İstanbul’daki bir ekmek kadardı neredese. Tost muhteşem görünüyordu. Yani formatı harikaydı  Karnımızdan önce gözümüz doymuştu.
    Tost ve çaylar mideye erişince bize de yola devam ettik. Dümdüz kelimesini tanımlayan ve tarlaların arasından geçen yoldan tek tük araba geçiyordu. Büyük Menderes deltasını ikiye bölüyorduk tam anlamıyla. Böyle raha rahat yola devam ederken solda Miletos tabelasını gördük. Fatih’e uğrayalım mı dedim. Yola da yakındı nasıl olsa. Fatih de kabul edince daldık 1 Km’lik yola. Giriş kapısında birkaç tur otobüsü, araba ve bir karavan vardı. Arkasına da bisikletler yüklenmişti. Çok imrendik tabi. İşte tatil bu. Adamlar işi biliyordu yani...

    Biletleri alıp girdik içeriye. Bize de dinlenme oldu antik kenti dolaşmamız. Çok büyük bir anfitiyatro dimdik ayaktaydı. Antik kent de büyük bir alana kurulmuştu. Eskiden beri severim antik kentleri gezmeyi. Saatlarce dolaşabilirim içinde. Ama bu sefer daha gidecek yolumuz olduğu için çok detaylı dolaşmadık. Ana güzergahtan ayrılmadık. Daha sonraki ziyaretimize sakladık uzun uzun dolaşmayı. Fatih, fotoğraf makinasını kamera modunda kullanıp çekim yaparken antik kenti tanıtıyor ve şu muhteşem lafı ediyordu : “Şu an Yunanlılardan kalma bir antik kentteyiz ama şimdi adını unuttum.”

    Yol düz devam ederken, Akköy’ü geçtikten sonra, Didim ana yoluna birleşince hem trafik hem de eğimler artmaya başladı. Tabi yol da genişledi. Vakit öğle saatini geçtikten sonra, Didim’e az bir yol kala, karşı şeritten bir bisikletlinin bizi görünce yolunu değiştirdiğini ve geriye döndüğünü gördüm. Bizim yanımıza geldi. Yolda bizimle beraber kısa bir süre yol giden çocuklar veya gençler görmüştüm ama bu kişi farklıydı. Yanımıza geldiğinde merhabalaştığımız bizden büyük bir ağabeyimizdi. Yolda, önde ben arkada Fatih giderken onunla da sohbet eder haldeydik. Hızımı özellikle düşürmüyordum ama bize çok güzel ayak uydurduğunu da görüyordum. Klasik olarak sohbet güzergah hakkındaydı. Geldiğimiz yolu öğrenince çok heyecanladı. Deniz kıyısında bir parkta durup sohbet ettik bir süre.

    Ben de size Didim’deki kısa süreli yol arkadaşımızı tanıtayım. Yıldırım Bey’i. Kendisi 56 yaşında. Konuşmasından yut dışında uzun bir süre yaşadığını anlamıştık. 36 sene Almanya’da çalışmış. Emekli olunca, birkaç sene önce Didim’e yerleşmiş. 8 yaşında bir oğlu varmış. Tam anlamıyla çakı gibiydi. Zaten kendisi de bisiklete binmediği günlerde en azından 2 saat yürüdüğünü söyledi. Bisikleti de söylediklerinin en güzel kanıtıydı. Ön amotisörlü ve full deore donanımlı bir KTM bisikletti. SPD pedalı (bir yanı normal bir yanı spd) ve ayakkabısı vardı. Benim bisikletimi ve arkasından da Fatih’in bisikletini inceledi ve Fatih’inkini göstererek “Bu güzel.” dedi. Ben de emektarımla yaptığım turları (Marmaris-Kaş, Samsun-Sarp) anlatınca “Bravo” dedi. “Bu bisikletle çok iyi gitmişsin.” Daha sonra ayakkabılarımıza dikkat çekti. Spor ayakkabılarımız vardı ve bu ayakkabıların çok yumuşak oluğunu söyledi. Kendi Spd ayakkabılarını gösterdi. Ona da yurt dışından bir arkadaşı hediye etmiş. Ona bisikletforum sitesinden bahsetim. Çocuğu küçük olduğu için eve internet almadığını söyledi. Kendisi de oralarda bisiklete binecek arkadaş bulamadığınında yakındı. Ona, Karine’ye balık yemek için gidebileceğini, yolun da düz olduğunu söyledim.
    O gün, normal şartlarda, Didim-Altınkum’da kalıp ertesi gün Bodrum’a doğru yola çıkmayı planlamıştık. Yıldırım bey, kendisinin de gelebileceğini söyledi, kabul ettik. Ertesi gün sabah buluşmak üzere ayrıldık. Biz Altınkum’a doğru yol alırken Akbük ayrımında durduk. Fatih, saatin erken olduğunu, hava kararana kadar daha yol gidebileceğimiz ve böylece ertesi güne yolu azaltabileceğimizi söyledi. Ama bir yandan da bu Yıldırım Bey’le Bodrum’a gidemek demekti. Tereddüt ettim ama Fatih’i de haklı bulduğum için kabul edip Yıldırım Bey’i aradım. Kendisinden özür dileyerek yola devam kararı aldığımız söyledim.
    Akbük’e kadar 20 Km’ye yakın bir yol vardı. Arada bir yerde durup pide yedikten sonra Akşam’a Akbük’e varmıştık. Hava yeni kararıyordu ve tam güneş battığında bir de Akbük’te deniz kıyısındaydık. Kimse yoktu bizden başka. Halbuki yazın buralar ne kadar da kalabalık olurdu. Açık bulduğumuz bir kaç otelden bize en yakın ve uygun olanında kaldık. Bizden başka da kimse yoktu zaten tesiste. Gece, kıyıya yakın yerden bir çay, süpermarketten atıştırmalıklar... Fatih yine erkenden yattı. Bense gece yarısına kadar kaldığımız otelin müdürü, garsonu, komisi, resepsiyonisti Mehmet Bey’le sohbet ettim.

    4. Gün : Doğanbey - Akbük
    Çıkış : 09:00
    Varış : 18:00
    Mesafe : 63,38 Km
    Yolda geçen süre: 3 saat 38 dakika
    Ortalama Hız : 17,41 Km/s
    Maks Hız : 50,15 Km/s

    [​IMG]

    5. Gün (9 Ekim 2008) - 4 x %10
    Rampalar Rampalar

    Son gün biraz erken çıkalım dedik yola. Çıka çıka 15 dakika erken çıkabildik. Otel kahvaltısız olduğu için bir şeyler yemek için yer bulmamız gerekiyordu. Mehmet Bey’den yol hakkında biraz bilgi aldım. İlk metrelerden itibaren sürekli çıkış olduğunu söyledi. Bu şu demekti. Yanınıza bol su alın. Karnınızı doyurun ve pedallara asılın. Akbük’ten ayrılan tali yol köyleri birbirine bağlayarak Bodrum –Milas yoluna bağlanıyordu. Bu yola dönmeden gördüğümüz bir çorbacıda durduk hemen. Sıcacık çorbaları içerken haritayı da açıp gideceğimiz yolu takip ediyorduk.
    Kuşadası çevresindeki Lego stili sitelerden burada da vardı. Yan yana, dip dibe, üzerinde “For Sale” yazan Euro veya Dolar’la satılan... Aralarından geçip hafif hafif eğimi artan yolda ilerlemeye başladık. Arkada, aşağıda kalan Akbük görünüyordu giderek küçülerek. Biz de yükselmeye devam ediyorduk. Yol kıvrılırken eğimin iyice arttığını hissetmeye başladık. Ciddi yokuşlar başlamıştı. Dinlene dinlene çıkarken %10 eğim tabelasını gördüm. Durumun ciddiyetini iyice kavramaya başladım. İlk durağımız Kazıklı köyüydü haritaya göre. Eğim bitip iniş başladığında biz de uçmaya başladık. Dik çıkışın inişi de dikti. İnişte, çıkarken yanımızdan geçen bir kamyoneti bile sollamıştım. Çok geçmeden Kazıklı Köyü’ne gelmiştik. Köy kahvesinin yanından geçerken önce selam verdik. Sonra da biraz soluklanıp çay içmek için mola... Yaşlıca bir amcanın yanına oturup sohbete başladık. Yol hakkıda bilgi aldık. Bize, ana yola kadar 3 tane rampa olduğunu ve ondan sonrasının rahat geçilebileceğini söyledi. Çalıştığımız yerleri sordu. Anlattık. Çaylarımıza da ıslamarladı. Ayrılırken, sonradan Fatih’in söylediğine göre, “İşte bunların para derdi yok. Öyle geziyorlar.” Demiş arkamızadan. Oysa bilmiyor ki para derdiyle alakası yok bu tutkunun. Ben duysadım cevap verirdim ama...
    Amcanın bahsettiği 3 rampa da %10 ibaresini taşıyordu. İyice tırmanıyor, dik iniyor sonra gene tırmanıyordu. Ama yolun keyfine de diyecek yoktu. Ağaçların arasında kıvrıla kıvrıla ilerliyordu. Yolda Fatih’le birlikte fotoğraf cekerken, yolun keyifli kıvrımlarını video olarak da çekmeye karar verdik arkadaşlara göstermek için. Ben, sağ elime makinayı alıp bisikleti sol elimle sürmeye başladım. Yol yokuş aşağıya iniyordu. Bisiklet hızlanınca yavaşlatıyor çekime devam ediyordum. Birden yolun solunda bir inek gördüm. Ben yaklaşınca ürküp sağa kaçtık. Bu sırada çekime de devam ediyordum. Hatta ineği de özellikle görüntülüyordum. Soldan sağan geçenineğin yanın agelince inek tekra ürküp bu sefer yeniden sola doğru koşmaya başadı. Tam üzerime doğru geliyordu. Bu ani hareket karşısında ben de bisikletin yönünü hızla değiştirmeye ve fren yapmaya çalıştım. Ama işin kötüsü hala tek elle kullanıyordum bisikleti. Tam bu sırada dengemi kaybedip yere kapaklandım. Arkamdan Fatih geliyordu ve o da telaşla durdu. Tam arkamızdan gelen arabayı da durdurmak için hareketlendi. Ben bu sırada ne olduğunu idrak etmeye çalışıyordum ve sırt üst yattım yolda. İyiydim aslında ama yine de bir hasar tespiti yapmam gerekiyordu. Fatih’e iyi olduğumu söyledim. Sol dizim sıyrılmış, çenem asfalta çarptığı için kanamıştı. Sağ elimin iki parmağı da yere sürttüğü için kanamıştı. Allah’tan eldivenler avuç içimi korumuştu. Sol dirseğim ise dişli asfalt yüzünden kesilmişi. Görünce dikilmesi gerekeceğini anlamıştım. Yanımızdaki suyla kanayan yerleri yıkayıp bantladım. Bisiklette bir problem olmadığını görünce sevimdim. Eşyaları düzelttim. Ve yola koyulduk. Bu arada fotoğraf makinam de tam objektifinin üzerine düştüğü için kırılmıştı.
    Yolun devamında yine yokuşlar ve inişiler vardı. Yine keyifliydi ama bu sefer video çekmeye yeltenmedim. Bir süre Fatih’i iyi olduğuma ikna etmeye uğraştım. Rampaların sonu gelip inişe başladığımızda yaklaştığımız yer Bodrum-Milas havaalanıydı. Aşağıda, bir düzlükte, ağaç altında duralım dedim. O anda 4-5 tane küçük köpek yavrusu etrefımızı sardı. Ne şirinler derken kafama dank etti ve Fatih’e bağırdım. “Fatih uza !” Düşündüm ki köpek yavruları varsa anne-babaları da yakındadır. Bir de ufaklıklarını yanımızda görürlerse....
    Artık ana yola bağlanmıştık. Yolun trafiği de iyice artmıştı. Özellikle tek şeride düştüğü yerlerde. Denizin manzarası harika ama susuzluğumuz da hat safhadaydı. Fatih otelin birinin (Kervansaray) resepsiyonundan su istedi. Mataralarımızı doldurdular sağolsunlar.
    Nihayet Bodrum’a ulaşmıştık artık. Tabelanın önünde fotoğraf çekip –artık fotoğraflar Fatih’in makinasındandı- Bodrum’a doğru inişe geçtik.
    Bodrum merkezeine yaklaşırken eşimiz kuzeni olan Tayfun ile buluşmak üzere telefon ettim. Turizm firmasında çalışıyordu. Buluşmak üzere tarif ettiği ofisin deposuna bisikletlerimizi bıraktık. Bize, harhalde biraz da ödül olarak, çok güzel bir otel ayarlamıştı. Önce otele uğrayıp duş aldık. Akşam da Bodrum devlet hastanesinde koluma 2 dikiş atıldı.
    Gece Fatih’e erken yatmamasını söyledim. O da sağolsun beni kırmadı. 01:00’e yattık. Bodrum bomboştu...
    Ertesi öğle vakti bisikletleri alıp garaja geldik. İzmir otobüsüne bisikletleri yerleştirmek sorun olmadı. İzmir garajında da bisikletleri emanete verip teyzemlerin evine gittik servis ve dolmuşla. Tur hakkında sohbet ve çay faslından sonra arabayı alıp garaja döndük. Bisiketleri yükleyip İstanbul’a doğru yola çıktık. Sabah 04:00’te istanbul’daydık.




    5. Gün : Akbük - Bodrum
    Çıkış : 08:45
    Varış : 17:30
    Mesafe : 79,89 Km
    Yolda geçen süre: 5 saat 30 dakika
    Ortalama Hız : 14,49 Km/s
    Maks Hız : 60,42 Km/s

    [​IMG]

    Bu maceranın sonu.

    Murat Gökalp
    Fatih Dökmeci










    Fatih’in makinasından görüntüler (Benim makinadakiler daha sonra...)

    [​IMG]
    Zeus Mağarası
    [​IMG]

    Dilek Yarımadası manzaraları
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]

    Dil Gölü Lagün'ü
    [​IMG]
    [​IMG]

    İşte sonunda köfte
    [​IMG]

    [​IMG]

    Büyük Menderes Deltası
    [​IMG]

    Miletos
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]

    [​IMG]

    Düştükten hemen sonra
    [​IMG]

    Her gün bir avuç fındık TIRMANDIRIR (bu dağları !!!)
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]

    Denizdeki Fatih (ve ben yukarıdan izleyebiliyorum sadece :( )
    [​IMG]
    [​IMG]
     
  2. Mhmt_EMR

    Mhmt_EMR Kıdemli Üye

    Kayıt:
    1 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    384
    Beğeniler:
    243
    Şehir:
    istanbul - Pendik
    Bisiklet:
    Tern
    Seviye:
    Anlatımınız ve fotolar çok güzel, paylaştığınız için teşekkürler...
     
    five bunu beğendi.
  3. five

    five Bütün yıl hayal kurup birkaç hafta pedallayan...

    Yaş:
    45
    Kayıt:
    29 Temmuz 2005
    Mesajlar:
    1.007
    Beğeniler:
    1.635
    Şehir:
    İstanbul-Bostancı
    Bisiklet:
    Giant
    Seviye:
    Yelki'den çıktıktan sonra akşam üstü
    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    Yukarıdan Kuşadası
    [​IMG]

    Sabah Davutlar kıyısı
    [​IMG]

    Milli park girişindeki Zeus Mağarası
    [​IMG]

    Muhteşem manzalarla milli park
    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    Kanyon girişi
    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    Devamı var...
     
  4. basri

    basri Forum Demirbaşı

    Kayıt:
    29 Eylül 2006
    Mesajlar:
    493
    Beğeniler:
    855
    Şehir:
    Antalya
    Bisiklet:
    Colnago
    Seviye:
    Güzel rota, enfes fotoğraflar...
    Yolculuk hikayelerinin tamamını okumak için zaman lazım ama en azından tost muhabbeti süper :) Benim insanım böyledir işte, dosdoğru konuşur ama kalbi temizdir. Ben de İstanbul-İzmir yaptığımda Foça'da kaldığım pansiyonun sahibi "ulaa sen İstanbul'dan aha bunla mı geldin, senin etini yiyen kudurur" demişti :)

    Benim etimi kim neden yesin ki!!!

    Teşekkürler
     
    five bunu beğendi.
  5. Nedret Günaydın

    Nedret Günaydın Onursal Üye

    Kayıt:
    29 Ocak 2007
    Mesajlar:
    4.654
    Beğeniler:
    3.754
    Şehir:
    Avrupa Yakası
    Seviye:
    çok güzel ve akıçı bir anlatımla kaleme alarak oluşturduğunuz yazınızı ve fotoğraflarla süslediğiniz tüm gezinizi bir solukta okudum.

    harika bir tur yapmışsınız tebrikler.
     
    five bunu beğendi.
  6. Özgür Nevres

    Özgür Nevres Forum Bağımlısı

    Kayıt:
    18 Haziran 2007
    Mesajlar:
    694
    Beğeniler:
    1.372
    Şehir:
    İstanbul
    Seviye:
    Ahh, Ege Bölgesi!!!
    paylaşım için çok teşekkürler.
     
    five bunu beğendi.
  7. five

    five Bütün yıl hayal kurup birkaç hafta pedallayan...

    Yaş:
    45
    Kayıt:
    29 Temmuz 2005
    Mesajlar:
    1.007
    Beğeniler:
    1.635
    Şehir:
    İstanbul-Bostancı
    Bisiklet:
    Giant
    Seviye:
    Milli parktaki geçit. Artık güneyi görebiliyoruz. :)
    Aşağısı Dil Gölü Lagün'ü
    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]


    Miletos antik kenti
    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    Kazıklı Köyü
    [​IMG]
     
  8. Mertcan Özmen

    Mertcan Özmen Aktif Üye

    Kayıt:
    22 Kasım 2008
    Mesajlar:
    158
    Beğeniler:
    67
    Şehir:
    Ankara/Çayyolu
    Bisiklet:
    Giant
    Seviye:
    Çok mükemmell yazmıssınız gerçekten cok severım ege yi
    ayrıca akbük te yazlıgımız var bızımde caprice oteli geçince yanı o guzl rampadan aşşagı dogru ınerken
    zaten yazının basında okurken keşke kazıklı milas yolunu izleseler diye içimden geçirmiştim ki oyle olmush
    resımler de ayrı bı harıka...
     
    five bunu beğendi.
  9. Hay.alper.est

    Hay.alper.est Aktif Üye

    Kayıt:
    29 Haziran 2008
    Mesajlar:
    111
    Beğeniler:
    55
    Şehir:
    Ksk/İzmir-Balıkesir/Edremit
    Seviye:
    Gerçekten süpersiniz nasıl gezi yapılır ve anlatılır göstermişsiniz.Tebrikler
     
    five bunu beğendi.
  10. five

    five Bütün yıl hayal kurup birkaç hafta pedallayan...

    Yaş:
    45
    Kayıt:
    29 Temmuz 2005
    Mesajlar:
    1.007
    Beğeniler:
    1.635
    Şehir:
    İstanbul-Bostancı
    Bisiklet:
    Giant
    Seviye:
    Sayın @zincir1, @basri, @Nedret Günaydın, @Juanito.Laguna, @mertcanozmen, @Hay.alper.est

    Güzel değerlendirmeleriniz için çok teşekkür ederim.

    Paylaşımlarımızın devamı dileğiyle...

    five
     
    Özgür Nevres bunu beğendi.
  11. Ediz Tevfik Özgan

    Ediz Tevfik Özgan Bisikletkolik

    Kayıt:
    26 Ocak 2006
    Mesajlar:
    1.143
    Beğeniler:
    1.069
    Şehir:
    BURSA
    Seviye:
    Ege mavisi mavinin en mavisi. Tebrik ve teşekkürler.
     
    five bunu beğendi.
  12. five

    five Bütün yıl hayal kurup birkaç hafta pedallayan...

    Yaş:
    45
    Kayıt:
    29 Temmuz 2005
    Mesajlar:
    1.007
    Beğeniler:
    1.635
    Şehir:
    İstanbul-Bostancı
    Bisiklet:
    Giant
    Seviye:
    Merhaba,
    İzmir-Antalya yolu benim (artık böyle söyleyebilirim) "gençlik" hayalimdi. Çok sonra, ilk uzun turumuz olan Marmaris-Kaş'ı gerçekleştirdik. Bu seneye de İzmir-Bodrum arasını tamamlamak kısmet oldu. Her iki parkur için de detaylı bilgi verebilirim. (Hatta Marmaris-Kaş arasının excel'de yol eğimiyle ilgili çizimini bile -elle- yapmıştım. O zamanlar GPS yoktu. Hoş benim şimdi de yok ya :)
    Konuyla ilgili olarak özel mesaj gönderebilir veya mg_five@yahoo.com'a mail atabilirsiniz. Ben de sizin gibi bilgi alabileceğim birilerini aramıştım ama pek mümkün olmamıştı. Size bu parkurda, en azından Kaş'a kadar (sonrasını da arabayla çok geçtim) , plan yapmanızda yardımcı olabilirim.
    Bu arada, ben de gelecek sene için bir kaç parkur alternatifi düşünüyorum. İlk olasılık Antalya-Antakya diğeri Sinop-Anamur son olarak da İstanbul -Samsun.
    Ben de sizin gibi şimdidien sabırsızlanıyorum.

    Şimdiden kazasız turlar.

    five (Murat)
     
    Ozan Yılmaz bunu beğendi.
  13. Ozan Yılmaz

    Ozan Yılmaz Forum Demirbaşı

    Kayıt:
    9 Haziran 2008
    Mesajlar:
    461
    Beğeniler:
    1.283
    Şehir:
    İzmir
    Seviye:
    Çok güzel bir gezi olmuş tebrikler.Anlatımınızı ve fotoğraflarınızı çok beğendim.Ayrıca gezinizin planı da çok başarılı.Biz de Funq (Oktay) arkadaşımla yazın İzmir-Antalya gezisi yapmayı düşünüyoruz (yaza kadar nasıl sabredeceğim bilemiyorum:eek:).Bu geziniz bizim için çok yararlı olacak.Deneyimlerinizden faydalanmak isteriz;) Misal Milli Park'taki yolu ben de çok merak ediyordum ve forumdaki üstünkörü araştırmamda bu konuda pek birşey bulamadım;fakat gezinizde bu konuya deyinmeniz sayesinde bir fikrim oluştu;) Umarım geziye çıkmadan önce sizinle iletişim kurar ve Bodrum yolu hakkında detaylı bilgi alabiliriz;)
     
    five bunu beğendi.
  14. fatih_brs

    fatih_brs Kıdemli Üye

    Kayıt:
    24 Kasım 2008
    Mesajlar:
    289
    Beğeniler:
    199
    Şehir:
    Bursa
    Seviye:
    Anlatış ve fotoğraflar çok güzel.Paylaşım için teşekkürler.
     
    five bunu beğendi.
  15. irfancan

    irfancan Forum Demirbaşı

    Kayıt:
    10 Kasım 2007
    Mesajlar:
    559
    Beğeniler:
    696
    Şehir:
    söke
    Seviye:
    Paylaşımınız çok güzel,teşekkürler.
     
    five bunu beğendi.
  16. Osman Kıtay

    Osman Kıtay Forum Bağımlısı

    Yaş:
    41
    Kayıt:
    31 Temmuz 2012
    Mesajlar:
    888
    Beğeniler:
    1.153
    Şehir:
    İstanbul
    Bisiklet:
    Fuji
    Seviye:
    O kazıklı köyünü biz kaybolarak bulmuştuk. Didimden bodruma arabayla giderken yolları karıştırınca köyün içinden geçmiştik. Bazen o köyün hayal olduğunu zannediyordum. Demek ki varmış :) Yol bisiklet için çok keyifli bir o kadarda tenha ve ürkütücü.
     
    five bunu beğendi.
  17. Göksun Özkirişçi

    Göksun Özkirişçi Bisikletkolik

    Kayıt:
    4 Mart 2010
    Mesajlar:
    1.162
    Beğeniler:
    1.075
    Şehir:
    Gaziantep
    Bisiklet:
    Scott
    Seviye:
    Muhteşem bir rotada nefis bir tur gerçekleştirmişsiniz.
    Ayaklarınıza sağlık...
     
    five bunu beğendi.
  18. five

    five Bütün yıl hayal kurup birkaç hafta pedallayan...

    Yaş:
    45
    Kayıt:
    29 Temmuz 2005
    Mesajlar:
    1.007
    Beğeniler:
    1.635
    Şehir:
    İstanbul-Bostancı
    Bisiklet:
    Giant
    Seviye:
    Doğanbey ve kıyısı Karine tarafları arkadan kalan, yolunuzu özellikle yönelmediğiniz sürece göremeyeceğiniz yerler. Delta ve lagün, manzara ve ortam olarak çok keyifli. Ayrıca Miletos antik kentinin yakında olması da çok güzel. Yolu buradan geçiren arkadaşların çok keyifli alacaklarına eminim.


    Kazasız ve keyifli turlar.

    five
     
    Osman Kıtay bunu beğendi.
  19. A.Aşkar

    A.Aşkar Forum Demirbaşı

    Kayıt:
    9 Ağustos 2013
    Mesajlar:
    429
    Beğeniler:
    329
    Şehir:
    İzmir
    Bisiklet:
    Carraro
    Seviye:
    Konuyu yeni gördüm ama bizim bu seneki yaptığımız turun aynı rotası olmuş yollar geçişler aynı ya dejavu oldum :D O bodrum girişi yokmu off offf :) Dilek yarım adası manzarası bir harika , ayrılamamıştık oradan.Milli parkta doğan bey köyüne gece 12 gibi indik .Biz yolu daha kestirme olsun diye milli parkı kullanalım dedik ama 7'den sonra yasakmış içerde dolaşmak.Zaten full rampa ve ardından zorlu bir iniş :D bileklerimiz ağrımıştı.
     
    five bunu beğendi.
  20. Erdal YAVUZ

    Erdal YAVUZ Bisikletkolik

    Kayıt:
    8 Kasım 2007
    Mesajlar:
    98
    Beğeniler:
    62
    Şehir:
    Mersin
    Bisiklet:
    Whistle
    Seviye:
    Ayaklarınıza sağlık çok güzel bir gezi olmuş.
     
    five bunu beğendi.